İçeriğe atla
En'âm 14Cüz 7 · Sayfa 129

En'âm Sûresi 14. Âyet

الأنعام

Sohbete sor

Kul eġayra(A)llâhi etteḣiżu veliyyen fâtiri-ssemâvâti vel-ardi vehuve yut'imu velâ yut'am(u)(k) kul innî umirtu en ekûne evvele men eslem(e)(s) velâ tekûnenne mine-lmuşrikîn(e)

De ki: "Göklerin ve yerin yaratıcısı olan, beslediği halde beslenmeye ihtiyacı olmayan Allah'tan başkasını mı dost edineceğim." De ki: "Bana, (Allah'a) teslim olanların ilki olmam emredildi ve sakın Allah'a ortak koşanlardan olma (denildi)."

En'âm Sûresi

“Kul eġayra(A)llâhi ettehizu veliyyen fâtiri-ssemâvâti vel-ardi vehuve yut’imu velâ yut’am(u) kul innî umirtu en ekûne evvele men eslem(e) velâ tekûnenne mine-lmuşrikîn(e)” De ki: “Göklerin ve yerin halk edicisi olan, beslediği hâlde beslenmeye ihtiyacı olmayan Allah’tan başkasını mı dost edineceğim.” De ki: “Bana, (Allah’a) teslim olanların ilki olmam emredildi ve sakın Allah’a ortak koşanlardan olma (denildi).” (6/14)


Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Hakk'a nisbet olunan fevkıyyet ve tahtiyyeti daha ziyâde tavzih maksadıyla buyururlar ki: yani bu mevzuyu daha fazla aydınlığa çıkarmak için bu ayetleri misal vererek buyururlar ki (En'âm, 6/14) ya'nî "O itâm eder, it'âm olunmaz" âyet-i kerîmesi muktezâsınca doyuran olan ancak Allah'dır. Ve Hak Teâlâ Musevî ve İsevîler hakkında âyet-i kerîmede buyurur ki:

(Mâide, 5/66) ya'nî: "Eğer Mûsâ kavimi ve Îsâ, Tevrat ve İncil'in ve Rab'lerinden kendilerine inzal olunan şeyin hükümlerini yerine getirseler onunla kaim olunsalar, fevklerinden ve ayaklarının altından yerlerdi''. Yani üstlerinden ve altlarından taam ederlerdi, gıdalanırlardı. Hak Teâlâ bu âyet-i kerîmede Tevrat ve İncil'i zikrederek onların ikâmet-i ahkâmını ta'rîf ve tahsis etti.

Ve daha sonra onlara Rab'lerinden inzal olunan şeyin ikâmet-i ahkâmını tanımlayarak ve herkese bildirmek suretiyle beyân eyledi. Ve bu "inzal olunan şey" ta'bîrinde, melek vasıtasıyla inzal olunup, Peygamber'in lisânından sâdır olan hükümler dâhil olduğu gibi, doğrudan doğruya Peygamber'in kalbine ilham yoluyla nazil olan hükümler dahî dâhil olur. Yani böylece peygamberin lisanından sadır olan ahkam dahil olduğu gibi yani bu âyet-i kerimelerin peygamberin lisanından bir melek vasıtasıyla kendisine verildiği gibi doğrudan doğruya veya peygamberin kalbine ilham tarikiyle nazil olan ahkam.

İşte Mûsâ kavimi ve İsâ bu suretlerle Cenâb-ı Hak'tan münzel olan şeyin hükümlerini tutmuş olsalardı, üstlerinden ve ayaklarının altından yerlerdi; yani hakikat-ı ilahiyeyi bu yönlerden idrak ederlerdi, bu işleri bilirlerdi, öğrenirlerdi. Ve Hak onları gerek üstlerinden ve gerek tahtlarından doyururdu; ve onlara fevklerinden etki etmeleri, esmâ-i ilâhiyyenin iki elleri üzere vârid olan rabbani itaya ulaşmalarıdır; ve ayaklarının altından yemeleri dahi, tarîk-ı Hak'ta ayaklarıyla yürüyerek, alınlarından tutan Rabb-i hâslarının kemâllerine vusûleridir.[14]

Yani onların isirleridir. Tarik-i Hakk’da yürümeleri israiliyette budur zâten. Yani Hakk yolunda gece yürüyüşü yani batında geceden maksat o kişi gündüz dahi o gece yürüyüşünü yapabilir. Batınından hareket ederek batınında yürümesi gece yürümesidir. Yani fenafillahta yürümesidir. İşte bu tahtiyet hükmüne değer vermediklerinden bu isirleri kendilerinde tahakkuk etmedi, edemedi. Onlarda edemedi, peki bu isiriyetin tahakkuku nerede etmekte, Muhammed’de etmektedir.

Neden, Kûr’ân-ı Kerim’in bize bildirmesi ile Cenab-ı Hakk’ın Efendimizin mübarek lisanlarından Kûr’ân-ı Kerim’de bize bildirmesiyledir. Düşünür insan eğer böyle bir hakikat olmasaydı eski geçmiş kavimlerin itaat etmişler veya etmemişler diye yaşantılarını bizlere haber verilmesi ne işe yarayacaktı. Eğer bu halleri yaşamayacak olsaydık sadece Muhammedi olarak hayatımızı sürdürecek olsaydık demek ki olmuyormuş Muhammedi olmadan evvel Âdemi, İbrahimi, Musevi, Davudi, Süleymani, İsevi gibi mertebelerden geçmek gerekiyormuş bunların hepsi birer mertebe imiş.

Aslında ortada ne Davud varmış, ne Süleyman varmış, ortada o isim altında o esmânın hakikatlerini zuhura getiren kevn, tekevvün, vücutlanma, şekillenme varmış. Bu da bizlere eğitim olsun ve Muhammediy’ul meşreb insan-ı kamiller zuhura çıksın, Hakkı hakkıyla bilenler çıksın diye.

Kendi mertebelerinde oldukları zaman bunları tahkik edenler vardı ama azınlıktaydılar, çoğunluğu bunlara uymadıkları için genelde uyulmadığı anlaşılmakta ama uyanları da vardı. Hakk ta ayakları ile yürümek demek isrin hakikatini anlamak demektir. İşte bu da İsrailiyet, bizim Yahudilikle, İsevilikle ilgimiz yok, bunların hepsi birer mertebedir. Milliyetçilikle, ırkçılıkla işimiz yok. Yahudi dediğimiz zaman o Yahudiler değil, Hıristiyan dediğimizde onlar değildir. İsrail dediğimizde de onlar değildir. Bunlar Hakk’ın birer mertebeleridir. Ve bizde bu mertebelerden geçmedikten sonra mümkün değil Muhammediyy’ul meşreb olamayız. Bir binanın 10. katı yapılmazsa 9. katı yapılmazssa 11, 12. katları üzerlerine konabilir mi, konamaz. Ama bizim binamız tam tekmil bitmiş bir binadır.

Tamamlayamazsak biz daha İslam olamamışızdır. Allah’ın Rasulu hevayı nefsinden söylemez, onun söylediği vahiy iledir.

Ayaklarının altından yemeleri demek Hakk yolunda yürümeleri demektir, yukarıdan yemeleri ise kendisine Hakk yoluyla gelen ilhamlar demektir, taam dediği oturup yemek değildir bir bakıma oda var o da alttan işte burada yine şu anlaşılıyor. Meryem ananın karnı şişmeye başladığı zaman ne demişti. “Şehrin dışına çık orada kuru bir hurma ağacı var, onun yanına gel o sana meyve verecek alttan da su çıkacak, hayat suyu çıkacak yani sana yeni bir hayat verecek Allah’ın varlığı sana yeni bir hayat verecek,” dediği orada da alt geçmektedir. Ayaklarının altından yemeleri dahi tarik-i Hakk’da ayakları ile yürüyerek yani Hakk yolunda yürüyerek nasiyelerinden tutan yani alınlarından perçemlerinden tutan Rabb-ı haslarının kemallerine vusulleridir. Yani vasıl olmalarıdır. Ve Allah'ın tercümanı olan O'nun Resûl'ü Efendimiz'in lisanıyla kavlinde tahtiyyeti kendi nefsine nisbet eder. Zîrâ (Necm, 53/3) "Allah'ın Resûl'ü hevâ-yı nefsânîden söylemez. 53/4 Onun söylediği ancak ona vahy olunan şeydir" âyet-i kerîmesi mucibince, bâlâdaki hadîs-i şerîf, Hakk'ın ona vahy ettiği kelâmdır. Ve cenâb-ı Peygamber Hakk'ın tercümanıdır. Binâenaleyh tahtiyyet cihetinden mut'im olan dahi Hak'tır.


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(3)