Ve-iż teeżżene rabbuke leyeb'aśenne ‘aleyhim ilâ yevmi-lkiyâmeti men yesûmuhum sû-e-l'ażâb(i)(k) inne rabbeke leserî'u-l'ikâb(i)(s) ve-innehu leġafûrun rahîm(un)
Hani Rabbin, elbette kıyamet gününe kadar onlara azabın en kötüsünü tattıracak kimseleri göndereceğini bildirmişti. Şüphesiz Rabbin, elbette cezayı çabuk verendir. Şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
O Vakit Rabbin işte şu ahdi ilan edip bildirdi ki: Kıyamet gününe kadar onlara en kötü muameleyi yapacak olan kimseleri başlarına gönderecektir. Muhakkak ki, Rabbin hızla cezalandırandır ve yine muhakkak ki O, çok affedici, çok merhametlidir.
A'râf Suresi 167. ayet, Allah'ın İsrailoğulları'na kıyamete kadar kötü azap uygulayacak kimseleri musallat edeceğini bildirmesini ve Allah'ın hem çabuk cezalandıran hem de bağışlayan ve merhamet eden olduğunu vurgular. Ayet, ilahi takdirin ve adaletin tecellisini dilbilimsel bir derinlikle ifade etmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'أذن' kökünün asıl anlamının 'kulak vermek, dinlemek' olduğunu belirtir. 'تأذّن' fiilinin ise 'bir şeyi ilan etmek, duyurmak' ve 'yemin etmek' anlamlarına geldiğini ifade eder. Ayetteki kullanımı, Allah'ın kesin ve yeminli bir şekilde bildirmesi, yani vaadini veya tehdidini ilan etmesi manasındadır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'تأذّن ربك' ifadesini 'Rabbin bildirdi, ilan etti' şeklinde açıklar. Bu, Allah'ın bir şeyi kesin olarak hükmetmesi ve bunu insanlara duyurması anlamına gelir. Ayette, İsrailoğulları'na yönelik ilahi bir kararın kesinliğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'تأذّن' fiilinin 'yemin etmek' ve 'bildirmek' anlamlarını bir arada taşıdığını belirtir. Bu bağlamda, Allah'ın kıyamete kadar İsrailoğulları'na azap edecek kimseleri göndereceğine dair kesin ve yeminli bir vaadi veya tehdidi ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'بعث' fiilinin 'göndermek, yollamak' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'لَيَبْعَثَنَّ' ifadesi, Allah'ın İsrailoğulları'nın üzerine, onları azap edecek kimseleri göndereceğini, musallat edeceğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'بعث' kelimesinin 'uyandırmak, kaldırmak, göndermek' gibi anlamlara geldiğini ifade eder. Ayetteki kullanımı, Allah'ın bir topluluğu başka bir topluluğun üzerine, belirli bir amaçla, yani azap etmek üzere 'göndermesi' veya 'musallat etmesi' anlamındadır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ba's' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın bir şeyi veya bir kimseyi belirli bir amaç için 'harekete geçirmesi, göndermesi' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette, Allah'ın İsrailoğulları'na karşı bir ceza aracı olarak belirli kimseleri 'göndermesi' ilahi iradenin bir tecellisidir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'سوم' fiilinin 'birine bir şeyi yüklemek, zorla yaptırmak, azap çektirmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'يَسُومُهُمْ سُوٓءَ ٱلْعَذَابِ' ifadesi, İsrailoğulları'na kötü azabı tattırmak, onları bu azaba maruz bırakmak demektir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'سوم' kelimesinin 'bir şeyi talep etmek, birine bir şeyi yüklemek' anlamlarını taşıdığını ifade eder. 'سامه سوء العذاب' ifadesi ise 'ona kötü azabı tattırdı, onu kötü azaba maruz bıraktı' anlamına gelir. Ayette, gönderilen kimselerin İsrailoğulları'na kötü azabı yaşatacaklarını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'سوم' fiilinin 'birine bir şeyi yüklemek, onu bir şeye zorlamak' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki bağlamda, İsrailoğulları'na kötü azabın zorla tattırılması, onların bu azaba maruz bırakılması kastedilir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'عذاب' kelimesinin 'eziyet, işkence, ceza' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'سُوٓءَ ٱلْعَذَابِ' ifadesi, İsrailoğulları'na uygulanan kötü, şiddetli ve acı veren cezayı ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'عذب' kökünün asıl anlamının 'tatlı su' olduğunu, ancak 'azap' kelimesinin 'tatlılıktan uzaklaştırmak, acı vermek' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu, kişinin hayatındaki rahatlığı ve huzuru alıp yerine acı ve eziyet koymak demektir. Ayette, İsrailoğulları'na musallat edilecek kimselerin onlara yaşatacağı acı ve eziyeti ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'azap' kelimesinin Kur'an'da genellikle Allah'ın kullarına isyanları karşılığında uyguladığı ceza, eziyet ve sıkıntı anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette, İsrailoğulları'nın işledikleri hatalar neticesinde karşılaşacakları ilahi cezayı ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'عقب' kökünün 'bir şeyin ardından gelmek' anlamını taşıdığını ve 'ikab'ın da 'bir fiilin ardından gelen ceza' olduğunu belirtir. Ayetteki 'سَرِيعُ ٱلْعِقَابِ' ifadesi, Allah'ın günahların ardından cezayı çabuk bir şekilde vermesi, yani karşılığını geciktirmemesi anlamındadır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ikab'ın 'bir fiilin ardından gelen ceza' olduğunu ve genellikle kötü fiillerin karşılığı olarak kullanıldığını ifade eder. Ayette, Allah'ın günahkarlara hak ettikleri cezayı hızlıca vermesi, ilahi adaletin bir tecellisi olarak vurgulanır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ikab' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın, insanların kötü fiillerine karşılık olarak verdiği cezayı ifade ettiğini belirtir. Bu ceza, fiilin doğal bir sonucu olarak veya ilahi bir müdahale ile gerçekleşebilir. Ayette, Allah'ın cezalandırmadaki sürati vurgulanır.
A’râf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(167) (Ve iz teezzene rabbuke le yeb’asenne aleyhim ilâ yevmil kıyâmeti men yesûmuhum sûel azâb, inne rabbeke le serîul ıkâbi ve innehu le gafûrun rahîm.)
“O Vakit Rabbin işte şu ahdi ilan edip bildirdi ki: Kıyamet gününe kadar onlara en kötü muameleyi yapacak olan kimseleri başlarına gönderecektir. Muhakkak ki, Rabbin hızla cezalandırandır ve yine muhakkak ki O, çok affedici, çok merhametlidir.”