Yâ eyyuhâ-nnebiyyu iżâ câeke-lmu/minâtu yubâyi'neke ‘alâ en lâ yuşrikne bi(A)llâhi şey-en velâ yesrikne velâ yeznîne velâ yaktulne evlâdehunne velâ ye/tîne bibuhtânin yefterînehu beyne eydîhinne ve erculihinne velâ ya'sîneke fî ma'rûfin(ﻻ) febâyi'hunne vestaġfir lehunna(A)llâh(e)(s) inna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un)
Ey Peygamber! Mü'min kadınlar, Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek, hiçbir iyi işte sana karşı gelmemek konusunda sana biat etmek üzere geldikleri zaman, biatlarını kabul et ve onlar için Allah'tan bağışlama dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Ey Peygamber! İnanmış kadınlar sana gelip Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamaları, hırsızlık etmemeleri, zina etmemeleri, çocuklarını öldürmemeleri, elleri ile ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemeleri, iyi bir işte sana karşı gelmemeleri hususunda sana bey'at ederlerse onların bey'atlarını al ve onlar için Allah'tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
Bu ayet, mümin kadınların Peygamber'e biat ederken uymaları gereken temel ahlaki ve dini prensipleri ortaya koymaktadır. Özellikle şirkten uzak durma, büyük günahlardan kaçınma ve Peygamber'e itaatin sınırlarını belirleyen kavramlar dilbilimsel olarak derinlemesine incelenmiştir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Bey' (بيع) kelimesi, bir şeyi vermek karşılığında bir şey almaktır. Biat ise, bir şeye bağlılık ve itaat sözü vermek, el sıkışarak anlaşma yapmaktır. Ayetteki 'yübâyi'neke' ifadesi, kadınların Peygamber'e, belirtilen şartlara uyacaklarına dair söz vererek bağlılıklarını ilan etmelerini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Biat (بيعة), bir şeye razı olmak ve ona uymak üzere yapılan ahitleşmedir. Özellikle bir lidere itaat ve bağlılık yemini için kullanılır. Ayetteki bağlamda, kadınların Peygamber'in önderliğini ve getirdiği hükümleri kabul etme taahhüdünü belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Şirk (شرك), Allah'a ortak koşmak, O'nunla birlikte başka bir ilaha tapmaktır. Ayetteki 'lâ yüşrikne billâhi şey'en' ifadesi, kadınların Allah'ın mutlak birliğini kabul etmeleri ve hiçbir şeyi O'na ortak koşmamaları gerektiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Şirk, Kur'an'ın temel kavramlarından biridir ve Allah'ın mutlak birliğine (tevhid) karşıt bir durumu ifade eder. Bu ayetteki kullanımı, kadınların biatlarının ilk ve en önemli şartının, Allah'ın ilahlığında ve rububiyetinde hiçbir ortağı kabul etmemeleri olduğunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Zina (زنا), Arapçada 'zena' fiilinden türemiş olup, nikahsız cinsel ilişki anlamına gelir. Ayetteki 'velâ yeznîne' ifadesi, kadınların biat şartlarından biri olarak bu büyük günahtan kesinlikle uzak durmaları gerektiğini belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Zina, şer'î nikah olmaksızın gerçekleşen cinsel birleşmedir ve İslam'da büyük günahlardan sayılır. Bu ayetteki yasak, mümin kadınların ahlaki temizliğini ve iffetini korumalarının biatlarının ayrılmaz bir parçası olduğunu gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Bühtân (بهتان), bir kimseye asılsız bir şeyi isnat etmek, yalan yere iftira atmaktır. Bu, kişinin şaşkınlık ve hayret içinde kalmasına neden olduğu için bu isimle anılır. Ayetteki 'bi-bühtânin yefterînehu beyne eydîhinne ve ercülihinne' ifadesi, özellikle başkasının çocuğunu kendi kocasına isnat etme gibi büyük bir iftirayı yasaklar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Bühtân, birine karşı söylenen, gerçekle hiçbir ilgisi olmayan, şaşırtıcı ve dehşet verici yalan demektir. Ayetteki bağlamda, kadınların biat ederken, özellikle nesep karışıklığına yol açacak, başkasının çocuğunu kendi kocasına isnat etme gibi ağır bir iftiradan kaçınmaları gerektiği vurgulanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Asy (عصي) kelimesi, bir şeye karşı gelmek, itaatsizlik etmek demektir. Ayetteki 'velâ ya'sîneke fî ma'rûfin' ifadesi, kadınların Peygamber'e, 'ma'rûf' (uygun ve iyi olan) konularda itaatsizlik etmeyeceklerine dair söz vermelerini ifade eder. Bu, itaatin sınırının meşru ve iyi olanla çizildiğini gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): İsyan (عصيان), emre muhalefet etmektir. Ayetteki 'fî ma'rûfin' kaydı, Peygamber'e itaatin, Allah'ın emirlerine uygun olan ve aklen de iyi kabul edilen hususlarda geçerli olduğunu belirtir. Yani, Peygamber'in emri Allah'ın emrine aykırı olamaz ve kadınlar bu tür bir emre itaat etmekle yükümlü değildir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ğufrân (غفران), bir şeyi örterek onu korumaktır. Allah'ın Ğafûr olması, kullarının günahlarını örtmesi, affetmesi ve onları cezalandırmamasıdır. Ayetteki 'İnnallâhe Ğafûrun Rahîm' ifadesi, kadınların biat sonrası işleyebilecekleri hatalar için Allah'ın bağışlayıcılığının ve merhametinin açık olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Ğafûr (غفور), Allah'ın esmâ-i hüsnâsından olup, günahları çokça bağışlayan demektir. Bu ayette, biat eden kadınların samimiyetle tövbe etmeleri halinde Allah'ın onları affedeceğine dair bir müjde ve teşvik niteliğindedir.
Câsiye Sûresi
22) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (12) Yûsuf Sûresi
23) İbretlik "Değmez" Dosyası
24) (6) Peygamber (3): Hz. İbrâhîm Halilûllah (a.s.)
25) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (1) Köle Ve İncir Sepeti
26) Bir Zuhûrât'ın Düşündürdükleri: Tenzîh, Teşbîh, Tevhîd
27) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (2) Genç ve Kıymetli Elmas
28) Kur'ân-ı Kerîm'de Tesbîh ve Zikir
29) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (27) Karınca-Neml Sûresi
30) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (19) Meryem Sûresi
31) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (18) Kehf-Mağara Sûresi
32) Terzi Baba (3) İstişare Dosyası
33) Terzi Baba Umre Dosyası (2010)
34) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (3) Bakara "İnek" Hikâyesi
35) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi
36) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (2) Bakara Sûresi
37) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (53) Necm-Yıldız Sûresi
38) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (17) İsra Sûresi
39) Terzi Baba (2)
40) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (3) Âl-i İmrân Sûresi
41) İnci Tezgâhı
42) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (4) Nisâ Sûresi
43) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (5) Mâide Sûresi
44) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (7) A'râf Sûresi
45) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (14) İbrâhîm Sûresi
46) Salat - İngilizce
47) Salat - İspanyolca
48) İrfan Mektebi - Fransızca
49) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (36) Yâ-Sin Sûresi
50) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (76) İnsân Sûresi
51) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (81) Tekvîr Sûresi
52) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (89) Fecr Sûresi
53) Mehmet Hazmi Tura (Yüksek Lisans Tezi)
54) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Beled-Şems-Leyl-Duhâ İnşirâh-Tîn (90-95) Sûreleri
55) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (28) Kasas Sûresi
56) İrfan Mektebi Şerhi - Fransızca
57) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (20) Tâ Hâ Sûresi
58) Muhyiddin-i Arabî - Mir'ât-ül İrfan ve Şerhi
59) (6) Peygamber (4): Hz. Mûsâ-Kelîmullah (a.s.)
60) (6) Peygamber (5): Hz. Îsâ-Ruhullah (a.s.)
61) (6) Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlüllah (s.a.v.)
62) Bir Hikâye Birçok Yorum: (4) Bir Ressam Hikâyesi
63) İnci Mercan Tezgâhı: Düşündürücü Nükteler
64) Ölüm Hakkında: Kıyam'et
65) Reşahat'tan Birkaç Bölüm'ün Şerh/Sohbet ve Yorumları
66) Abdulkâdir Geylâni - Risâle-i Gavsiyye Şerhi
67) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (67) Mülk Sûresi
68) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(1)
69) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: Namaz Sûreleri-(2)
70) Yehova Şahitleri ile Mülâkat
71) Mübarek Geceler ve Bayramlar - Fransızca
72) Îmân ve Îkân
73) Celâl Cemâl Celâl: İbretlik Bir Dosya Daha (3)
74) Terzi Baba Umre Dosyası (2012)
75) Mahmut Şebüsteri - Gülşen-i Raz ve Şerhi
76) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (5) Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi
77) Aşk ve Muhabbet Yolu: M. Nusret Tura
78) A'yân-ı Sâbite: Kazâ Ve Kader
79) Terzi Baba (4) İstişare Dosyası
80) Terzi Baba (5) İstişare Dosyası
81) Hayâl Vâdîsi'nin Çıkmaz Sokakları
82) Mektuplarda Yolculuk - M. Nusret Tura
83) Terzi Baba Umre Dosyası (2013)
84) Nusret Tura - Vecizeler Hikâyeler
85) Nusret Tura - Tasavvufda Aşk ve Gönül
86) Terzi Baba (6) İstişare Dosyası
87) Terzi Baba - İlâhiler Derleme
88) Nusret Tura Divanı - Erler Demine
89) Bir Hikâye Bir Çok Yorum: (6) Her Şey Merkezinde Mi?
90) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-1) Şerhi
Mümtehine Sûresi
(60/12) Ey Peygamber, inanmış kadınlar, hiçbir şeyi Allah'a ortak kabul etmeyip şirk koşmamak ve hırsızlık etmemek ve zinada bulunmamak ve çocuklarını öldürmemek ve kendi çocuklarından başkasını eşlerine, ben doğurdum diye tanıtıp iftira etmemek ve sana, meşru ve güzel işlerde karşı gelmemek üzere biatlaşmaya geldikleri zaman biatlaş onlarla ve onlar için Allah'tan bağışlanma dile; şüphe yok ki Allah, suçları örter, rahimdir.
Zahiri olarak âyette inanan kadından bahsedilsede, bâtında ise erkek veya kadın görüntüsünde olsa da daha henüz nisa hümünde olanlar için geçerlidir.
Şirk koşmamak; Allah’ın varlığından başka varlık kabul etmemektir. Buna kendi varlığıda dahildir.
Hırsızlık etmemek; Nefsi emmaresinin hayal ve vehim ile hakikat ve hakikatinden çalmamasıdır.
Çocuklarını öldürmemek; kalb çocuğu olan gönül evladını nefsani fikirler ile öldürmeyip büyütmetir.
Kendi çocuklarından başkasını eşlerine, ben doğurdum diye tanıtıp iftira etmemek; nefsani hayali ve vehimi fikir ve aklı cüz programlarını Akıl mertebesi olan eşine bu nefsi küll kaynaklıdır diye tanıtmamaktır.
Sana, meşru ve güzel işlerde karşı gelmemek üzere; Risalet mertebesinden gelen tavsiye ile Şeriat-i Muhammediye ve Aklı küll e uymaktır.
Biatlaşmak; Abdiyet mertebresinden (eliyle) Risalet ve Uluhiyet mertebesi (ellerinin) tutulmasıdır.
Şüphe yok ki Allah, suçları örter, rahimdir; Buradaki suç “vucudi zenbike” hayali-vehimi vücüd-varlık günahı ile ben varım diyerek, Hakikat-i Muhammedi ve Hakikat-i İlahi mertebelerini örtüp-gizleme günahıdır, Allah (c.c.) rahimdir yani hususi rahmeti ile inananların daha önce işlemiş olduğu bu günahları af eder ve örter. (M.D.)
"Ey Peygamber! Mümin Kadınlar... Sana Biat Etmeye Geldiklerinde" Buradaki "Peygamber", zahirde Hz. Muhammed (s.a.v.), bâtında ise "Hakikat-i Muhammediyye" veya "İnsan-ı Kâmil makamı"dır. "Mümin kadınlar" ise, "hakikate yönelen, iman nuruyla nurlanan nefsler"dir. "Biat", tasavvufta "sülûk" (manevi yolculuk) için mürşid-i kâmile verilen sözdür. Bu, nefsin, benliğini (enâniyet) Hakikat'in önünde teslim etmesi, onun terbiyesine ve talimatına kayıtsız şartsız teslim olma (islam) ahdidir.
Biat Şartları: Nefsin Arınma (Tezkiye) Merhaleleri
A) "Allah'a Hiçbir Şeyi Ortak Koşmamak (Lâ Yuşrikne Billâhi Şey'en)": Bu, "şirk"ten arınmadır. Zahirî şirk (puta tapma) değil, "şirk-i hafî" (gizli şirk) kastedilir: Nefsin, Allah'tan başka bir şeyi (mal, makam, şöhret, hatta kendi nefsini) otorite, sevgi ve korku merkezi haline getirmesidir. Tevhid yolunun ilk ve en temel şartıdır.[25]
B) "Hırsızlık Yapmamak (Ve Lâ Yesrikne)": Bu, sadece mal çalmak değil, "hak etmediği, kendisine ait olmayan her şeyi nefsine mal etmek"tir. Manevi makam, ilim, keramet, hatta başkasının hakkı olan zaman, itibar, fikir... Nefs, sürekli olarak "benim" dediği şeyleri çoğaltma (iktisâb) eğilimindedir. Bu, "ene" (ben) hastalığının bir tezahürüdür.[26]
C) "Zina Etmemek (Ve Lâ Yeznîne)": Bu, sadece fizikî zina değil, "haram olan her türlü birleşme ve karışma"dır. Nefsin, hakikat dışındaki her şeyle (mâsivâ) bâtınî bir ilişki ve bağ (irtibât) kurmasıdır. Kalbin, Allah'tan gayrısına meyletmesi, onunla "gizli bir aşk" yaşaması en büyük manevi zinadır.[27]
D) "Çocuklarını Öldürmemek (Ve Lâ Yaktülne Evlâdehunne)": "Çocuk", nefsin "amel, fikir, niyet ve potansiyelleri"dir. Bunları "öldürmek", onları kötüye kullanmak, israf etmek, geliştirmemek veya bâtıl yollarda harcamaktır. Ayrıca, nefsin henüz kemale ermemiş, zayıf hallerini (evlâd) tamamen yok etmeye çalışmak değil, onları terbiye etmek (te'dib) gerekir. Bu, nefsin üretkenliğini ve bereketini koruma şartıdır.[28]
E) "Elleriyle Ayakları Arasından Bir İftira Uydurup Getirmemek (Ve Lâ Ye'tîne Bi-Buhtânin Yefterînehüne Beyne Eydîhinne Ve Erculihinne)": Bu, çok derin bir semboldür. Cahiliye'de kadın, kocasına başkasından olan çocuğu "senindir" diye yuttururdu. Tasavvufta bu, "nefsin, kendi ürettiği kötü amelleri, yanlış fikirleri ve bâtıl inançları, hakikat ve marifet (eş) gibi göstermesi, onlarla övünmesi"dir. Yani, nefsin "ben"inden çıkan şeyi (elleri ve ayakları arasından), Hakk'ın bir lütfu (çocuk) gibi sunması, büyük bir iftiradır. Bu, riya, kibir ve enâniyetin ta kendisidir.[29]
F) "Meşru Bir İşte Sana Karşı Gelmemek (Ve Lâ Ya'sîneke Fî Ma'rûfin)": Bu, biatin özü ve neticesidir. "Ma'rûf", "iyilik, güzel iş, hakikat" demektir. Nefs, Hakikat Rehberi'ne (Peygamber/Mürşid) veya ilâhî şeriata (hakikatin kanunları) asla itaatsizlik etmeyecektir. Bu, "tam teslimiyet (islâm)" ve "itaat (tâat)" halidir. Nefs, kendi hevâsına değil, hakikatin emrine tabi olacaktır.
"Onların Biatını Kabul Et (Fe Bâyi'hünne)": "Hakikat makamının, bu şartları kabul eden nefsi, kendi terbiyesine ve velâyet dairecine kabul etmesi"dir. Mürşid-i kâmil, bu ahdi kabul ederek nefse yolculuğunda rehberlik edeceğini taahhüt eder. Bu kabul, nefs için bir lütuf (fadl) ve yükseliş (urûc) başlangıcıdır.[30]
Ayrıca “Biat” âyeti Fetih sûresi 10. Âyette geçmektedir.
إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهُ
يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ فَمَنْ نَكَثَ فَإِنَّمَا يَنْكُثُ عَلَى
نَفْسِهِ وَمَنْ أَوْفَى بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهُ اللَّهَ فَسَيُؤْتِيهِ
أَجْرًا عَظِيمًا
(İnnellezîne yübayiuneke innemâ yübayiunellah yedullahi fevka eydîhim femen nekese fe innemâ yenküsü alâ nefsihî femen evfa bima ahede aleyhullahe feseyü’tihi ecran azîmâ)
48/10. “Şüphe yok, sana bîy'at edenler, muhakkak ki, Allah'a bîy'at ederler. Allah'ın eli, onların ellerinin üstün-dedir. Artık kim -ahdini- bozarsa kendi aleyhine bozmuş olur ve her kim de Allah ile üzerine sözleşmede bulunduğu şeyi yerine getirirse ona da -Allah Teâlâ- büyük bir mükâfat verecektir.” Bu Âyet-i Kerîme hakkında tefsirlerde geniş bilgi-ler vardır, araştırmacı olanların, oralara da bakmaları mutlaka yararlı olacaktır. Biz yine yolumuza devam edelim.
(بيعت) “Biat” kelimesi, Ebcet hesabı ile toplam olarak (482) sayı değerini vermektedir. Toplarsak, (4+8+2=14) etmektedir ki, çok manidar’dır. Bilindiği gibi (14) bütün mertebeler de geçerli olan Nûr’u Muhammed-î dir. (Bu hususta geniş bilgi 13 ve hakikat-i İlâhiyye kitabımızda verilmiştir, oraya bakılabilir.)
“Biat” Âyet-i Kerîmesi’nin Sûre içindeki sayısı (10) dur. (10) ise “fenâfillâh” İseviyyet mertebesi’dir. O halde seyr-i sülûk’ta İseviyyet mertebesinden, Muham-mediyyet mertebesine geçebilmek için mutlaka bu mertebenin (biat)ı na ihtiyaç vardır ve bu biat o mertebeye geçmeye ruhsattır, başka da yolu yoktur. Bu “biat” ın zâhir ve bâtın iki yönlü olması kemâlinin gereğidir.
“Biat” kelimesinin Lügat manâsı, ( Kabul ve tasdik) hükmün de’dir. “Biat” eden kimsenin evvelâ (11) inci, Hazret-i Muhammed (s.a.v.) mertebesi’nedir. Bu hâl kemâle erdiğinde, (12) kinci, Hakikat-i Muhammed-î mertebesinedir. Bu da kemâle erdiğinde, (13) üncü, Ahadiyyet’ül Ahmediyye mertebesine dir. (14) üncü Nûr’u Muhammed-î ise bütün bu mertebeler de o mertebenin gereği olarak özlerinde varolup oraları aydınlatmaktadır. Böylece (14) sıralanmış bir mertebe değil, bütün mertebelere nüfûz etmiş küllî bir mertebedir. Buradan da anlaşıldığı gibi, “biat” sayısal değeri itibariyle de Hakikat-i Muhammediyye’nin bütün mertebelerinde faaliyyet’e geçirilmesinin gereği ortaya çıkmaktadır. Bu özet bilgiyi verdikten sonra şimdi tekrar gelelim“meâlen” Âyet-i Kerîme’ye.
48/10. “Şüphe yok, sana bîy'at edenler, muhakkak ki, Allah'a bîy'at ederler. Allah'ın eli, onların ellerinin üstün-dedir. Artık kim -ahdini- bozarsa kendi aleyhine bozmuş olur ve her kim de Allah ile üzerine sözleşmede bulunduğu şeyi yerine getirirse ona da -Allah Teâlâ- büyük bir mükâfat verecektir.” Görüldüğü gibi hemen okunduğunda dahi insân-ı dehşete düşüren bir ifade ile karşılaşmaktayız.
Hakikat-i İlâhiyye, Hakikat-i Muhammediyye ve Hakikat-i Abdiyye nin nasıl muhteşem bir birliktelik’te buluşmuş olduğu açık olarak görülmektedir. Zâten bütün bu âlemlerin aslı ve özü de bu üç mertebedir, onlar da, Ulûhiyyet, Risâlet ve Abdiyyet’tir.
İşte gerçek kemalât bu üç mertebeyi kişinin kendi varlığında cem etmesidir. Tabi i ki, maddî manâda değil irfan-î manâdadır.
قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ
ٱللَّه
(Kûl in küntüm tühibbünellahe fettebiûnî tühbib kümüllah)
3/31. De ki: “ Eğer Allah Teâlâ'yı seviyor iseniz bana uyunuz ki, Allah Teâlâ'da sizi sevsin.” Bu Âyet-i Kerîme Allah-ı sevmenin Peygamberine tabi olmaktan geçtiğini açık olarak göstermektedir.
مَن يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهُ
( Men yutiirrasûle fekad etaellahu)
4/80. ” Her kim Peygambere itaat ederse muhak kak Allah Teâlâ'ya itaat etmiş olur.” Bu Âyet-i Kerîme de “Peygambere” itaatin mutlak manâda “Allah’a” itaat etmek olduğunu açık olarak göstermektedir. Çünkü bilindiği gibi Hz. Peygamber (s.a.v.) âlemde en geniş manâda Hakk’ın zuhur mahalli olduğundan Onun gayrı değildir.
Yukarıda ki ve benzeri Âyet-i Kerîmeler, risâlet mertebesinin Hakk ile kulu arasında nasıl bir bağ oluşturduğunu açık olarak göstermekte ve tanıtmak tadır. Belirtilen üç mertebenin nasıl birbirlerini tamamladığı da ifade edilmektedir. Bu mertebelerden biri olmazsa bâtın’ın zâhire çıkması mümkün değildir. O halde de tebliğin imkânı yoktur. Ulûhiyyet mertebe sinden Risâlet mertebesine “inzâl” olan, inen, “hakayık” hakikatler, oradan da abdiyyet mertebesine “inzâl” olurlar. İşte bu abdiyyet metebesi bütün bu hakikatleri idrak edecek şekilde varedilmiştir. Ancak bir kısmı da bunları inkâr derecesinde gaflet ehli olmuşlardır.
Yukarıda bahsedilen üç elin aslında bir hakikatin üç mertebesinden olan zuhurunu ifade etmektedir. Ancak burada ki, “abd-kul” dan murat, (abdühû) olan velâyet mertebesidir. Yukarıda bahsedilen “biat” ta, ki, eller, zâhiren et kemik elleri ifade ediyorken gerçekte ise bu mertebeleri ifade etmektedirler. Benzeyişleri tutma yönündendir.
48/10. “Şüphe yok, sana bîy'at edenler, muhakkak ki, Allah'a bîy'at ederler. Allah'ın eli, onların ellerinin üstün-dedir. Artık kim -ahdini- bozarsa kendi aleyhine bozmuş olur ve her kim de Allah ile üzerine sözleşmede bulunduğu şeyi yerine getirirse ona da -Allah Teâlâ- büyük bir mükâfat verecektir.”
(İnnellezîne) “muhakkak o kimseler ki,” Görüldüğü gibi burada tahsis yapılmakta bir tahsis yapılmakta, hitap bütün insânlara değil belirli bir guruba ve Hz. Peygamberin çok yakının da olan kimseleredir. Biat-ın ilk şartı gönülden yakınlık olmasıdır. Biat ehli alma ve olma ehli olanlardır.
(Yübayiuneke) “Sana bîy’at ediyorlar” tabi olup alış veriş yapıyorlar. Bayi, bilindiği gibi alış veriş yapılan yerdir. Âyet-i Kerîme’de belirtilen (bayi) ise Hz. Rasûlüllah’ın sahibi olduğu Ulûhiyyet hakikatlerinin pazarlandığı âlemlerin en büyük (bayisi) dir. Her Peygamber Ulûhiyyet hakikatlerinden kendi mertebesi olan hakikat-i pazarlamakta yani, o mertebenin ilminin bayisi olmakta, Hz. Peygamber Efendimiz ise (biat) ehli ne en geniş Ulûhiyyet hakikatlarini ifşa etmekte ve pazarlamaktadır. Yani açığa çıkarmaktadır. Âyet-i Kerîme nin diğer ifadesi ise (senin bayi’in den alış veriş ederler) bu alış verişte, Hz. Peygamberden ilâh-î ilim ve muhabbet alanlar, her alış verişin bir bedeli olduğu gibi, acaba bu alış verişin karşılığında ne vermeleri icap etmiş tir. Bunun cevabını (Tevbe Sûresi 9/111 Âyetinde) ve benzerlerinde görmekteyiz.
إِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ
بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَيَقْتُلُونَ
وَيُقْتَلُونَ وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا فِي التَّوْرَيَةِ وَالإِنْجِيلِ
وَالْقُرْآنِ وَمَنْ أَوْفَى بِعَهْدِهِ مِنَ اللَّهِ فَاسْتَبْشِرُوا
ببيعكُمُ الَّذِي بَايَعْتُمْ بِه وَذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ
(İnnellaheştera minel mü’minîne enfüsehüm ve emvalehüm bienne lehümülcennete yükâtilüne fî sebilillâhi ve yuktelüne va’den aleyhi hakkan fit-tevrât-i vel İncîl-i vel Kûr’ân-i ve men evfe biahdi-hî minellahi festebşirû bi bey’ikümüllezî baye’tüm bihî ve zâlike hüvel fevzul azîm.)
9/111. “Şüphe yok ki. Allah Teâlâ mü'minlerden nefisleri ni ve mallarını cennet muhakkak onların olması karşılığında satın almıştır. Allah Teâlâ yolunda savaşacaklar da öldürecekler ve öldürüle-ceklerdir. Onların öyle cennete konulmaları, Tev-rat'ta, İncil'de ve Kûr'ân'da zikredilmiş, hakk olan bir ilâhî va'ddır. Ve sözünü Allah Teâlâ'dan daha fazla yerine getirebilen kim vardır?. Artık yapmış olduğunuz o alış verişten dolayı size müjdeler olsun ve işte bu, en büyük bir kurtuluştur.” Yorum yapmadan sadece meâl olarak geçelim.
İşte biat eden o mü’minler, biat esnasında Ulû-hiyyet hakikatleri için nefislerini, cennet için de mallarını vermişlerdir.
(innemâ yübayiunellah) Sana biat edip alış veriş yapanlar, senin varlığında, (hakikatte bu biat ve alış verişi Allah ile yapmaktadırlar.) Beyanı görüldüğü gibi ne müthiş bir ifade dir ve Hz. Peygamber Efendimizin de, Hakk’ın indindeki yüce yerini açık olarak göstermektedir.
Ayrıca, (Nisâ Sûresi 4/80 Âyetinde)
مَن يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهُ
(Men yutiirrasûle fekad etaallahu)
4/80. “Her kim Peygambere itaat ederse muhak-kak Allah-u Teâlâ'ya itaat etmiş olur.” Hükmü’de bu oluşumu diğer bir yönden tasdik etmektedir. Bu Âyet-i Kerîme’nin de mevzuumuz itibariyle ne kadar açık olduğu kolayca anlaşılmaktadır.
(Enfal 8/17 Âyetinde) belirtilen.
وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى
( Vemâ rameyte iz rameyte velâkinnellahe ramâ)
8/17. “Ve attığın vakit sen atmadın, fakat Allah Teâlâ attı.” İfadesi ile Yed-i Muhammedî nin Yedullah, yani; Hz. Peygamberin elinin, Allah-ın eli olduğu burada da açıkça ifade edilmektedir. Müthiş bir ifade ve muhteşem bir oluştur.
İşte o eli tutup itaat etmek, Allah’ın elini daha bu dünya da tutup itaat etmektir. Ve karşılığı en azîz varlığımız olan nefsimizi feda etmemizdir. Karşılığı (can) vermektir. Eğer nefsimizi veripte bu eli tutmamış isek bilelim ki, “nefs-i emmâre’nin elini tutmuş onu kendimize dost edinmiş oluruz. Bu hususu çok iyi düşünmemiz gerekmektedir. İnsân oğlu mutlaka bir “yed-el” tutar, yani bir yöne yönelir, dikkat edelimde o “yed-el” ve yön Hakk’ın eli “yedullah” ve hakk’ın yönü “Vechullah” olsun.
(yedullahi fevka eydîhim) Onların ellerinin üstünde de Allah’ın eli vardır. Bura da ifade edilen “Allah’ın eli- Yedullah” lâtif ve bâtınî manâsı’dır. Böylece üç el cem olup bir el hükmüne girip ellerin tevhid-i olmuştur.
Birinci el. Abd’ın (alıcı) eli.
İkinci el. Hakikat-i İlâhiyye üzere muhammed ismiyle zuhur etmiş olan zuhuru Muhammed-î nin Ulûhiyyet tecellisinde olan (aktarıcı) “yed-i Muhammed-î nin eli.” Üçüncü el. İse, Bâtın-î manâ da (verici) olan “Yedullah-Allah-ın eli” dir.
Dikkat edersek göreceğiz ki, bu açıklanan sahneler de, üç mertebe ve bir de bu hakikatleri anlatan mertebe vardır. Böylece mertebeler dört olmaktadır.
Bu Âyet-i Kerîme’lerin, bu anlayışla tekrar oku-duğumuz zaman bahsedilen dördüncü mertebeyi farket-miş olacağız ki; o da bütün bu oluşumlara hâkim olan Ahadiyyet mertebesidir. Ve bu Âyet-i kerîme’ler zât-î Âyetlerdendir. Bunları anlamak için o mertebenin irfaniyyet-i gerekmektedir.
İşte bir sâlik gerçek manâ da Mürşit makamında olan bir kimsenin, “biat” etmek için elini tuttuğu huzu-runda durduğu zaman bütün bunlar olabildiği kadar hakikat ve gerçeğine uygun olarak tatbik edilmeli, taklit edilmemelidir. Bu hususun ilk şartı, eli tutulan kişinin mutlaka silsilesi belli, İrfan ehli ve vâris-i Muhammed-î olması lâzımdır. Aksi halde bu tatbikat küçük bir merasimden ileriye gitmez.
Biat edilen zâtın hayat anlayışı ne ise, oralarda dolaşılır durulur. Ve biat’ta bu dört mertebe hasıl olmaz, sadece iki gözüken beşeri bir elin tutulması olur ki; yed-i Rasûlüllah ve yedullah’ın tutulması olmaz, ayrıca bu hadise Hakk’ın huzurunda da geçerli olmadığından anlatı lamaz, anlatılamayınca da orada Ahadiyyet mertebesi de olamaz. Netice olarak bu oluşum sadece bir beşeri ve zâhirî uygulama olarak kalacaktır.
Bu oluşumun sıhhati mutlaka gerçek manâ da fenâ ve baka hakikatlerini yaşayarak tatbik edebilecek bir İrfan ehline ve bunları bünyesine indirerek ve sindirerek yaşayıp idrak edebilecek bir Hakk taliplisine ihtiyaç vardır.
Genelde bu biat’lar yapılmaktadır, ancak biat edilen kimse hangi mertebe ve makam da ise o makam dan biat edilmektedir. Daha yukarıya çıkılması mümkün değildir.
Âyet-i Kerîme’de belirtilen üç elin hususiyeti, yed-i Rasûlüllah, yedullah’tan aldığını, yed-i abdiyyetine risâletiyle ulaştırmasıdır. Yani “Rasûlüllah Allah’tan (c.c.) aldığını, kulunun eline, risâletiyle ulaştırması’dır ki, müthiş bir oluşumdur. Eğer yed-i Rasûlüllah, yani Rasûlüllah’ın eli olmasaydı, yed-i abd, yani kulun eli boş kalırdı. Veya her hangi bir şey verilse bile o şeyi anlaya-mazdı. İşte bu hadisede de Hz. Peygamber (s.a.v.) şefeat mertebesindedir ve onun elinden Yedullah’a yol vardır, başka ellerden değil. Tutabilirsek o eli bulup tutmağa çalışalım.
Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin bu yönleriyle de bizler için ne büyük bir lütuf olduğunu anlamağa çalışarak Onu gerçek manâ da değerlendirerek muhabbet etmeğe çalışalım ki, Onun elinden ve gönlünden bizler de feyiz ve bereketlere nâil olalım.
(femen nekese) “Aman yarabb’î sen bu Âyet-i Kerîme’nin ihtarından bizleri koru.” Kim ki; biat’ın dan sonra (nekes) lik etti, bütün bunlardan (caydı) geri döndü, vaz geçti veya gerçek değerini koruyamayarak benliğini arttırdı.
(fe innemâ yenküsü alâ nefsihî) “O ancak kendi zararına cayar.” Cayma neticesinde oluşacak olan bu zararın tarifi imkânsızdır. En vahîmi ise Hakk’ın elinin gitmesi, yerine vehmin ve iblisin elinin gelmesi onu tutmasıdır ki, âhirette de büyük bir pişmanlık ve hüsrandır. Her insân farkında olsun olmasın bir el tutar yani bir hedefi vardır. Hedefi dünya ise iblisin ve cehennemin elini tutmuştur. Eğer hedefi ahirette cennet ise cennetin elini tutmuştur. Eğer hedefi Hakk ise o zaman yukarıda bahsedilen elleri tutmuştur.
(femen evfa) “Kim ki, ifa eder,” yaptığı biat’a vefa gösterirse, hükmünü yerine getirirse.
(bima ahede aleyhullahe) “Üzerinde Allah ile yaptığı ahde vefa gösterirse” yerine getirirse, yani ne için biat etmişse onun icaplarını yerine getirirse.
(feseyü’tîhi ecran azîmâ) “Yakında ona azametli bir mükâfat verilir.” Bu mükâfat-ı hak etmiş olanlardan, kim hangi mertebeden neyi hak etmişse o mertebeden onu alır. Eğer bir kimse cennet talebinde ise, cennet-i alır, ona kavuşur. Ancak bir kimse Hakk taliplisiyse Onu alır Ona kavuşur. (Ecri azîm) “büyük mükâfat” her mertebe veya kişilere göre başkadır. Cennet isteyene cennet, (ecri azîm-)i “büyük mükâfat” verilir. Hakk taliplisine de, Hakkanî yaşantı (ecri azîm-)i “büyük mükâfat” olarak verilir ki; en büyük mükâfatta budur.
Şimdi şurada bir hususa da dikkat çekmek yerinde olacaktır. Bir kimse aradan belirli bir zaman geçtikten sonra tuttuğu elin yanlış bir el olduğunu anladığında o eli bırakma-sında kendine bir mes’uliyyet yoktur ve sorumlu da olmaz.[31] “ İz- -T-B- ”