Vemâ erselnâ fî karyetin min nebiyyin illâ eḣażnâ ehlehâ bilbe/sâ-i ve-ddarrâ-i le'allehum yeddarra'ûn(e)
Biz hiçbir memlekete bir peygamber göndermedik ki (karşı çıkmaktan vazgeçip) yalvarıp yakarsınlar diye ora halkını yoksulluk ve sıkıntıya uğratmış olmayalım.
Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek, onun halkınıyalvarıp yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır.
A'râf Suresi 94. ayet, peygamber gönderilen toplulukların Allah tarafından darlık ve sıkıntı ile imtihan edilmesini ve bu durumun onların Allah'a yönelip yalvarmalarını sağlamak amacını dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Ayet, 'gönderme', 'kent/topluluk', 'peygamber', 'darlık', 'sıkıntı' ve 'yalvarma' gibi temel kavramlar üzerinden ilahi bir sünneti açıklamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'irsâl' (إرسال) kelimesini bir şeyi serbest bırakmak, salıvermek olarak tanımlar. Peygamberler için kullanıldığında ise, Allah'ın onları insanlara bir mesajla göndermesi, tebliğ vazifesiyle görevlendirmesi anlamına gelir. Ayetteki 'أَرْسَلْنَا' ifadesi, Allah'ın peygamberleri belirli bir amaçla, yani insanları uyarmak ve doğru yola iletmek için gönderdiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'risâlet' kavramının Kur'an'daki merkeziyetine dikkat çeker. 'Resul' (رسول) kelimesinin, Allah ile insanlar arasında bir aracı rolünü üstlenen, ilahi mesajı ileten kişi olduğunu belirtir. Ayetteki 'أَرْسَلْنَا' fiili, bu ilahi elçilik görevinin başlangıcını ve Allah'ın aktif iradesini ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'karye' (قرية) kelimesinin hem köy hem de şehir anlamına gelebileceğini belirtir. Önemli olanın, orada yaşayan insanların bir araya gelmiş olmasıdır. Ayetteki kullanımı, peygamberin gönderildiği, belirli bir topluluğun yaşadığı meskun mahali ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'karye' kelimesinin bazen 'ehl-i karye' (köy/şehir halkı) anlamında mecazi olarak kullanılabileceğini ifade eder. Bu ayette de 'fî karyetin' (bir kente) ifadesi, aslında o kentin halkına peygamber gönderildiğini ima eder, zira peygamberler mekanlara değil, insanlara gönderilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nebî' (نبي) kelimesinin 'nebe'' (خبر) kökünden geldiğini ve 'haber veren' anlamına geldiğini belirtir. Allah'tan haber getiren, insanları uyaran ve doğru yola çağıran kişi demektir. Ayetteki 'min nebiyyin' ifadesi, gönderilen her bir peygamberin bu uyarıcı ve haber verici rolünü vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'nebî' kelimesinin 'nebe'' (yüksek yer) kökünden de türeyebileceğini ve bu durumda 'yüksek mertebeli, şerefli kişi' anlamına gelebileceğini ifade eder. Her iki anlam da peygamberin hem ilahi haber taşıyıcısı hem de toplumda seçkin bir konuma sahip olduğunu gösterir. Ayetteki bağlamda, Allah'ın seçtiği özel elçiyi ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'be'sâ'' (بأساء) kelimesini 'fakirlik, darlık, geçim sıkıntısı' olarak açıklar. Bu, genellikle maddi imkanların kısıtlılığı ve yaşam koşullarının zorlaşması durumunu ifade eder. Ayetteki kullanımı, Allah'ın toplulukları imtihan etmek için gönderdiği maddi zorlukları belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'be's' (بأس) kökünün 'şiddet, zorluk, korku' anlamlarını taşıdığını ve 'be'sâ'' kelimesinin de bu kökten türeyerek özellikle maddi ve ekonomik sıkıntıları ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'bi'l-be'sâi' ifadesi, toplulukların karşılaştığı ekonomik ve yaşamsal darlıkları vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'darrâ'' (ضرّاء) kelimesini 'bedensel hastalık, rahatsızlık, musibet' olarak tanımlar. Bu, genellikle fiziksel acı ve sağlık sorunlarını ifade eder. Ayetteki 've'd-darrâi' ifadesi, 'be'sâ'' ile birlikte, toplulukların hem maddi hem de bedensel olarak zorluklarla karşılaştığını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'darrâ'' kelimesinin 'zarar, ziyan, hastalık' anlamlarına geldiğini ve 'be'sâ'' ile birlikte kullanıldığında, imtihanın kapsamlılığını, yani hem dışsal (maddi) hem de içsel (bedensel) sıkıntıları kapsadığını belirtir. Ayetteki bu ikili kullanım, ilahi imtihanın geniş yelpazesini ortaya koyar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'tedarru'' (تضرّع) kelimesini 'alçakgönüllülükle, boyun eğerek dua etmek, yalvarmak' olarak açıklar. Bu, zorluklar karşısında acziyetini anlayıp Allah'a yönelme halidir. Ayetteki 'yeddarra'ûn' ifadesi, darlık ve sıkıntının amacının, insanların kibirlerini bırakıp Allah'a tevazu ile yönelmeleri olduğunu belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'darâa' (ضرع) kökünün 'boyun eğmek, alçalmak, zayıflık göstermek' anlamlarını taşıdığını ve 'tedarru'' fiilinin de bu kökten türeyerek, zor zamanlarda Allah'a tam bir teslimiyet ve acziyetle yönelme halini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanım, ilahi imtihanın nihai hedefinin, kulların Allah'a samimi bir şekilde yönelmesini sağlamak olduğunu gösterir.
A’râf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(94) (Ve mâ erselnâ fî karyetin min nebiyyin illâ ehaznâ ehlehâ bil be’sâi ved darrâi leallehum yaddarraûn.)
“Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek, onun halkını yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır.”