İnne rabbekumu(A)llâhu-lleżî ḣaleka-ssemâvâti vel-arda fî sitteti eyyâmin śümme-stevâ ‘alâ-l'arşi yuġşî-lleyle-nnehâra yatlubuhu haśîśen ve-şşemse velkamera ve-nnucûme musaḣḣarâtin bi-emrih(i)(k) elâ lehu-lḣalku vel-emr(u)(k) tebâraka(A)llâhu rabbu-l'âlemîn(e)
Şüphesiz sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı gün içinde (altı evrede) yaratan ve Arş'a kurulan, geceyi, kendisini durmadan takip eden gündüze katan, güneşi, ayı ve bütün yıldızları da buyruğuna tabi olarak yaratan Allah'tır. Dikkat edin, yaratmak da, emretmek de yalnız O'na mahsustur. Alemlerin Rabbi olan Allah'ın şanı yücedir.
Şüphesiz Rabbiniz Allah, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arş üzerine hükümran oldu. O, geceyi durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter; güneş, ay ve yıldızlar emrine âmâdedir. İyi biliniz ki yaratma ve emir O'nundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir.
Bu ayet, Allah'ın yaratıcı kudretini ve evren üzerindeki mutlak egemenliğini vurgulamaktadır. 'Halk', 'istiva', 'gayş' ve 'teshir' gibi kavramlar, O'nun varlıkları yaratma, yönetme ve onlara hükmetme fiillerini dilbilimsel ve semantik derinlikleriyle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Halk (خلق), bir şeyi takdir etmek ve onu yoktan var etmek demektir. Allah'ın fiili olarak kullanıldığında, bir örneği olmaksızın, bir ölçü ve düzen içinde yaratmayı ifade eder. Ayetteki 'خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ' ifadesi, göklerin ve yerin Allah tarafından benzersiz bir plan ve düzenle yaratıldığını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'halk' kavramı, Allah'ın mutlak yaratıcılığını ve varlıkları yoktan var etme gücünü ifade eder. Bu, sadece bir şeyi şekillendirmek değil, aynı zamanda ona varlık kazandırmak ve belirli bir kader tayin etmek anlamına gelir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın evrenin yegane yaratıcısı olduğunu ve her şeyin O'nun iradesiyle var olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): İstiva (استوى) kelimesi, 'yükseldi' ve 'hükmetti' anlamlarına gelir. 'ثم استوى على العرش' ifadesi, Allah'ın arş üzerinde istikrar bulması değil, kudret ve egemenliğini arş üzerinde kurması, yani evrenin yönetimini ele alması demektir. Bu, mecazi bir anlatımdır ve Allah'ın yaratma sonrası evren üzerindeki mutlak otoritesini belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): İstiva (استوى) fiili, 'alâ' (على) edatıyla kullanıldığında 'yükselmek, egemen olmak, hükmetmek' anlamlarını taşır. Ayetteki 'ثم استوى على العرش' ifadesi, Allah'ın yaratma eylemini tamamladıktan sonra, yarattığı evrenin idaresini ve yönetimini üstlendiğini, mutlak hükümranlığını ilan ettiğini gösterir. Bu, O'nun kudretinin ve otoritesinin bir ifadesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Yuğşî (يغشي) fiili, 'örtmek, kaplamak' demektir. 'يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ' ifadesi, gecenin gündüzü örtmesi, yani gecenin karanlığının gündüzün aydınlığını kaplaması ve onu takip etmesi anlamındadır. Bu, Allah'ın evrendeki düzenini ve gece ile gündüzün birbirini takip etme döngüsünü anlatır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Ğaşy (غشي) kökünden gelen 'yuğşî', bir şeyi diğerinin üzerine sermek, onu kaplamak manasındadır. Ayetteki kullanımı, gecenin gündüzü takip ederek onu örtmesini, yani karanlığın aydınlığın yerini almasını ifade eder. Bu, Allah'ın evrendeki mükemmel işleyişini ve kudretini gösteren bir delildir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Teskhîr (تسخير), bir şeyi zorla veya iradesi dışında bir işe koşmak, onu emre amade kılmaktır. 'مُسَخَّرَاتٍ بِأَمْرِهِ' ifadesi, güneşin, ayın ve yıldızların Allah'ın emrine boyun eğdirilmiş, O'nun iradesi doğrultusunda hareket eden varlıklar olduğunu gösterir. Bu, Allah'ın evren üzerindeki mutlak kontrolünü ve kudretini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Teskhîr (تسخير), bir şeyi bir iş için hazırlamak ve onu o işe yönlendirmektir. Ayetteki 'مسخرات بأمره' ifadesi, gök cisimlerinin kendi iradeleriyle değil, Allah'ın emri ve iradesiyle belirli bir düzen içinde hareket ettiklerini, O'nun koyduğu yasalara tabi olduklarını belirtir. Bu, Allah'ın yaratma ve yönetme gücünün bir tezahürüdür.
A’râf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(54) (İnne rabbekumullâhullezî hâlakas semâvâti vel arda fî sitteti eyyâmin summestevâ alel arşı, yugşîl leylen nehâre yatlubuhu hasîsen veş şemse vel kamere ven nucûme Mûsâhharâtin bi emrihi, e lâ lehul halku vel emr, tebârekallâhu rabbulâlemîn.)
“Şüphesiz Rabbiniz Allah, gökleri ve yeri altı günde halketti, sonra Arş üzerine hükümran oldu. O, geceyi durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter; güneş, ay ve yıldızlar emrine âmâdedir. İyi biliniz ki halketme ve emir O'nundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir.” İlk önce Cenâb-ı Hakk’ın halketme fiili vardır. Altı gün ifâdesi hakkında tefsirlerde birçok ifâdeler vardır, genel olarak altı gün altı mertebede Cenâb-ı Hakkın tenezzül ederek yâni a’maîyyet, ahadîyyet, vahidîyyet, rahmânîyyet, rubûbîyyet, melikîyyet ile faaliyete geçmesidir. Yedinci gün ise kıyametin koparak bu dünyanın ortadan kalkmasıdır. Ve Efendimizin (s.a.v) zuhuru ile bu yedinci gün başlamış oldu. Bizler şu anda yedinci günü yaşıyoruz yâni kıyamet saatinin içindeyiz ve bu nedenle vaktimizi çok iyi değerlendirmemiz lâzımdır. Kıyamet bir anlık bir şey değildir, bir süreçtir ve bizler şu an onu yaşıyoruz. Kıyametin büyük alâmetleri olarak
belirtilen şeyler bugün zâhir olarak gözükmüyor olsa dahi bâtın olarak yaşanmaktadır. Örneğin Deccâl’in çıkışını ele alalım, Deccâl kelimesindeki iki ( c-c ) harfinden biri Allah’tan cahil olması, diğeri kendisinden dahi cahil olmasıdır, günümüzde büyük bir kısmı Mudîll isminin özelliklerini açığa çıkaran televizyon yayınları buna en güzel örnektir, kişi bu sâyede hem Allah bilgisini hem de kendi hakîkatini unutarak yaşıyor. Güneşin batıdan doğmasıda, günümüzde zâhiri ilimlerde zâten çok ileri olan batılıların Îsâ (a.s.)’ın inip Muhammedî şeriat üzerine faaliyete başladıktan sonra batılıların bu ilâhî hakîkatleri daha iyi idrâk ederek müslüman olup bu ilâhî hakîkatleri herkese anlatmaları olarakta yorumlanabilir. Kıyamet kelime olarak kıyam yâni ayağa kalk, yapmış olduğun şeyleri bir kenara bırak ve ayağa kalk bu işleri biraz daha ciddiye al ve idrâk etmeye başla ve kendindeki Hâdî isminin tecellilerini zuhura getir. Mehdî bizim varlığımızda, Deccâl bizim varlığımızda ve Îsâ dâhi bizim varlığımızdadır. Hâdi ismi üzere hareket ettiğimizde bizde Muhammedî nûru meydana gelir, Mudîll ismi üzere hareket edersek bu sefer Deccâl yâni cehlin cehli bizde meydana gelmiş olur. Kendi beşeriyetimiz ile yaşadığımız zaman cehil üzere, Hakk’ın verdiği ilim üzere yaşarsak Hâdî üzere yaşamış oluyoruz.
İslâmiyette hiç istirahat yoktur, Cûma günü dâhi çalışma vardır. Cûma günü bayram olmasına rağmen bu bayram gaflet bayramı değil silkelenme ve kendine gelme bayramıdır. Cûma namazında iş bırakılıyor ve namaz sonrası rızık aramak üzere yeryüzüne dağılın deniliyor.
Sidretül Münteha denilen madde âleminin son sınırı yâni çatısı arştır. Bizim kendi varlığımızda ise arş bizim başımızdır. Bu başımızda olanlar bedeni idare etmekte ve onu hareketini sağlamaktadır.
Gündüz bir bakıma bizim beşeriyetimiz iken fenâfillah mertebesine geldiğimizde beşeriyetimiz de kalmadığından gece hükmüne geçiyor. Onun arkasından gelen gündüz ise hakîkati ilâhîyye olduğundan bu sefer de fenâfillah’tan
bâkâbillâh’a geçilmiş oluyor. Şems yâni güneş ilâhî hakîkatler, kamer yâni ay hakîkati Muhammedîyye, yıldız ise bizim beşeri varlığımızın hakîkati olan yıldızdır, benlik yıldızı değildir.
İyi biliniz ki halk âleminde yâni maddi âlemde ne varsa ve emir âleminde yâni mânâ âleminde ne varsa hepsi onundur. Ve bu âlemler özetle gönül âleminde, bizlerde de mevcuttur.