Eve ‘acibtum en câekum żikrun min rabbikum ‘alâ raculin minkum liyunżirakum(c) veżkurû iż ce'alekum ḣulefâe min ba'di kavmi nûhin vezâdekum fî-lḣalki besta(ten)(s) feżkurû âlâa(A)llâhi le'allekum tuflihûn(e)
"Sizi uyarması için içinizden bir adam aracılığıyla Rabbinizden size bir zikir (vahy ve öğüt) gelmesine şaştınız mı? Hatırlayın ki, Allah sizi Nuh kavminden sonra onların yerine getirdi ve sizi yaratılış itibariyle daha güçlü kıldı. Allah'ın nimetlerini hatırlayın ki kurtuluşa eresiniz."
"Sizi uyarması için içinizden bir adam aracılığı ile, size bir zikir gelmesine şaştınız mı? Düşünün ki (Allah) sizi, Nûh kavminden sonra, onların yerine hâkimler yaptı ve yaratılışta sizi onlardan üstün kıldı. Allah'ın nimetlerini hatırlayın ki, kurtuluşa eresiniz."
A'râf Suresi 69. ayet, peygamberin tebliğ görevini, Allah'ın insanlara bahşettiği hilafet ve fiziksel üstünlük nimetlerini hatırlatarak, bu nimetler karşısında şükretmeye ve kurtuluşa ermeye davet etmektedir. Ayet, 'zikr', 'halife', 'bastah' ve 'âlâ'' gibi temel kavramlar üzerinden ilahi mesajın içeriğini ve insanlığın sorumluluklarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zikr' kelimesini hem hafızada tutma hem de dil ile anma olarak iki ana kısma ayırır. Ayetteki 'zikr', Allah'tan gelen vahiy ve öğüt anlamında olup, insanların unuttukları veya gaflet ettikleri hakikatleri hatırlatma işlevini taşır. Bu bağlamda, peygamber aracılığıyla gelen ilahi mesajın bir hatırlatıcı ve uyarıcı niteliğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zikr' kavramının Kur'an'daki merkeziyetine dikkat çeker. Ona göre 'zikr', sadece hatırlama değil, aynı zamanda Allah'ın varlığını, kudretini ve emirlerini sürekli olarak zihinde canlı tutma eylemidir. Ayetteki 'zikr', peygamberin getirdiği mesajın, insanları Allah'a ve O'nun ayetlerine karşı uyanık tutma işlevini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'halife' kelimesinin 'birinin yerine geçmek' anlamını vurgular. Ayetteki 'hulefâ'' ifadesi, Ad kavminin Nuh kavminin helakinden sonra yeryüzünde onların yerine geçerek bir nevi mirasçı ve yönetici konumuna gelmesini ifade eder. Bu, Allah'ın onlara bahşettiği bir lütuf ve sorumluluktur.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hilafet' kavramını Allah'ın yeryüzündeki vekilliği olarak açıklar. İnsan, Allah'ın yeryüzündeki halifesidir ve bu, ona belirli yetkilerle birlikte büyük sorumluluklar yükler. Ayetteki 'hulefâ'' ifadesi, Ad kavmine verilen bu hilafet makamının, onlara Nuh kavminden sonra yeryüzünde tasarruf etme ve imar etme yetkisi verdiğini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'bastah' kelimesini 'genişlik, yayılma' olarak açıklar. Ayetteki 'fî'l-halkı bastah' ifadesi, Ad kavmine diğer kavimlere göre bedensel olarak daha iri, daha güçlü ve daha uzun boylu olma gibi fiziksel bir üstünlük verildiğini belirtir. Bu, Allah'ın onlara bahşettiği bir nimettir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'bastah' kelimesinin 'genişletme, artırma' anlamını vurgular. Ayetteki kullanımıyla, Allah'ın Ad kavmine yaratılışlarında, yani bedenî yapılarında diğer insanlara göre bir artış, bir genişlik ve üstünlük verdiğini ifade eder. Bu, onların fiziksel güç ve dayanıklılıklarının diğer kavimlerden daha fazla olduğunu gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'âlâ'' kelimesini 'nimetler' olarak açıklar. Ayetteki 'fâzkurû âlâallâhi' ifadesi, Allah'ın Ad kavmine verdiği hilafet, fiziksel üstünlük ve diğer tüm lütufları hatırlamalarını ve bu nimetlere şükretmelerini emreder. Bu, Allah'ın cömertliğini ve kullarına olan ihsanını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'âlâ'' kelimesinin 'nimetler, ihsanlar, lütuflar' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımıyla, Allah'ın Ad kavmine bahşettiği tüm iyilikleri, özellikle de onları Nuh kavminden sonra halife kılması ve onlara bedensel üstünlük vermesi gibi büyük nimetleri hatırlamalarını ve bu nimetlerin kadrini bilmelerini öğütler.
A’râf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(69) (E ve acibtum en câekum zikrun min rabbikum alâ racûlin minkum li yunzirekum, vezkurû iz cealekum hulefâe min ba'di kavmi nûhın ve zâdekum fil halkı bastaten, fezkurû âlâallahi leallekum tuflihûn.)
"Sizi uyarması için içinizden bir adam aracılığı ile, size bir zikir gelmesine şaştınız mı? Düşünün ki (Allah) sizi, Nûh kavminden sonra, onların yerine hâkimler yaptı ve halkedilişte sizi onlardan üstün kıldı. Allah'ın nîmetlerini hatırlayın ki, kurtuluşa eresiniz." Zikir sadece aynı şeyi tekrarlamak değildir. Zikir kelimesi sözlük anlamı olarak hatırlamak demektir, “ey okuyan kimse sende mevcût olan ilâhî hakîkatleri hatırla ve dışarıya çıkar” anlamındadır. Nefsi emmârenin oluşumlarının idrâk edilerek onların etkisinde kalınmaması isteniyor.
Bunları geçmişteki peygamberlerin hayât hikâyeleri
olarak kabullenirsek bu durumda Kûr’ân-ı Kerîm tarih kitâbı gibi kitâp olur fakat Kûr’ân-ı Kerîm Allah’ın kelâmı, zât-î zuhuru olduğundan böyle bir şey ile sınırlandırılması hiçbir şekilde mümkün değildir.
Başkalarının dahi söylemesine gerek kalmadan bazen insân, “ben şu kadar ibâdet ediyorum, bu kadar nafîlelerim var” diye düşünür, işte bu şekilde bir düşünceye kesinlikle sapılmayıp, nefs temize çıkarılmamalıdır. Çünkü nefs kötülüğü emreder yâni oyun yapar ve kişiyi gururlandırır.
Racûl zâhiri olarak erkek kişi olsada hakîkatte Hakk erleri demektir. Onlarda nefsleri üzerine şâhit olup kendi varlıklarında ilâhî varlıktan başka hiçbir şey olmadığını müşâhede edenlerdir.
Hûd mertebesinde kişinin kavmi biraz daha genişleyip büyüyor ve mücâdele biraz daha zorlaşıyor çünkü insânın rûhâniyeti geliştiği gibi nefsânîyeti de gelişiyor. Nefs rûhta olan herşeyden haberdardır, dolayısıyla kişi rûhen nereye yükselirse nefste oranın ilmini idrâk ediyor ve oradan saldırmaya başlıyor. zûlmani perdeler geçilip yükselmeye başlandıkça rahmâni perdeler çıkmaya başlıyor.