Kâlû eci/tenâ lina'buda(A)llâhe vahdehu veneżera mâ kâne ya'budu âbâunâ(s) fe/tinâ bimâ ta'idunâ in kunte mine-ssâdikîn(e)
Onlar, "Sen bize tek Allah'a ibadet edelim, atalarımızın ibadet edegeldiklerini bırakalım diye mi geldin? Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bizi tehdit ettiğin azabı bize getir" dediler.
Dediler ki: "Ya, demek sen tek Allah'a kulluk edelim ve atalarımızın taptıklarını bırakalım diye mi (bize) geldin? Eğer doğrulardan isen bizi tehdit ettiğin (o azabı) bize getir!"
Bu ayet, müşriklerin peygambere karşı çıkışını ve tevhid çağrısına verdikleri tepkiyi dilbilimsel olarak ortaya koymaktadır. Özellikle 'ibadet' ve 'terk etme' kavramları üzerinden, onların atalarından miras aldıkları inançlara bağlılıkları ve Allah'ın birliğine davete karşı direnişleri vurgulanmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'abd' kelimesinin asıl anlamının 'boyun eğme ve alçakgönüllülük' olduğunu belirtir. Ayetteki 'li-na'bude' ifadesi, müşriklerin, peygamberin kendilerinden sadece Allah'a tam bir teslimiyet ve itaatle kulluk etmelerini istediğini anladıklarını gösterir. Bu, onların atalarının taptıklarından yüz çevirme zorunluluğunu da içerir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ibadet' kavramının Kur'an'da sadece ritüelistik eylemleri değil, aynı zamanda Allah'a karşı tam bir teslimiyet ve itaat halini ifade ettiğini vurgular. Ayetteki kullanım, müşriklerin bu teslimiyetin kendi geleneksel inançlarını terk etmeyi gerektirdiğini fark ettiklerini ve buna direndiklerini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ibadet'in 'itaat' ve 'boyun eğme' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'li-na'bude' ifadesi, peygamberin onlardan Allah'ın emirlerine kayıtsız şartsız itaat etmelerini, yani O'na kulluk etmelerini istediğini açıkça ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'vahd' kelimesinin 'tek olma, biricik olma' anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'vahdehu' ifadesi, müşriklerin, peygamberin kendilerinden sadece ve sadece Allah'a kulluk etmelerini, O'na hiçbir şeyi ortak koşmamalarını istediğini net bir şekilde anladıklarını gösterir. Bu, onların çok tanrılı inançlarına doğrudan bir meydan okumadır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'vahd' kökünün 'tek ve eşsiz olma' manasına geldiğini açıklar. Ayetteki 'vahdehu' kullanımı, peygamberin getirdiği mesajın özünün, Allah'ın mutlak birliği ve O'ndan başka hiçbir varlığa ibadet edilmemesi gerektiği olduğunu vurgular. Müşrikler bu tekliği kabul etmekte zorlanmışlardır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'vezere' fiilinin 'terk etmek, bırakmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 've nezeru' ifadesi, müşriklerin, peygamberin kendilerinden sadece Allah'a kulluk etmelerini değil, aynı zamanda atalarından miras aldıkları putlara tapınmayı da tamamen terk etmelerini istediğini anladıklarını gösterir. Bu, onlar için büyük bir kültürel ve dini kopuş anlamına gelmektedir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Es-Sicistânî, 'vezere' fiilinin 'bırakmak, terk etmek' manasına geldiğini açıklar. Ayetteki kullanım, müşriklerin, peygamberin çağrısının sadece yeni bir ibadet şekli değil, aynı zamanda mevcut inanç sistemlerini tamamen terk etmelerini gerektiren radikal bir değişim olduğunu fark ettiklerini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'vezere' fiilinin Kur'an'da genellikle olumsuz bir şeyi, bir günahı veya yanlış bir inancı terk etme bağlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 've nezeru mâ kâne ya'budu âbâunâ' ifadesi, müşriklerin atalarının taptıklarını bırakmalarının, tevhid inancının kabulü için vazgeçilmez bir şart olduğunu anladıklarını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'va'd' kelimesinin hem hayır hem de şer için kullanılabileceğini, ancak şer için kullanıldığında 'tehdit' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'bimâ ta'idunâ' ifadesi, müşriklerin, peygamberin kendilerini Allah'a ortak koşmaya devam etmeleri halinde karşılaşacakları azapla tehdit ettiğini anladıklarını ve bu tehdidin gerçekleşmesini talep ettiklerini gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): El-Kefevî, 'va'd'ın 'gelecekte bir şeyin olacağını bildirmek' olduğunu ve bu bildirimin bazen tehdit anlamı taşıyabileceğini açıklar. Ayetteki kullanım, müşriklerin peygamberin uyarılarını ciddiye almadıklarını ve hatta alaycı bir şekilde, eğer doğru söylüyorsa bu tehditlerin hemen gerçekleşmesini istediklerini ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sıdk' kelimesinin 'sözün gerçeğe uygun olması' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'in künte mine's-sâdikîn' ifadesi, müşriklerin peygamberin getirdiği mesajın ve özellikle de tehdit ettiği azabın doğruluğundan şüphe ettiklerini ve bu şüphelerini açıkça dile getirerek onu sınamak istediklerini gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'sıdk'ın 'sözün veya haberin hakikate mutabık olması' olduğunu açıklar. Ayetteki kullanım, müşriklerin peygamberin 'doğru sözlü' olduğunu iddia etmesini sorguladıklarını ve bu iddiayı, tehdit ettiği azabın hemen gelmesi şartına bağlayarak onu zor durumda bırakmaya çalıştıklarını ortaya koyar.
A’râf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(70) (Kâlû e ci’tenâ li na’budallâhe vahdehu ve nezere mâ kâne ya’budu âbâunâ, fe’tinâ bi mâ teidunâ in kunte mines sâdıkîn.) Dediler ki: "Ya, demek sen tek Allah'a kulluk edelim ve atalarımızın taptıklarını bırakalım diye mi (bize) geldin? Eğer doğrulardan isen bizi tehdit ettiğin (o azâbı) bize getir!" Nefsi emmârenin şirretliği burada ortaya çıkıyor.