Vebeynehumâ hicâb(un)(c) ve'alâ-l-a'râfi ricâlun ya'rifûne kullen bisîmâhum(c) venâdev ashâbe-lcenneti en selâmun ‘aleykum(c) lem yedḣulûhâ vehum yatme'ûn(e)
İkisi (cennet ve cehennem) arasında bir sur, A'raf üzerinde de birtakım adamlar vardır. Cennet ve cehennemliklerin hepsini simalarından tanımaktadırlar. Cennetliklere, "Selam olsun size!" diye seslenirler. Onlar henüz cennete girmemişlerdir, ama bunu ummaktadırlar.
Cennetliklerle cehennemlikler arasında bir perde vardır. A'raf üzerinde de, her iki taraftakileri simalarından tanıyan kişiler vardır. Bunlar cennetliklere: "selâm olsun size" diye seslenirler. Bunlar henüz cennete girmemiş, fakat girmeyi arzu eden kimselerdir.
A'râf Suresi 46. ayet, cennetlikler ve cehennemlikler arasındaki durumu, A'râf ehlinin konumunu ve onların her iki tarafı da tanıma yeteneklerini tasvir etmektedir. Ayet, özellikle 'hicab', 'a'râf', 'ricâl', 'ya'rifûn', 'sîmâ' ve 'yatme'ûn' gibi kavramlar üzerinden ahiret manzarasına dair önemli dilbilimsel ve semantik derinlikler sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hicab (حجاب), bir şeyi örtmek, gizlemek ve iki şey arasına engel olmak demektir. Ayetteki kullanımı, cennet ehli ile cehennem ehli arasına konulan, onların birbirlerini görmelerini ve geçişlerini engelleyen bir perdeyi ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Hicab (حجاب), burada iki topluluk arasındaki ayrımı ve engeli mecazi olarak ifade eder. Bu, onların dünyadaki amelleri sonucunda ahiretteki farklı konumlarını belirleyen bir sınırdır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): A'râf (الأعراف), cennet ile cehennem arasındaki yüksek yerlerdir. Bu yerler, amelleri ne cennete ne de cehenneme yeten kimselerin beklediği, her iki tarafı da görebildikleri burçlardır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): A'râf (الأعراف), 'urfun' (عرف) kelimesinin çoğuludur ve yüksek yer, tepe anlamına gelir. Kur'an'daki kullanımıyla, cennet ile cehennem arasında, her iki tarafı da görebilen yüksek bir mevkiyi ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, A'râf kavramının Kur'an'daki kozmolojik yapıda özel bir konuma sahip olduğunu belirtir. Burası, iyilikleri ve kötülükleri eşit gelenlerin beklediği, bir tür ara bölge olarak tasvir edilir ve bu durum, Kur'an'ın ahiret tasavvurundaki detaycılığı gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Ricâl (رجال), 'racül' (رجل) kelimesinin çoğuludur ve erkekler anlamına gelir. Ayetteki kullanımı, A'râf üzerinde bulunan, belirli bir görevi veya konumu olan kimseleri ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Ricâl (رجال), genellikle güçlü, dirayetli ve seçkin kişileri ifade etmek için kullanılır. A'râf ehli olarak zikredilmeleri, onların bu özel konumda bulunmalarının bir göstergesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ya'rifûne (يعرفون), 'arafe' (عرف) fiilinden türemiştir ve bir şeyi bilmek, tanımak anlamına gelir. Ayetteki kullanımı, A'râf ehlinin, cennetliklerin ve cehennemliklerin yüzlerindeki alametlerden kim olduklarını ayırt edebilme yeteneğini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'arafe' (عرف) fiilinin Kur'an'da genellikle bir şeyi tecrübe veya gözlem yoluyla bilme anlamında kullanıldığını belirtir. Burada da A'râf ehlinin, simalarından yola çıkarak bir tür 'görsel tanıma' gerçekleştirdiğini ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Sîmâ (سيما), bir şeyin alameti, işareti veya yüzündeki belirgin özelliğidir. Ayetteki kullanımı, A'râf ehlinin, insanların yüzlerindeki bu alametlerden onların cennetlik mi yoksa cehennemlik mi olduklarını anlayacaklarını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sîmâ (سيما), 'sevm' (سوم) kökünden gelir ve bir şeyin alameti, nişanı demektir. Kur'an'da genellikle insanların yüzlerinde beliren, onların durumlarını gösteren işaretler için kullanılır. Bu bağlamda, ahiretteki insanların yüzlerindeki mutluluk veya azap alametlerini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Sîmâ (سيما), bir şeyin dış görünüşü, alameti ve ayırt edici özelliğidir. Ayetteki 'bisîmâhum' ifadesi, A'râf ehlinin, insanların yüzlerindeki bu alametler sayesinde onların akıbetlerini anlayacaklarını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Yatme'ûne (يطمعون), 'tama'a' (طمع) fiilinden türemiştir ve bir şeyi şiddetle arzu etmek, ümit etmek anlamına gelir. Ayetteki kullanımı, A'râf ehlinin cennete girme konusunda büyük bir beklenti ve umut içinde olduklarını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Tama' (طمع), bir şeye karşı duyulan aşırı arzu ve beklentidir. A'râf ehlinin cennete girmemiş olmalarına rağmen 'yatme'ûne' (يطمعون) ifadesi, onların bu arzularının ve umutlarının güçlü olduğunu, cennete kabul edilmeyi beklediklerini vurgular.
A’râf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(46) (Ve beynehumâ hicâbun ve alel a'râfi ricâlun ya'rifûne kullen bi sîmâhum ve nâdev ashâbel cenneti en selâmun aleykum lem yedhulûhâ ve hum yatmeûn.)
“Cennetliklerle cehennemlikler arasında bir perde vardır. A'raf üzerinde de, her iki taraftakileri simâlarından tanıyan kişiler vardır. Bunlar cennetliklere: "selâm olsun size" diye seslenirler. Bunlar henüz cennete girmemiş, fakat girmeyi arzu eden kimselerdir.” Bu âyette belirtilen hakîkati kendi varlığımızda düşünmeye çalışırsak cennet ve cehennem o kadar yakın ki bizim kendi içimizde, Hakk’ın emirlerini, tavsiyelerini yerine getirdiğimiz zaman cennet tarafına, âsi olup beşeriyetimizden kaynaklanan şekilde hayâtımızı sürdürmeye başladığımız zaman cehennem tarafına yönelmiş oluyoruz. Behlûl Dânâ’nın “duvar eğri olduğu tarafa yıkıldı” dediği gibi, demek ki neticede insân yaşantısında nereye meyil ederse o yöne yıkılacaktır.
A’raf’ın madde yönünden yüksek bir tepe değilde düşüncede yüksek bir yer olduğunu düşünelim. Sevapları yok çünkü kendi varlıkları yok, irfân ehli olarak kendi varlıklarını izâle etmişlerdir, aynı şekilde günahları da yok. Fakat irfâniyetleri olduğundan kendi varlıkları yerine âriflikleri kalmıştır. Ricâl ise er kişi demektir yâni görünüşü hanım olmakla beraber bu hüküm içine girenler de vardır yâni ricâl kelimesi hem erkekleri hem hanımları kapsamına almaktadır.
Sîmalarından tanırlar derken, cennet ehli olanların bütün çeşitlerini, cehennem ehli olanların da bütün çeşitlerini tanırlar demektir. Kendileri mertebe olarak bütün mertebeleri bildiklerinden cennet ve cehennem ehlinin hangi mertebede olduklarını bilir ve tanırlar.
Selâm işte İslâmiyetin kaynağı olan Selâm esmâsından gelmektedir. Selâm’ın aslı da yukarıdan gelenin aşağıda bulunana Selâm tavsiyesidir ve bu
durumda hem Selâm’dan hem de A’raf ehlinin yüksekte bir yerde olmasından cennet ehlinin üzerinde bir yerde olduğu anlaşılıyor. Onların istedikleri cennet zât cennetidir.