Hel yenzurûne illâ te/vîleh(u)(c) yevme ye/tî te/vîluhu yekûlu-lleżîne nesûhu min kablu kad câet rusulu rabbinâ bilhakki fehel lenâ min şufe'âe feyeşfe'û lenâ ev nuraddu fena'mele ġayra-lleżî kunnâ na'mel(u)(c) kad ḣasirû enfusehum vedalle ‘anhum mâ kânû yefterûn(e)
Onlar ise ancak, ("Görelim bakalım!" diyerek) Kur'an'ın bildirdiği sonucu (te'vilini) bekliyorlar. Onun bildirdiği sonuç gelip çattığı gün, önceden onu unutmuş olanlar derler ki: "Gerçekten Rabbimizin peygamberleri hakkı getirmişler. Şimdi bizim için şefaatçılar var mı ki bize şefaat etseler veya (dünyaya) döndürülsek de yaptıklarımızdan başkasını yapsak?" Gerçekten onlar kendilerine yazık etmişlerdir. (İlah diye) uydurdukları (putlar) da onları yüzüstü bırakarak uzaklaşıp kaybolmuşlardır.
İlle onun te'vilini mi gözetiyorlar? Onun te'vili geldiği (verdiği haberler ortaya çıktığı) gün, önceden onu unutmuş olanlar derler ki: "Doğrusu Rabbimizin elçileri gerçeği getirmiş. Şimdi bizim şefaatçilerimiz var mı ki bize şefaat etsinler, yahut tekrar geri döndürülmemiz mümkün mü ki eski yaptıklarımızdan başkasını yapalım?" Onlar, kendilerini zarara soktular ve uydurdukları şeyler kendilerinden saptı, kaybolup gitti.
A'râf Suresi 53. ayet, kıyamet gününde inkarcıların karşılaşacakları gerçekliği ve pişmanlıklarını, özellikle 'te'vil'in gerçekleşmesi, 'şefaat' arayışı ve 'hüsran'a uğramaları üzerinden dilbilimsel bir derinlikle tasvir etmektedir. Ayet, gelecekteki bir olayın kaçınılmazlığını ve geçmişteki ihmallerin sonuçlarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'te'vil' kelimesini bir şeyin döndüğü son nokta, akıbet ve varacağı yer olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, Kur'an'da bildirilen vaatlerin ve tehditlerin fiilen gerçekleşmesi, yani kıyamet gününde hakikatin ortaya çıkması anlamındadır. (el-Müfredât, s. 89)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'te'vil'i bir şeyin yorumu, açıklaması ve nihai sonucu olarak ele alır. Bu ayette ise, Kitab'ın haber verdiği olayların, yani kıyamet ve ahiret ahvalinin fiilen vuku bulması, gerçekleşmesi manasındadır. (Mecâzü'l-Kur'ân, I, 222)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'te'vil'in Kur'an'da genellikle bir rüyanın veya bir olayın nihai yorumu ve gerçekleşmesi anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette ise, Kur'an'ın vaat ettiği kıyamet ve hesap gününün, yani 'sonucun' fiilen gelip çatmasıdır. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 205)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'nesy'i bir şeyi akıldan çıkarmak, unutmak ve terk etmek olarak açıklar. Ayetteki 'nesûhu' ifadesi, inkarcıların dünya hayatında ahiret gerçeğini ve peygamberlerin getirdiği mesajları kasten göz ardı etmelerini, unutmuş gibi davranmalarını ifade eder. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 187)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nesy'i iki şekilde ele alır: birincisi, bilginin zihinden kaybolması; ikincisi ise, bir şeyi bilerek terk etmek veya ihmal etmek. Ayetteki kullanım, ikinci anlamda olup, ahiret gerçeğini ve ilahi uyarıları bilerek terk etme ve önemsememe durumunu vurgular. (el-Müfredât, s. 491)
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'şefaat' kelimesini bir başkası için aracı olmak, yardım dilemek olarak açıklar. Ayetteki 'şüfe'â' kelimesi, inkarcıların kıyamet günü kendilerine azaptan kurtulmaları için aracı olacak kimseler arayışını ifade eder. (Nüzhetü'l-Kulûb, s. 284)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'şefaat'i bir şeyi çift yapmak, birine destek olmak ve aracı olmak olarak tanımlar. Burada, günahkarların Allah katında affedilmeleri için aracı olacak kimseler beklentisi anlamındadır. (el-Müfredât, s. 453)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'şefaat'in bir kişinin başka bir kişi için hayır veya şer talep etmesi olduğunu belirtir. Ayetteki bağlamda, inkarcıların azaptan kurtulmak için kendilerine hayır talep edecek aracıları umut etmelerini ifade eder. (el-Külliyyât, s. 550)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hüsran'ı sermayeyi kaybetmek olarak açıklar. Ayetteki 'hasirû enfusehum' ifadesi, inkarcıların iman etmeyerek ve günah işleyerek kendi nefislerini, yani ebedi kurtuluşlarını ve ahiret saadetlerini kaybetmeleri anlamındadır. (el-Müfredât, s. 280)
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hüsran'ı bir şeyin eksilmesi, zarara uğramak ve helak olmak olarak tanımlar. Bu ayette, inkarcıların dünya hayatında iman etmeyerek ve salih amel işlemeyerek ahiretlerini kaybetmeleri, kendilerini helake sürüklemeleri kastedilir. (Basâiru Zevi't-Temyîz, II, 500)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hüsran' kavramının Kur'an'da genellikle ahiret bağlamında, kişinin iman ve salih amel sermayesini yitirerek ebedi azaba duçar olması anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'kendilerini mahvetmişlerdir' ifadesi bu derin zararı vurgular. (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi, s. 150)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'iftira'yı yalan uydurmak, asılsız iddialarda bulunmak olarak açıklar. Ayetteki 'ma kânû yefterûn' ifadesi, inkarcıların dünya hayatında Allah'a ortak koşmaları, peygamberleri yalanlamaları ve batıl inançlar üretmeleri gibi uydurdukları şeyleri ifade eder. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 301)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'iftira'yı bir şeyi asılsız yere uydurmak, yalan söylemek ve iftira atmak olarak tanımlar. Ayette, inkarcıların Allah hakkında uydurdukları yalanlar, batıl ilahlar ve asılsız iddialar kastedilmektedir ki, bunlar kıyamet günü onları terk edecektir. (el-Müfredât, s. 630)
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'iftira'nın kök anlamının bir şeyi kesip biçmekten geldiğini ve buradan da yalan uydurmaya, asılsız sözler üretmeye geçtiğini belirtir. Ayetteki kullanım, inkarcıların kendi elleriyle uydurdukları ve Allah'a isnat ettikleri yalanları ifade eder. (Umdetü'l-Huffâz, III, 105)
A’râf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(53) Hel yanzurûne illâ te'vîlehu, yevme ye'tî te'vîluhu yekûlullezîne nesûhu min kablu kad câet rusulu rabbinâ bilhakkı, fe hel lenâ min şufeâe fe yeşfeû lenâ ev nureddu fe na'mele gayrellezî kunnâ na'mel, kad hâsirû enfusehum ve dalle anhum mâ kânû yefterûn.)
“İlle onun te'vilini mi gözetiyorlar? Onun te'vili geldiği (verdiği haberler ortaya çıktığı) gün, önceden onu unutmuş olanlar derler ki: "Doğrusu Rabbimizin elçileri gerçeği getirmiş. Şimdi bizim şefaâtçilerimiz var mı ki bize şefaât etsinler, yâhut tekrar geri döndürülmemiz mümkün mü ki eski yaptıklarımızdan başkasını yapalım?" Onlar, kendilerini zarara soktular ve uydurdukları şeyler kendilerinden saptı, kaybolup gitti.” Te’vil bir şeyin aslına, özüne, orjinine ulaşmak demektir. Te’vil kelimeside evvel’den gelmektedir. İnsânoğlu baktığı şeyi idrâk etsede etmesede onun özünde kaynağı vardır, bütün bu âlemin yaşantısındaki her türlü şeyde Kûr’ân-ı Kerîm’de belirtilen hakîkatler mevcûttur. İşte önemli olan şey bu te’vile ulaşmaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’in meâli kelime karşılığı olan çevirisidir, tefsiri anlatılan hâdiselerin zâhiri olarak ifâde edilmesi, te’vili ise Âyetlerin hakîkatlerine dönüşmesidir. Cenâb-ı Hakk zât mertebesinden bunu ne şekilde belirtmişse oraya ulaştırmasıdır.
Te’vilinin gelmesi kıyamet hakkında anlatılmaktadır. Fakat şu an dahi bütün hakîkatler yaşanmaktadır fakat
Biz’ler dünyalık şartlanmalar içerisinde ve aklı cüz’imizin anlayabildiği şartlar altından bunların farkında olmuyoruz ve yaşantımızı günlük hâdiseler gibi görüyoruz.