İçeriğe atla
İnsân 8Cüz 29 · Sayfa 579

İnsân Sûresi 8. Âyet

الانسان

Sohbete sor

Ve yut'imûne-tta'âme ‘alâ hubbihi miskînen ve yetîmen ve-esîrâ(n)

Onlar, seve seve yiyeceği yoksula, yetime ve esire yedirirler.

İnsan Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Bâtınen Âyet-i Kerîme’ye baktığımızda, Kendi mânevi gıdâlarından yedirirler ki esas bâki olarak kalacak olan da bu mânevi gıdâlardır.

Hazreti Ali ve Hazreti Fatma oruç tutarlar. Birinci günün akşamı iftar açmak için mütevazı bir sofra

hazırlarlar. Tam iftara başlamak üzereyken kapıya aç bir yoksul gelip yemek ister. Bunun üzerine iftar için hazırladıkları yiyeceği o yoksula verirler ve sadece su ile iftarlarını açarlar. İkinci gün tekrar iftar vaktinde kapıya bir yetim gelerek aç olduğunu söyler. Bu defa da iftar için hazırlanan yiyeceklerini yetime vererek tekrar su ile iftarlarını açarlar. Üçüncü gün de aç olarak oruç tutarlar. Tam iftar vakti kapılarında bir esir belirip çok aç olduğunu söyleyince tekrar iftar yemeklerini esire verip su ile oruçlarını açarlar.

Bu Âyet-i Kerîme’nin bunun üzerine geldiğide söylenmektedir.

Miskîn, kelime anlamı olarak sakin olmuş anlamına gelmektedir ve zâhiren kendisine aît hiç birşeyi yani malı mülkü olmayandır. Bâtınen ise nefsâni olarak kendisine aît bir şeyi olmayan demektir ki hiçlik hâlidir. Dış görüntü olarak düşük bir yaşantı gibi görünen bu hal iç olarak ise oldukça üst bir yaşantıyı belirtmektedir.

Yetim, babası vefat etmiş olandır. Hazreti Resûlullah (s.a.v) bilindiği gibi en büyük yetimdir. Bazı insânlar ise fiziken babası hayatta olduğu halde yetim hükmündedir. Bu yetim oluş rûhen olan yetimliktir çünkü aklı küll olan gerçek babasını bulamamıştır. Hakiki baba, aklı küllün rûhu kudsi hâlidir. İşte kim ki Âdemi hakikâtleri idrâk etmek sûretiyle başlayan ve Efendimiz (s.a.v)’e uzanan bu babalığa ulaşamadı ise o yetimdir. Kendimizi beden kafesinden kurtararak yukarılara doğru çıkmaya başladığımız zaman mânâ olarak babamız bizi yukarıya doğru çekmeye başlıyor ki buna bir başka ifade ile mi’rac denilmektedir.

Esirler, tabiat zindanında esir olanlardır. Dünyanın öyle bir cazibesi, çekiş kuvveti vardır ki bütün varlıkları çekmektedir. Bu cazibe, çekim kuvetinden kurtulamadığımız sürece dünyânın yani tabiatımızın esiri oluyoruz. Mevlâna hazretleri bir beyitlerinde şöyle buyuruyorlar:

“Biz ne suç işledik ki bu dünyâ zindanına indik, bizim buraya inmemizin sebeb-i hikmeti birkaç mahpusu buradan kurtarmak içindir.” Yusuf (a.s) ’ın zindan hayatında olduğu gibi herbirerlerimizin kendimizi tanıyabilmemiz için gönül âlemimizde bir müddet hapis hayatı yani dış âlemden uzak ve kendi iç âlemine dönük olarak yaşaması gereklidir.

Hz. Mevlâna’yı ziyaretlerimizden birinde Hz. Şems’e uğramıştık ki edeb gereği önce Hz. Şems’e sonra Hz. Mevlâna’ya gidilmektedir. Ziyaret sonrası mânâ âlemine doğru oturduğumda, Hz. Şems’in “Hür ol, hürler ile ol, hürlükle yaşa” tavsiyesi oldu.

Tabiat zindanlarında yaşayanlar ile yapılan arkadaşlıkların sonucu tabiat zindanlarında olmaktır. Ancak hürler ile yaşadığında hür olursun ve dolayısıyla mi’rac hadisesi vuku bulmuş olur. Kişi hayatını hür bir gönül ve hür bir rûh ile sürdürmelidir ki o zaman gerçek kimliğini bulmuş olur.

Bu hürlük öyle bir hürlüktür ki eski zamanlarında aslında kendini hür zannettiğini ancak hür olmadığı anlar. Zanni hürlük sırasında yaptığı ibadetlerini de zanni olarak yaptığını anlar ve gerçek hürlükten sonradır ki, kişi ibadetlerini gerçeğini idrâk ederek yapmaya başlar.

Sonuç olarak bu Âyet-i Kerîme’de ebrâr zümresinin bir hâli daha belirtilmektedir ki hiçbir karşılık beklemeden sevdiklerinden vermektedirler.