Velev şi/nâ lerafa'nâhu bihâ velâkinnehu aḣlede ilâ-l-ardi vettebe'a hevâh(u)(c) femeśeluhu kemeśeli-lkelbi in tahmil ‘aleyhi yelheś ev tetruk-hu yelheś(c) żâlike meśelu-lkavmi-lleżîne keżżebû bi-âyâtinâ(c) faksusi-lkasasa le'allehum yetefekkerûn(e)
Dileseydik o ayetlerle onu elbette yüceltirdik. Fakat o, dünyaya saplanıp kaldı da kendi heva ve hevesine uydu. Onun durumu köpeğin durumu gibidir: Üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur; kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte bu, ayetlerimizi yalanlayan toplumun durumudur. Şimdi onlara bu olayları anlat ki düşünsünler.
Ve eğer dileseydik onu o âyetlerle yüceltirdik, fakat o alçaklığa saplandı kaldı ve kendi keyfinin ardına düştü. Artık onun ibret verici hali o köpeğin haline benzer ki, üzerine varsan da dilini uzatır solur, bıraksan da solur. İşte bu, âyetlerimizi inkâr eden kavmin misalidir. Bu kıssayı iyice anlat, belki biraz düşünürler.
Bu ayet, ilahi ayetlerle yükseltilme imkanına sahipken dünya heveslerine kapılan ve bu yüzden alçalan bir kişinin durumunu, sürekli soluyan köpeğe benzeterek anlatmaktadır. Ayet, hakikatten yüz çevirenlerin akıbetini ve kıssaların ibret verici yönünü vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ref'' kelimesinin asıl anlamının bir şeyi bulunduğu yerden daha yüksek bir yere kaldırmak olduğunu belirtir. Ayetteki 'lâ rafa'nâhu bihâ' ifadesi, Allah'ın o kişiyi ayetler sayesinde manevi derecesini yükseltmesi, şeref ve itibarını artırması anlamında kullanılmıştır. Bu, sadece maddi bir yükseliş değil, aynı zamanda ilahi katındaki makamın yücelmesidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'rafa' kelimesinin mecazi anlamlarına dikkat çeker. Burada 'rafa' kelimesi, Allah'ın o kişiyi ayetlerle şereflendirmesi, onu diğer insanlardan üstün kılması ve ilahi bilgiyle donatması anlamında kullanılmıştır. Bu, ayetlerin kişiye kazandıracağı manevi bir yüceliktir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ahlede ile'l-ard' ifadesini, kişinin dünyaya aşırı düşkünlüğü, ona bağlanıp kalması ve ondan ayrılmak istememesi olarak açıklar. Bu, manevi yükseliş yerine maddi olana yönelme ve dünya zevklerine dalma halidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hulûd' kelimesinin kalıcılık ve devamlılık anlamına geldiğini belirtir. 'Ahlede ile'l-ard' ise, kişinin dünyaya o kadar bağlanması ki sanki orada ebedi kalacakmış gibi davranması, ahireti göz ardı etmesi ve dünya zevklerine saplanıp kalması demektir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hulûd' kavramının Kur'an'daki kullanımını incelerken, bu kelimenin genellikle ahiret hayatının ebediliği bağlamında geçtiğini belirtir. Ancak bu ayette 'ahlede ile'l-ard' ifadesi, kişinin ahiret yerine dünyaya yönelerek, sanki dünya hayatı ebediymiş gibi ona bağlanmasını, manevi değerlerden uzaklaşmasını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hevâ' kelimesinin asıl anlamının bir şeyin yukarıdan aşağıya düşmesi olduğunu, ancak mecazi olarak nefsin arzu ve isteklerine meyletmesi anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'ittebe'a hevâhu' ifadesi, kişinin ilahi rehberlik yerine kendi sübjektif ve bencil arzularının peşinden gitmesini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hevâ'yı, nefsin şehvet ve lezzetlere olan eğilimi olarak tanımlar. Bu ayetteki kullanımıyla, kişinin aklını ve ilahi vahyi bir kenara bırakarak, sadece kendi geçici heveslerinin ve tutkularının peşinden gitmesini, bu durumun da onu alçalttığını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'lehse' kelimesinin köpeğin dilini dışarı çıkararak soluması anlamına geldiğini belirtir. Bu ayetteki benzetmede, dünya hırsına kapılan kişinin, tıpkı bu köpek gibi, sürekli bir arayış ve tatminsizlik içinde olduğunu, ne kadar elde etse de doyuma ulaşamadığını ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'lehse' kelimesinin, köpeğin susuzluktan veya yorgunluktan dolayı dilini sarkıtarak nefes alıp vermesi olduğunu açıklar. Ayetteki 'in tahmil aleyhi yelhes ev tetruk-hu yelhes' ifadesi, dünya hırsına kapılan kişinin, ister zorlansın ister serbest bırakılsın, sürekli bir hırs ve tatminsizlik içinde olduğunu, bu durumun onun karakterinin ayrılmaz bir parçası haline geldiğini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kezzebe' fiilinin, bir şeyi doğru olmaktan çıkarmak, onu yalan saymak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'kazzebû bi-âyâtinâ' ifadesi, Allah'ın ayetlerini, yani delillerini ve mucizelerini inkâr etmeyi, onları gerçek dışı kabul etmeyi ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'tekzîb' kavramının Kur'an'da sadece sözlü bir yalanlama değil, aynı zamanda fiili bir inkârı ve ayetlerin gerektirdiği şekilde amel etmemeyi de kapsadığını belirtir. Bu ayetteki 'kazzebû bi-âyâtinâ', ayetlerin hakikatini reddetmenin yanı sıra, onların getirdiği ilahi mesajdan yüz çevirmeyi ve ona göre yaşamamayı da içerir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'fikr' kelimesinin, bir şeyi bilmek için akıl yürütmek, zihni çalıştırmak anlamına geldiğini belirtir. 'Tefekkür' ise, bu düşünme eylemini derinleştirmek, sonuç çıkarmak ve ibret almak için kullanmaktır. Ayetteki 'le'allehum yetefekkerûn' ifadesi, anlatılan kıssadan ders çıkarılması, üzerinde düşünülerek doğru sonuca ulaşılması amacını taşır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'tefekkür' kavramının Kur'an'da sadece entelektüel bir düşünme değil, aynı zamanda ahlaki ve dini bir derinleşme amacı taşıdığını vurgular. Bu ayetteki 'yetefekkerûn', kıssanın sadece dinlenip geçilmemesi, aksine onun ardındaki ilahi mesajın ve ahlaki dersin kavranması için zihinsel bir çaba gösterilmesi gerektiğini ifade eder.
A’râf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(176) (Ve lev şi’nâ le refa’nâhu bihâ ve lâkinnehû ahlede ilel ardı vettebea hevâh, fe
meseluhu ke meselil kelb, in tahmil aleyhi yelhes ev tetrukhu yelhes, zâlike meselul kavmillezîne kezzebû bi âyâtinâ, faksusîl kasasa leallehum yetefekkerûn.)
“Ve eğer dileseydik onu o âyetlerle yüceltirdik, fakat o alçaklığa saplandı kaldı ve kendi keyfinin ardına düştü. Artık onun ibret verici hâli o köpeğin hâline benzer ki, üzerine varsan da dilini uzâtır solur, bıraksan da solur. İşte bu, Âyetlerimizi inkâr eden kavmin misâlidir. Bu kıssayı iyice anlat, belki biraz düşünürler.” Hevâya tabî olmak bir bakıma aklı küllün yapma dediği şeyi yapmaktır. Necm sûresinin başındaki Âyette belirtildiği üzere “Ven necmi izâ hevâ” (53/1) sözünde “hevâ yıldızı”mızın sönmesi demek bizim “nur-u muhammedî”mizin doğması demektir. Hevâ yıldızı bizi aydınlattığı sürece nûr-u Muhammedîyyeye dönmek mümkün değildir ne zaman ki bu benlik yıldızını söndürürsek o zaman nûr-u muhammedî doğar. Genel olarak insânlar kendi nefslerini yıldız gibi görerek ona tabî olurlar.
Burada belirtilen köpeğin hâlleri terbiye edilmeyen köpeklerin hâlleridir. hayvânlar Cenâb-ı Hakk’ın Hayy esmâsının mâden ve bitkilerden daha kemâlli olarak açığa çıktığı mahâldir. Hayvânlar müstakil olarak hareket edebilmektedirler diğerlerinden en büyük farkı budur. İnsânda da bunun yanı sıra Cenâb-ı Hakk’ın “ve nefahtü” sü (15/29) vardır fakat bu idrâk edilemediğinden hayvânlardan daha aşağı hâllere düşülmüş olunuyor. Kendimizdeki hakîkati idrâk edemediğimiz için o hâle biz kendi kendimizi düşürüyoruz.