Venukallibu ef-idetehum veebsârahum kemâ lem yu/minû bihi evvele merratin veneżeruhum fî tuġyânihim ya'mehûn(e)
Biz onların kalplerini ve gözlerini ters döndürürüz de ilkin ona iman etmedikleri gibi (mucize geldikten sonra da inanmazlar) ve yine onları azgınlıkları içinde bırakırız da bocalar dururlar.
Biz onların kalblerini ve gözlerini çeviririz de, onlar, ilkin iman etmedikleri gibi, gene de iman etmezler. Biz de onları taşkınlıkları içerisinde kör ve şaşkın bırakırız.
En'âm 110. ayeti, Allah'ın inkarcıların kalplerini ve gözlerini çevirmesini, onların ilk inkarlarının bir sonucu olarak taşkınlıkları içinde şaşkın kalmalarını dilbilimsel bir derinlikle ifade eder. Ayet, ilahi müdahalenin ve insan eylemlerinin sonuçlarının semantik bağlamını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kalb' kelimesinin bir şeyi yüzüstü çevirmek, bir halden başka bir hale döndürmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'nukallibu' fiili, Allah'ın inkarcıların idrak ve algılarını, ilk inkarları sebebiyle doğruyu göremeyecekleri bir duruma getirmesini ifade eder. Bu, onların hidayetten sapmalarının bir neticesi olarak kalplerinin ve gözlerinin hakikate kapanmasıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'taklîb'i bir şeyi döndürmek, çevirmek olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, Allah'ın onların kalplerini ve gözlerini, imana yönelmek yerine inkarda ısrar etmeleri sebebiyle, hakikati idrak edemeyecekleri bir duruma çevirmesi mecazını taşır. Bu, onların kendi seçimlerinin bir sonucu olarak ilahi bir müdahaledir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kalb' kavramının Kur'an'da sadece fiziki organı değil, aynı zamanda idrak, düşünce ve irade merkezi olarak kullanıldığını vurgular. 'Taklîb' fiiliyle birlikte kullanıldığında, kalbin ve gözlerin hakikati algılama yeteneğinin tersine çevrilmesi, yani imandan yüz çevirme ve inkarda ısrar etme durumunu ifade eder. Bu, ilahi bir ceza veya onların kendi eylemlerinin doğal bir sonucudur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'fuâd' kelimesinin 'kalb' ile eş anlamlı olduğunu, ancak bazen daha çok idrak ve anlayış yönünü vurguladığını belirtir. Ayetteki 'ef'idetühüm', inkarcıların hakikati kavrama, düşünme ve anlama yeteneklerinin çevrilmesini, yani doğru yolu idrak edemez hale gelmelerini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'fuâd'ın kalbin iç kısmı, idrak ve düşünce merkezi olduğunu belirtir. Ayetteki bağlamda, inkarcıların 'ef'idetühüm'ün çevrilmesi, onların düşünce ve anlayışlarının bozulması, hakikati kabul etmeye kapalı hale gelmeleri anlamına gelir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'fuâd'ın Kur'an'da genellikle kalbin idrak ve hissetme yönünü öne çıkardığını belirtir. Ayette 'nukallibu ef'idetühüm' ifadesi, inkarcıların kalplerinin, yani idrak ve anlayış merkezlerinin, hakikati kabul etmeyecek şekilde tersine çevrilmesini, böylece hidayetten uzaklaşmalarını semantik olarak vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'basar' kelimesinin hem fiziki görme hem de kalp gözüyle idrak etme anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ebsârahüm'ün çevrilmesi, inkarcıların sadece fiziki olarak değil, aynı zamanda hakikati idrak etme, delilleri görme yeteneklerinin de engellenmesini ifade eder. Bu, onların kendi inkarlarının bir sonucudur.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'basar'ın hem gözle görme hem de akılla idrak etme anlamlarını kapsadığını açıklar. Ayetteki 'nukallibu ebsârahüm' ifadesi, inkarcıların hakikati görme ve anlama yeteneklerinin, ilk inkarları sebebiyle bozulduğunu, böylece doğru yolu bulamayacak hale geldiklerini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'basar'ın Kur'an'da genellikle 'kalb' ile birlikte kullanıldığında, sadece fiziki görmeyi değil, aynı zamanda manevi idrak ve basireti de ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'ebsârahüm'ün çevrilmesi, inkarcıların hem dış dünyadaki delilleri hem de içsel olarak hakikati idrak etme yeteneklerinin köreltilmesini sembolize eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tuğyan' kelimesinin haddi aşmak, sınırı geçmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'tuğyânihim', inkarcıların Allah'ın emirlerine karşı gelerek, hakikati reddederek ve isyan ederek hadlerini aşmalarını ifade eder. Bu, onların içinde şaşkın kalmalarına neden olan azgınlıklarıdır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'tuğyan'ı bir şeyin sınırını aşması, haddini tecavüz etmesi olarak tanımlar. Ayetteki 'fî tuğyânihim' ifadesi, inkarcıların kendi azgınlıkları, isyanları ve haddi aşan davranışları içinde, doğru yolu bulamayacak şekilde şaşkın ve kaybolmuş bir halde bırakılmalarını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'tuğyan'ın Kur'an'da genellikle Allah'a karşı isyan, haddi aşma ve kibir anlamlarında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'tuğyânihim', inkarcıların Allah'ın ayetlerini ve peygamberlerini reddederek gösterdikleri aşırı direnişi ve bu direnişin onları içinde kayboldukları bir şaşkınlığa sürüklediğini semantik olarak açıklar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ameh' kelimesinin şaşkınlık içinde kalmak, doğru yolu bulamamak, körü körüne dolaşmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ya'mehûn' fiili, inkarcıların kendi azgınlıkları içinde, hakikati göremeyecek ve doğru yolu bulamayacak şekilde şaşkın ve kaybolmuş bir halde bırakılmalarını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ameh'i 'körlük' ile ilişkilendirir, ancak bu körlüğün fiziki olmaktan ziyade manevi bir körlük, yani doğru yolu görememe olduğunu vurgular. Ayetteki 'ya'mehûn', inkarcıların kendi sapkınlıkları içinde, nereye gittiklerini bilmeden, şaşkın bir şekilde dolaşmalarını mecazi olarak anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ameh'in 'körlük' (ama) ile benzer olduğunu, ancak 'ameh'in daha çok yolunu şaşırmak, şaşkınlık içinde kalmak anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'ya'mehûn', inkarcıların kendi taşkınlıkları ve inkarları yüzünden, hakikati idrak edemez, doğru yolu bulamaz bir halde, şaşkınlık içinde bocalamalarını semantik olarak ifade eder.
En'âm Sûresi
“Venukallibu ef-idetehum veebsârahum kemâ lem yu/minû bihi evvele merratin venezeruhum fî tuġyânihim ya’mehûn(e)” Biz onların kalplerini ve gözlerini ters döndürürüz de ilkin ona iman etmedikleri gibi (mucize geldikten sonra da inanmazlar) ve yine onları azgınlıkları içinde bırakırız da bocalar dururlar. (6/110)
Bu dünya âlemi aslen yok, hükmen vardır, bu âlemi var olarak görür ve gönülleride aslı olmayan hayali tasdik ederek. Hakikate iman etmezler.