Śümme beddelnâ mekâne-sseyyi-eti-lhasenete hattâ ‘afev ve kâlû kad messe âbâenâ-ddarrâu ve-sserrâu feeḣażnâhum baġteten vehum lâ yeş'urûn(e)
Sonra kötülüğün (sıkıntı ve darlığın) yerine iyiliği (bolluk ve genişliği) getirdik. Nihayet çoğaldılar ve (nankörlük edip): "Atalarımız da darlığa uğramış ve bolluğa kavuşmuşlardı" dediler. Biz de, farkında değillerken onları ansızın yakaladık.
Sonra kötülüğü değiştirip yerine iyilik (bolluk) getirdik, nihayet çoğaldılar ve: "Atalarımıza da böyle darlık ve sevinç dokunmuştu." dediler ve hemen onları, hiç farkında olmadıkları bir sırada ansızın yakaladık.
A'râf Suresi 95. ayet, ilahi bir imtihan sürecini ve buna karşı insan tepkisini dilbilimsel olarak ele almaktadır. Ayet, zorlukların ardından gelen kolaylıkların, insanların gafletine yol açarak ilahi uyarıları göz ardı etmelerini ve nihayetinde ansızın gelen azabı vurgulamaktadır. Anahtar kavramlar, bu dönüşümü, insan algısını ve ilahi müdahaleyi derinlemesine incelemektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Bedel, bir şeyin yerine geçen ve onunla aynı işlevi gören şeydir. 'Beddelnâ' fiili, bir halden başka bir hale geçişi, bir durumun yerine başka bir durumun ikame edilmesini ifade eder. Ayette, 'seyyie' (kötülük/zorluk) yerine 'hasene' (iyilik/kolaylık) konulması, ilahi bir imtihan ve dönüşüm sürecini anlatır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Bedel, bir şeyin yerine geçen ve onun hükmünü alan şeydir. 'Beddelnâ' fiili, bir şeyin özünü değiştirmeden, onun yerine başka bir şeyin getirilmesini veya bir durumun başka bir duruma dönüştürülmesini ifade eder. Ayetteki kullanımı, Allah'ın bir topluluğa verdiği sıkıntıları kaldırıp yerine refah vermesini, yani ilahi bir lütuf ve imtihan değişimini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'bedel' kavramını Kur'an'da bir şeyin başka bir şeyle değiştirilmesi, ikame edilmesi olarak ele alır. Bu değişim, bazen bir ceza yerine ödül, bazen de bir durumun zıddıyla değiştirilmesi şeklinde olabilir. Ayetteki 'beddelnâ', ilahi bir eylem olarak, sıkıntının refahla yer değiştirmesini ve bunun insan psikolojisi üzerindeki etkisini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Seyyie, insana dokunan her türlü kötü hal ve musibettir. Ayetteki 'seyyie', kavmin başına gelen darlık, kıtlık, hastalık gibi sıkıntıları ifade eder. Allah'ın bu sıkıntıları kaldırması, bir lütuf ve imtihanın başlangıcıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Seyyie, insanı üzen, ona zarar veren her şeydir. Hem fiilî kötülükler hem de musibetler için kullanılır. Bu ayette 'seyyie', Allah'ın bir topluluğa verdiği sıkıntıları, darlıkları ve musibetleri ifade eder. Bu, onların imtihan edildiği zorlu dönemi temsil eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'seyyie' kelimesinin Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu, hem ahlaki kötülükleri hem de doğal afetler, hastalıklar gibi musibetleri kapsadığını belirtir. A'râf 95'teki bağlamda, 'seyyie' kavmin yaşadığı ekonomik sıkıntılar, kıtlık veya benzeri zorluklar olarak anlaşılmalıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Hasene, Allah'tan gelen her türlü iyilik ve nimettir. Ayette 'hasene', sıkıntıların ardından gelen bolluk, refah ve kolaylık dönemini ifade eder. Bu, ilahi bir lütuf olarak kavme verilen rahatlık ve zenginlik halidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hasene, insanı sevindiren, ona fayda sağlayan her şeydir. Hem ahlaki güzellikler hem de maddi nimetler için kullanılır. Bu ayette 'hasene', Allah'ın sıkıntıları kaldırıp yerine verdiği bolluk, refah ve huzur halini ifade eder. Bu durum, kavmin şükretmesi gereken bir imtihan vesilesidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hasene' kavramının Kur'an'da hem ahlaki iyiliği hem de dünyevi nimetleri kapsadığını belirtir. A'râf 95'teki 'hasene', 'seyyie'nin zıttı olarak, kavmin yaşadığı refah, bolluk ve rahatlık dönemini ifade eder. Bu durum, onların şükür ve ibadetle karşılık vermesi gereken bir lütuftur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Afv, bir şeyin çoğalması, artması ve gelişmesidir. Ayetteki 'afav' fiili, kavmin sıkıntıdan sonra bolluğa kavuşup çoğalmasını, refah içinde yaşamalarını ifade eder. Bu durum, onların şükretmesi gerekirken gaflete düşmelerine sebep olmuştur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Afv, bir şeyin fazlalaşması, artması ve kemale ermesidir. Bu ayette 'afav', kavmin nüfusunun artması, mallarının çoğalması ve genel olarak refah seviyelerinin yükselmesi anlamında kullanılmıştır. Bu durum, onların ilahi lütfu unutup şımarıklığa düşmelerine zemin hazırlamıştır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Afv kelimesi, bir şeyin fazlalaşması ve genişlemesi anlamına gelir. Ayetteki 'hattâ afav', kavmin sıkıntıdan sonra bolluk ve refaha erişerek sayıca ve malca çoğalmasını ifade eder. Bu durum, onların geçmişteki zorlukları unutup, her şeyin normal seyrinde olduğunu düşünmelerine yol açmıştır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Bağtetün, bir şeyin beklenmedik bir anda, hazırlıksız yakalanacak şekilde gelmesidir. Ayetteki 'bağteten', Allah'ın azabının kavme hiçbir uyarı olmaksızın, onların gaflet anında ansızın gelmesini ifade eder. Bu, ilahi cezanın şiddetini ve kaçınılmazlığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Bağt, bir şeyin aniden, beklenmedik bir anda ortaya çıkmasıdır. Ayetteki 'bağteten', Allah'ın azabının, kavmin refah içinde rehavete kapıldığı, hiçbir tehlike beklemediği bir anda ansızın gelmesini ifade eder. Bu, ilahi adaletin tecellisinde bir sürpriz unsurunu barındırır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Bağt, bir şeyin aniden ve beklenmedik bir şekilde meydana gelmesidir. Ayetteki 'bağteten', kavmin, kendilerine verilen nimetlere şükretmeyip gaflete düştükleri bir anda, ilahi azabın ansızın gelmesini anlatır. Bu, onların uyarılardan ders çıkarmamalarının bir sonucudur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Şuur, bir şeyi idrak etmek, farkına varmaktır. Ayetteki 'lâ yeş'urûn', kavmin kendilerine gelecek azabın farkında olmamalarını, onu hissetmemelerini ve beklemiyor olmalarını ifade eder. Bu, onların gafletlerinin derinliğini ve azabın ansızın gelişinin etkisini pekiştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şuur, bir şeyi ince bir idrakle bilmek, hissetmektir. Ayetteki 'lâ yeş'urûn', kavmin, kendilerine gelecek olan azabın belirtilerini veya yakınlığını hiç hissetmemelerini, tamamen gaflet içinde olmalarını ifade eder. Bu durum, onların ilahi uyarılara karşı duyarsızlıklarını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'şu'ur' kavramını Kur'an'da 'farkındalık', 'idrak' ve 'sezgi' olarak ele alır. A'râf 95'teki 'lâ yeş'urûn' ifadesi, kavmin ilahi azabın yaklaştığına dair hiçbir farkındalığa sahip olmamasını, tamamen dünyevi meşguliyetlere dalmış olmasını vurgular. Bu, onların manevi körlüğünü ve ilahi mesajlara karşı duyarsızlığını gösterir.
A’râf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(95) (Summe beddelnâ mekânes seyyietil hasenete hattâ afev ve kâlû kad messe âbâenad darrâu ves serrâu fe ehaznâhum bagteten ve hum lâ yeş’urûn.)
“Sonra kötülüğü değiştirip yerine iyilik (bolluk) getirdik, nihâyet çoğaldılar ve: "Atalarımıza da böyle darlık ve sevinç dokunmuştu." dediler ve hemen onları, hiç farkında olmadıkları bir sırada ansızın yakaladık.”