Ve-in ted'ûhum ilâ-lhudâ lâ yesme'û(s) veterâhum yenzurûne ileyke vehum lâ yubsirûn(e)
Eğer onları, doğru yola çağırırsanız işitmezler. Sen onların sana baktıklarını görürsün, halbuki onlar görmezler.
"Siz onları doğru yola çağıracak olsanız da duymazlar." Onların sana baktıklarını görürsün, bakarlar, ama görmezler.
Bu ayet, müşriklerin veya putların hakikati idrak edememe durumunu, işitme ve görme duyularının zahiri varlığına rağmen batıni yokluğunu vurgulayarak anlatmaktadır. Anahtar kavramlar, çağrıya cevap verememe ve hakikati algılayamama üzerine odaklanmıştır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): دعوة (da'vet) kelimesi, bir şeyi kendine doğru çekmek, birine seslenmek veya bir şeye yönlendirmek manasına gelir. Ayetteki 'ted'ûhum' ifadesi, putları veya müşrikleri hidayete çağırma, onlara doğru yolu gösterme çabasını ifade eder, ancak bu çağrının karşılıksız kalacağını belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Araplar 'de'avtü'l-racül' derlerdi, yani 'adamı çağırdım'. Burada 'ted'ûhum' ifadesi, putlara veya ilahlaştırılan varlıklara yapılan bir çağrıyı, bir daveti mecazi olarak ifade eder. Bu çağrı, onların işitme ve idrak etme yeteneğinden yoksun olmaları nedeniyle sonuçsuz kalır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hüda (hüdâ), bir şeyi lütuf ve incelikle doğru yola iletmek demektir. Ayetteki 'ilâ'l-hüdâ' ifadesi, insanları hakikate, imana ve doğru yaşam biçimine davet etmeyi ifade eder. Bu, Allah'ın insanlara gönderdiği peygamberler aracılığıyla gösterdiği yoldur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Hüdâ, Kur'an'da genellikle 'doğru yol' veya 'Allah'ın gösterdiği yol' anlamında kullanılır ve 'dalâlet' (sapıklık) kavramının zıttıdır. Ayetteki bağlamda, putlara yapılan çağrının hüdâya yönelik olması, onların bu ilahi rehberliği algılayamayacaklarını vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Hüda, Allah'ın kullarına doğru yolu göstermesidir. Bu ayette, putların veya müşriklerin, kendilerine sunulan bu ilahi rehberliği işitme ve anlama yeteneğinden yoksun oldukları belirtilir, zira onlar cansız veya kalpleri mühürlenmiş varlıklardır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sem' (sem') kelimesi, sesi algılamak anlamına gelir. Ancak Kur'an'da sadece fiziksel işitme değil, aynı zamanda anlama, idrak etme ve itaat etme anlamında da kullanılır. Ayetteki 'lâ yesme'û' ifadesi, putların veya müşriklerin çağrıyı fiziksel olarak işitmedikleri gibi, manevi olarak da idrak edip cevap vermediklerini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Sem' kökü, Kur'an'da hem duyma organıyla algılama hem de kalple idrak etme ve kabul etme anlamlarını içerir. Bu ayetteki olumsuz kullanım, putların veya müşriklerin, kendilerine yapılan hidayet çağrısını ne fiziksel olarak ne de manevi olarak algılayıp kabul etmediklerini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nazar (nazar), bir şeyi gözle algılamak, ona yönelmek demektir. Ayetteki 'yenzurûne ileyke' ifadesi, putların veya müşriklerin zahiren sana bakıyor gibi görünmelerini, yani gözlerinin açık olmasını veya sana doğru dönük olmalarını ifade eder. Bu, bir aldatmacadır, zira gerçek bir idrak söz konusu değildir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Nazar, bir şeyi gözle algılamanın yanı sıra, düşünmek ve tefekkür etmek anlamında da kullanılır. Ancak bu ayetteki 'yenzurûne' ifadesi, putların veya müşriklerin sadece dışsal bir bakış sergilediklerini, yani gözlerinin açık olduğunu, ancak bunun ardında bir idrak ve anlama yeteneğinin olmadığını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Basar (basar), gözle görmek ve kalple idrak etmek anlamına gelir. Kur'an'da genellikle 'nazar'dan daha derin bir anlam taşır; hakikati anlama, basiret sahibi olma yeteneğini ifade eder. Ayetteki 'lâ yubsirûne' ifadesi, putların veya müşriklerin sadece fiziksel olarak görmemekle kalmayıp, aynı zamanda hakikati, hidayeti ve delilleri idrak edemediklerini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Basar, Kur'an'da sadece fiziksel görme değil, aynı zamanda 'içgörü' veya 'manevi idrak' anlamında da kullanılır. 'Lâ yubsirûne' ifadesi, putların veya müşriklerin, kendilerine sunulan delilleri ve hakikati manevi olarak algılayamadıklarını, yani basiretlerinin kapalı olduğunu gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Basar, gözün görme yeteneğidir. Ancak Kur'an'da bu kelime, genellikle kalbin idrak etme ve hakikati ayırt etme yeteneği için kullanılır. Ayetteki 'lâ yubsirûne' ifadesi, putların veya müşriklerin, zahiren bakıyor gibi görünseler de, hakikati ve doğru yolu idrak etme yeteneğinden tamamen yoksun olduklarını belirtir.
A’râf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(198) (Ve in ted’ûhum ilel hudâ lâ yesme’û, ve terâhum yenzurûne ileyke ve hum lâ yubsırûn.)
"Siz onları doğru yola çağıracak olsanız da duymazlar." Onların sana baktıklarını görürsün, bakarlar, ama görmezler.”