İnnâ belevnâhum kemâ belevnâ ashâbe-lcenneti iż aksemû leyasrimunnehâ musbihîn(e)
Şüphesiz biz, vaktiyle "bahçe sahipleri"ne bela verdiğimiz gibi, onlara (Mekkeli inkarcılara) da bela verdik. Hani o bahçe sahipleri, sabah erkenden (fakirler gelmeden) bahçenin ürünlerini devşirmeye yemin etmişlerdi.
Biz onlara da belâ verdik, bahçe sahiplerine verdiğimiz gibi. Hani onlar sabah olunca bahçeyi mutlaka devşireceklerine yemin etmişlerdi.
Kalem Suresi 17. ayet, Allah'ın insanları denemesini ve bu denemenin geçmiş kavimler üzerindeki tezahürünü 'bahçe sahipleri' kıssası üzerinden anlatır. Ayet, deneme, yemin ve hasat gibi temel kavramlar etrafında dönerken, bu kavramların derin anlam katmanlarını ve ahlaki sonuçlarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'belâ' kelimesinin hem hayır hem şer ile imtihan etme anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'belâ' fiili, Allah'ın kullarını çeşitli durumlarla sınayarak onların sabrını, şükrünü veya isyanını ortaya çıkarmasıdır. Bahçe sahipleri örneğinde, Allah onları zenginlikle sınamış, ancak onlar bu nimeti doğru kullanmamışlardır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'belâ' fiilinin 'imtihan etmek, denemek' anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'belâ' fiili, Allah'ın insanları, bahçe sahiplerini denediği gibi, onlara verdiği nimetlerle veya musibetlerle sınadığını gösterir. Bu, bir tür tecrübe ettirme ve sonucunu görme eylemidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'belâ' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın insanlara yönelik bir sınaması olarak geçtiğini ve bu sınamanın amacının insanın içsel durumunu açığa çıkarmak olduğunu belirtir. Ayetteki kullanım, Allah'ın insanları, bahçe sahiplerini denediği gibi, onların ahlaki duruşlarını ve Allah'a karşı tutumlarını ortaya koymak için sınadığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sahib' kelimesinin bir şeye sürekli olarak eşlik eden veya onunla birlikte bulunan kişi için kullanıldığını belirtir. 'Ashâbü'l-Cennet' ifadesi, bahçenin sahipleri, yani o bahçeye sahip olan ve onunla ilgili tasarruf yetkisi olan kişiler anlamına gelir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'sahib' kelimesinin 'malik' ve 'refik' anlamlarına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'ashâbü'l-Cennet', bahçenin malikleri ve onunla sürekli meşgul olan kişilerdir. Bu, onların bahçe üzerindeki mülkiyet ve sorumluluklarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'cennet' kelimesinin kök anlamının 'örtmek, gizlemek' olduğunu ve ağaçların toprağı örtmesinden dolayı bahçeye bu ismin verildiğini açıklar. Ayetteki 'el-Cennet', dünyevi bir bahçeyi ifade eder ki bu bahçe, sahipleri için bir nimet ve imtihan vesilesi olmuştur.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'cennet' kelimesinin Arapçada 'ağaçlarla çevrili, yeşilliklerle dolu bahçe' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, bu bahçe, sahiplerine Allah tarafından verilmiş bir rızık ve zenginlik kaynağıdır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'cennet' kelimesinin Kur'an'da hem uhrevi cennet hem de dünyevi bahçe anlamlarında kullanıldığını ifade eder. Bu ayetteki 'el-Cennet', bahçe sahiplerinin sahip olduğu, ürünlerinden faydalandığı dünyevi bir bahçedir ve onların imtihan edildiği bir nimettir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kasem' kelimesinin 'yemin etmek' anlamına geldiğini ve genellikle Allah'ın adıyla yapılan bir taahhüdü ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'aksemû', bahçe sahiplerinin, fakirlere pay ayırmaksızın bahçenin tüm ürününü hasat edeceklerine dair kendi aralarında kesin bir karar alıp bunu yeminle pekiştirmelerini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'kasem' fiilinin 'yemin etmek' anlamında kullanıldığını ve bu yeminle bir işi yapmaya kesin karar verildiğini gösterdiğini ifade eder. Bahçe sahiplerinin yemini, onların cimrilik ve açgözlülüklerini ortaya koyan bir eylemdir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sarama' fiilinin 'meyveleri toplamak, hasat etmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'leyasrimunnehâ', bahçe sahiplerinin bahçenin ürünlerini tamamen toplayacaklarına, yani hasat edeceklerine dair yeminlerini ifade eder. Bu, onların fakirlere hiçbir pay bırakmama niyetlerini gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'sarama' kelimesinin 'kesmek, ayırmak' ve 'hasat etmek' anlamlarına geldiğini açıklar. Ayetteki kullanım, bahçe sahiplerinin bahçenin ürünlerini tamamen kesip toplayacaklarını, yani hasat edeceklerini ve bu hasattan kimseye pay vermeyeceklerini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sabah' kelimesinin 'gündüzün başlangıcı' anlamına geldiğini ve 'musbihîn' kelimesinin de 'sabah vaktine girenler, sabahleyin bir işi yapanlar' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'musbihîn', bahçe sahiplerinin, fakirler uyanmadan ve bahçeye gelmeden önce hasadı bitirmek için sabah erkenden işe koyulma niyetlerini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'musbihîn' kelimesinin 'sabah vaktinde işe başlayanlar' anlamına geldiğini ifade eder. Bahçe sahipleri, bu eylemi sabahın erken saatlerinde yaparak, kimsenin kendilerini görmesini ve onlardan bir şey istemesini engellemeyi amaçlamışlardır.
Kalem Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
~~68.17~
اِنَّا بَلَوْنَاهُمْ كَمَا بَلَوْنَا اَصْحَابَ الْجَنَّةِ اِذْ اَقْسَمُوا لَيَصْرِمُنَّهَا مُصْبِحٖينَ
~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
68.17 - İnnâ belevnâhum kemâ belevnâ ashâbel cenneh, iz agsemû leyasrimunnehâ musbihîn.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
68.17 - Haberiniz olsun ki biz onlara belâ vermişizdir. O bağ sahiblerini belâlandırdığımız gibi; o sıra ki yemin etmişlerdi; sabah olunca onu mutlaka divşireceklerdi.
------------------------
اِنَّا بَلَوْنَاهُمْKuşkusuz biz onlara bir bela verdik. Yani mal ve oğullarına güvenip de öyle diyenleri, o yalanlayıcıları belaya düşürmüş, bir sınava sokmuşuzdur. O mal ve çocuklar onlara bir fitne, bir felaket kesilir. Nitekim peygamberliğin ilk yıllarında Mekkeliler öyle ahlaksızların sözlerine uyarak Allah'ın ayetlerini yalanladıkları ve peygambere eziyet ve sıkıntı vermede ısrar ettikleri için Allah Resulü:
اَللّٰهُمَّ اشْدُدْ وَطْاَتَكَ عَلٰى مُضَرٍ وَاجْعَلْهَا سِن۪ينَ كَسِن۪ى يُوسُفَ
“Allah'ım, Mudar'a vereceğin belayı şiddetlendir. Onlara Yusuf'un seneleri gibi kıtlık ver.” (Buhari, Ezan, 128, İstiska, 2, Cihad, 98, Enbiya, 19, Tefsiru Sureti, 44/2; Müslim, Münafikun, 40, Mesacid, 294, 295; Ahmed b. Hanbel, I, 380, 431, 441, II, 239, 255, 270; Ebu Davud, Vitir, 10; Nesai, Tatbik, 27; İbn Mace, İkamet, 145; Darimi, Salat, 216.) diye dua etmiş; Allah da onları yedi sene kıtlık kuraklık içinde ezmiş, belalarını vermişti. O mal ve çocukların yaratılmasındaki hikmeti bilmeyen ve onu hayrı için sarfederek şükredecek yerde hayra engel olmak ve hakka karşı burun şişirmek için toplayanlara onların bir iyilik ve lütuf değil, birer bela olduklarını tanıtmıştı ki, burada o haber verilerek bir uyarıda bulunulmaktadır. Ve bunun, sade onlara ait bir tesadüften ibaret olmayıp önce ve sonra uygulanması gereken bir kanun olduğunu misal ve hikmeti ile son derece sade ve fakat pek derin manalara değinerek açıklamak üzere şöyle buyruluyor:
كَمَا بَلَوْنَاۤ اَصْحَابَ الْجَنَّةِ
Nasıl ki o cennet sahiplerini bir bela ile sınamıştık. Burada cennetten maksat, dünya cenneti, güzel bağ ve bostan demektir. Daha derin bakışla da vatan demektir. Elif-lam ile «
اَلْجَنَّةِ
yalnız burada böyle dünya cenneti manasında kullanılmıştır. Zira verilen misalin gösterdiği gibi bu hikaye Araplar tarafından bilinirmiş. “Cennet sahipleri”nden maksat, o bağı kullanma hakkı ve yetkisi bulunanlar, ellerinde tutup idare edenlerdir. Bunun Kehf Suresi'nde
وَدَخَلَ جَنَّتَهُ
“Ve bağına girdi.” (Kehf, 18/35) ayetinde olduğu gibi bir tek kişi misali ile getirilmeyip
اَصْحَابُ الْجَنَّة
“bağ sahipleri” diye çoğul kipiyle ortak bir mülk misali olarak getirilmesi, bireysel mülkün idaresinden ziyade toplum ve vatan kavramları açısından yapılmış bir temsil olduğunu gösterir.
Hikayenin, en meşhur rivayetlerde özeti şöyledir: Yemen'de San'a'-ya yakın Savran denilen yerde dinin emirlerine uygun hareket eden bir adamın güzel bir bağı vardı. Ona iyi bakar, ondan Allah hakkını yerine getirirdi. Derken vefat etti, bağ çocuklarına kaldı. Onlar ise insanları onun hayrından istifade ettirmediler ve Allah hakkını kıskanıp cimrilik yaptılar. Sonuç yüce Allah'ın anlattığı gibi oldu:
اِذْ اَقْسَمُوا
O zaman bela vermiştik ki yemin etmişlerdi. Hikayeye bu şekilde önce yeminlerinden başlanmasında önemli nükteler vardır. Birincisi her sosyal bir işin bir akit ve sözleşme ile başladığını ve bundan dolayı neticede kar ve zararın da ona bağlı bulunduğunu anlatır. İkincisi, yukarıda
كُلَّ حَلاَّفٍ
“her çok yemin edici” sözü en başta söylenmiş olduğu gibi burada da ondan başlanmış ve ettiği yeminin ne demek olduğunu ve giriştiği sözleşmenin ne dereceye kadar kendi ilmi ve gücü kapsamına girdiğini iyi düşünmeden kesin yemin ile bir işi üstüne almaya kalkışanların yalan yere yemin etmiş ve ondan dolayı başlarını nasıl belaya sokmuş oldukları gösterilmiştir. Çünkü bunlar şuna yemin etmişlerdi:
لَيَصْرِمُنَّهَا مُصْبِح۪ينَ
Her ne olursa olsun, kesinlikle sabahleyin o cenneti kesecekler.
Sarm, bağ kesmek, üzüm ve meyve devşirmek anlamına geldiği gibi, bir şeyi kökünden kesip tamamen ayırmak anlamına da gelir. Bunlar gönüllerince bağın kendisini değil, meyvesini devşirmeyi kastetmiş olsalar da yeminlerinde şöyle demişlerdir: “Vallahi o bağı sabahleyin mutlaka ve kesinlikle keseceğiz”. Oysa bu tamamen kendi ellerinde değildi. Gerek o bağın gerek kendilerinin sabaha çıkıp çıkmayacaklarını öyle kesin bir şekilde bilemezlerdi.