Kul eġayra(A)llâhi etteḣiżu veliyyen fâtiri-ssemâvâti vel-ardi vehuve yut'imu velâ yut'am(u)(k) kul innî umirtu en ekûne evvele men eslem(e)(s) velâ tekûnenne mine-lmuşrikîn(e)
De ki: "Göklerin ve yerin yaratıcısı olan, beslediği halde beslenmeye ihtiyacı olmayan Allah'tan başkasını mı dost edineceğim." De ki: "Bana, (Allah'a) teslim olanların ilki olmam emredildi ve sakın Allah'a ortak koşanlardan olma (denildi)."
De ki: "Gökleri ve yeri yoktan var eden, besleyen, fakat kendisi beslenmeyen Allah'tan başka dost mu tutayım?" "Ben İslâm olanların ilki olmakla emrolundum" de ve sakın Allah'a ortak koşanlardan olma.
En'âm Suresi'nin 14. ayeti, tevhid inancının temelini oluşturan Allah'ın yegane yaratıcı ve rızık verici olduğunu vurgularken, müslümanın teslimiyetini ve şirkten uzak durmasını emretmektedir. Ayet, 'veli', 'fâtır', 'yut'im', 'esleme' ve 'müşrikîn' gibi kavramlar üzerinden bu mesajı dilbilimsel ve semantik derinlikle işler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Vely (ولى) kelimesi, iki şey arasında aracı olmaksızın yakınlık bulunmasıdır. Velî (ولى) ise bu yakınlıktan dolayı yardım eden, işleri üstlenen, dost olan demektir. Ayetteki 'veliyyen' ifadesi, Allah'tan başka kendisine sığınılacak, işleri havale edilecek bir dost ve koruyucu edinmenin reddini ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Velî (ولى) kelimesi, 'yakınlık' ve 'yardımcı' anlamlarına gelir. Kur'an'da Allah için kullanıldığında, kullarının işlerini üstlenen, onlara yardım eden ve onları koruyan anlamındadır. Ayetteki 'gayrallahi ettehizu veliyyen' ifadesi, Allah'ın bu vasıflarına ortak koşulmasının imkansızlığını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'velî' kavramı, genellikle 'koruyucu', 'yardımcı', 'dost' ve 'hami' anlamlarında kullanılır. Allah için kullanıldığında, O'nun mutlak koruyuculuğunu ve kullarına olan yakınlığını ifade eder. Ayetteki soru, Allah'ın bu mutlak velayetine başka bir varlığın ortak koşulamayacağını pekiştirir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Fâtır (فاطر), 'ibtedee' (başlattı) ve 'halaka' (yarattı) anlamındadır. 'Fâtıru's-semâvâti ve'l-ard' ifadesi, gökleri ve yeri ilk defa, örneksiz ve benzersiz bir şekilde yaratan demektir. Bu, Allah'ın yaratmadaki eşsizliğini ve kudretini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Fâtır (فاطر), 'mübtedi' (başlatıcı) demektir. Araplar, bir şeyi ilk defa yapan için 'fâtır' derler. Ayetteki 'fâtıri' kelimesi, Allah'ın gökleri ve yeri daha önce bir örneği olmaksızın, yoktan var eden olduğunu mecazi bir anlatımla ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fatr (فطر), bir şeyi yarmak ve açmak demektir. Buradan hareketle, bir şeyi ilk defa ve örneksiz olarak yaratmaya 'fatr' denilmiştir. 'Fâtıru's-semâvâti ve'l-ard' ifadesi, Allah'ın gökleri ve yeri yoktan var eden, ilk yaratıcı olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ta'm (طعم), yemek ve yiyecek demektir. 'Et'ame' (أطعم) ise birine yemek yedirmek, beslemek anlamına gelir. Ayetteki 'yut'imu' fiili, Allah'ın tüm mahlukata rızık veren, onları besleyen ve geçimlerini temin eden olduğunu gösterir. 'Ve lâ yut'amu' ifadesiyle birlikte, O'nun kimseye muhtaç olmadığı ve beslenmeye ihtiyacı olmadığı vurgulanır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Ta'm (طعم) kelimesi, yiyecek ve içecek için kullanılır. 'Et'ame' (أطعم) fiili, rızık vermek, beslemek demektir. Ayetteki 'yut'imu' fiili, Allah'ın yaratılmışların rızkını veren, onları besleyen ve onlara lütufta bulunan olduğunu belirtir. Bu, O'nun mutlak zenginliğini ve yaratılmışlara olan bağımsızlığını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İslâm (إسلام), 'selâm' (سلم) kökünden gelir ve 'teslimiyet', 'boyun eğme' anlamına gelir. 'Esleme' (أسلم) fiili, kişinin kendini Allah'a teslim etmesi, O'nun emirlerine boyun eğmesi ve O'na itaat etmesidir. Ayetteki 'en ekûne evvele men esleme' ifadesi, Hz. Peygamber'in Allah'a ilk teslim olanlardan olma emrini aldığını ve bu teslimiyetin şirki reddetmeyi gerektirdiğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İslâm kavramı, Kur'an'ın merkezî kavramlarından biridir ve 'Allah'a teslimiyet' anlamına gelir. Bu teslimiyet, kişinin kendi iradesini Allah'ın iradesine tabi kılması, O'nun hükümlerine boyun eğmesi ve O'na ortak koşmaktan kaçınmasıdır. Ayetteki 'esleme' fiili, bu tam teslimiyetin ve tevhidin bir ifadesidir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): İslâm kelimesi, 'selâm' kökünden türemiş olup, 'barış', 'esenlik' ve 'teslimiyet' anlamlarını içerir. Dinî terminolojide ise Allah'a tam bir teslimiyetle boyun eğmek, O'nun hükümlerine rıza göstermek ve O'na ortak koşmaktan uzak durmak demektir. Ayetteki 'esleme' fiili, bu teslimiyetin bir eylem olarak ortaya konulmasını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şirk (شرك), bir şeyi iki veya daha fazla kişi arasında paylaştırmak demektir. Dinî anlamda ise Allah'a ortak koşmak, O'nun uluhiyetinde veya sıfatlarında başka varlıkları O'na denk tutmaktır. 'Müşrikîn' (مشركين) ise bu fiili işleyenlerdir. Ayetteki 've lâ tekûnenne mine'l-müşrikîn' emri, tevhidin zıddı olan şirkten kesinlikle uzak durulması gerektiğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Şirk (شرك), Allah'ın zatında, sıfatlarında veya fiillerinde O'na ortak koşmaktır. Bu, Allah'tan başkasına ibadet etmek veya O'nunla birlikte başka bir varlığın da ilah olduğuna inanmaktır. 'Müşrikîn' (مشركين) ise bu inancı taşıyan ve bu fiili gerçekleştiren kimselerdir. Ayet, müminlerin bu tür bir inanç ve eylemden kesinlikle kaçınmaları gerektiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Şirk, Kur'an'da tevhidin tam zıddı olarak ele alınan en büyük günahtır. Allah'ın mutlak birliğini ve tekliğini reddederek, O'nunla birlikte başka varlıklara ilahlık atfetmektir. 'Müşrikîn' terimi, bu inancı benimseyen ve Allah'a ortak koşanları ifade eder. Ayetteki yasaklama, tevhidin korunmasının ve şirkten uzak durmanın önemini vurgular.
En'âm Sûresi
“Kul eġayra(A)llâhi ettehizu veliyyen fâtiri-ssemâvâti vel-ardi vehuve yut’imu velâ yut’am(u) kul innî umirtu en ekûne evvele men eslem(e) velâ tekûnenne mine-lmuşrikîn(e)” De ki: “Göklerin ve yerin halk edicisi olan, beslediği hâlde beslenmeye ihtiyacı olmayan Allah’tan başkasını mı dost edineceğim.” De ki: “Bana, (Allah’a) teslim olanların ilki olmam emredildi ve sakın Allah’a ortak koşanlardan olma (denildi).” (6/14)
Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Hakk'a nisbet olunan fevkıyyet ve tahtiyyeti daha ziyâde tavzih maksadıyla buyururlar ki: yani bu mevzuyu daha fazla aydınlığa çıkarmak için bu ayetleri misal vererek buyururlar ki (En'âm, 6/14) ya'nî "O itâm eder, it'âm olunmaz" âyet-i kerîmesi muktezâsınca doyuran olan ancak Allah'dır. Ve Hak Teâlâ Musevî ve İsevîler hakkında âyet-i kerîmede buyurur ki:
(Mâide, 5/66) ya'nî: "Eğer Mûsâ kavimi ve Îsâ, Tevrat ve İncil'in ve Rab'lerinden kendilerine inzal olunan şeyin hükümlerini yerine getirseler onunla kaim olunsalar, fevklerinden ve ayaklarının altından yerlerdi''. Yani üstlerinden ve altlarından taam ederlerdi, gıdalanırlardı. Hak Teâlâ bu âyet-i kerîmede Tevrat ve İncil'i zikrederek onların ikâmet-i ahkâmını ta'rîf ve tahsis etti.
Ve daha sonra onlara Rab'lerinden inzal olunan şeyin ikâmet-i ahkâmını tanımlayarak ve herkese bildirmek suretiyle beyân eyledi. Ve bu "inzal olunan şey" ta'bîrinde, melek vasıtasıyla inzal olunup, Peygamber'in lisânından sâdır olan hükümler dâhil olduğu gibi, doğrudan doğruya Peygamber'in kalbine ilham yoluyla nazil olan hükümler dahî dâhil olur. Yani böylece peygamberin lisanından sadır olan ahkam dahil olduğu gibi yani bu âyet-i kerimelerin peygamberin lisanından bir melek vasıtasıyla kendisine verildiği gibi doğrudan doğruya veya peygamberin kalbine ilham tarikiyle nazil olan ahkam.
İşte Mûsâ kavimi ve İsâ bu suretlerle Cenâb-ı Hak'tan münzel olan şeyin hükümlerini tutmuş olsalardı, üstlerinden ve ayaklarının altından yerlerdi; yani hakikat-ı ilahiyeyi bu yönlerden idrak ederlerdi, bu işleri bilirlerdi, öğrenirlerdi. Ve Hak onları gerek üstlerinden ve gerek tahtlarından doyururdu; ve onlara fevklerinden etki etmeleri, esmâ-i ilâhiyyenin iki elleri üzere vârid olan rabbani itaya ulaşmalarıdır; ve ayaklarının altından yemeleri dahi, tarîk-ı Hak'ta ayaklarıyla yürüyerek, alınlarından tutan Rabb-i hâslarının kemâllerine vusûleridir.[14]
Yani onların isirleridir. Tarik-i Hakk’da yürümeleri israiliyette budur zâten. Yani Hakk yolunda gece yürüyüşü yani batında geceden maksat o kişi gündüz dahi o gece yürüyüşünü yapabilir. Batınından hareket ederek batınında yürümesi gece yürümesidir. Yani fenafillahta yürümesidir. İşte bu tahtiyet hükmüne değer vermediklerinden bu isirleri kendilerinde tahakkuk etmedi, edemedi. Onlarda edemedi, peki bu isiriyetin tahakkuku nerede etmekte, Muhammed’de etmektedir.
Neden, Kûr’ân-ı Kerim’in bize bildirmesi ile Cenab-ı Hakk’ın Efendimizin mübarek lisanlarından Kûr’ân-ı Kerim’de bize bildirmesiyledir. Düşünür insan eğer böyle bir hakikat olmasaydı eski geçmiş kavimlerin itaat etmişler veya etmemişler diye yaşantılarını bizlere haber verilmesi ne işe yarayacaktı. Eğer bu halleri yaşamayacak olsaydık sadece Muhammedi olarak hayatımızı sürdürecek olsaydık demek ki olmuyormuş Muhammedi olmadan evvel Âdemi, İbrahimi, Musevi, Davudi, Süleymani, İsevi gibi mertebelerden geçmek gerekiyormuş bunların hepsi birer mertebe imiş.
Aslında ortada ne Davud varmış, ne Süleyman varmış, ortada o isim altında o esmânın hakikatlerini zuhura getiren kevn, tekevvün, vücutlanma, şekillenme varmış. Bu da bizlere eğitim olsun ve Muhammediy’ul meşreb insan-ı kamiller zuhura çıksın, Hakkı hakkıyla bilenler çıksın diye.
Kendi mertebelerinde oldukları zaman bunları tahkik edenler vardı ama azınlıktaydılar, çoğunluğu bunlara uymadıkları için genelde uyulmadığı anlaşılmakta ama uyanları da vardı. Hakk ta ayakları ile yürümek demek isrin hakikatini anlamak demektir. İşte bu da İsrailiyet, bizim Yahudilikle, İsevilikle ilgimiz yok, bunların hepsi birer mertebedir. Milliyetçilikle, ırkçılıkla işimiz yok. Yahudi dediğimiz zaman o Yahudiler değil, Hıristiyan dediğimizde onlar değildir. İsrail dediğimizde de onlar değildir. Bunlar Hakk’ın birer mertebeleridir. Ve bizde bu mertebelerden geçmedikten sonra mümkün değil Muhammediyy’ul meşreb olamayız. Bir binanın 10. katı yapılmazsa 9. katı yapılmazssa 11, 12. katları üzerlerine konabilir mi, konamaz. Ama bizim binamız tam tekmil bitmiş bir binadır.
Tamamlayamazsak biz daha İslam olamamışızdır. Allah’ın Rasulu hevayı nefsinden söylemez, onun söylediği vahiy iledir.
Ayaklarının altından yemeleri demek Hakk yolunda yürümeleri demektir, yukarıdan yemeleri ise kendisine Hakk yoluyla gelen ilhamlar demektir, taam dediği oturup yemek değildir bir bakıma oda var o da alttan işte burada yine şu anlaşılıyor. Meryem ananın karnı şişmeye başladığı zaman ne demişti. “Şehrin dışına çık orada kuru bir hurma ağacı var, onun yanına gel o sana meyve verecek alttan da su çıkacak, hayat suyu çıkacak yani sana yeni bir hayat verecek Allah’ın varlığı sana yeni bir hayat verecek,” dediği orada da alt geçmektedir. Ayaklarının altından yemeleri dahi tarik-i Hakk’da ayakları ile yürüyerek yani Hakk yolunda yürüyerek nasiyelerinden tutan yani alınlarından perçemlerinden tutan Rabb-ı haslarının kemallerine vusulleridir. Yani vasıl olmalarıdır. Ve Allah'ın tercümanı olan O'nun Resûl'ü Efendimiz'in lisanıyla kavlinde tahtiyyeti kendi nefsine nisbet eder. Zîrâ (Necm, 53/3) "Allah'ın Resûl'ü hevâ-yı nefsânîden söylemez. 53/4 Onun söylediği ancak ona vahy olunan şeydir" âyet-i kerîmesi mucibince, bâlâdaki hadîs-i şerîf, Hakk'ın ona vahy ettiği kelâmdır. Ve cenâb-ı Peygamber Hakk'ın tercümanıdır. Binâenaleyh tahtiyyet cihetinden mut'im olan dahi Hak'tır.