Ve yut'imûne-tta'âme ‘alâ hubbihi miskînen ve yetîmen ve-esîrâ(n)
Onlar, seve seve yiyeceği yoksula, yetime ve esire yedirirler.
Düşküne, yetime ve esire seve seve yemek yedirirler.
İnsân Suresi'nin 8. ayeti, Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla, kendileri de ihtiyaç duydukları halde yiyeceklerini yoksullara, yetimlere ve esirlere ikram eden salih kulların özelliklerini vurgulamaktadır. Ayet, cömertlik, fedakarlık ve başkalarını kendine tercih etme gibi ahlaki değerleri dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'طعم' (ta'ame) kelimesinin asıl anlamının 'bir şeyi tatmak' olduğunu, ancak Kur'an'da 'yemek yedirmek' ve 'rızık vermek' anlamlarında da kullanıldığını belirtir. Bu ayette ise, 'yedirmek' fiilinin 'حبّه' (hubbihî) ile birlikte kullanılması, sadece doyurmak değil, aynı zamanda bir fedakarlık ve sevgiyle yapılan ikramı ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'يُطْعِمُونَ' fiilinin burada mecazi bir anlam taşımadığını, doğrudan 'yemek yedirmek' eylemini ifade ettiğini, ancak bu eylemin ardındaki niyetin ve fedakarlığın önemine dikkat çektiğini belirtir. Ayetteki bağlam, bu yedirme eyleminin sıradan bir ikramdan öte, Allah rızası için yapılan bir ihsan olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'طعام' (ta'am) ve 'إطعام' (it'am) kavramlarının Kur'an'da sadece fiziksel doyurmayı değil, aynı zamanda toplumsal dayanışma ve Allah'a karşı sorumluluk bilincini de ifade ettiğini vurgular. Bu ayetteki 'يُطْعِمُونَ' fiili, müminlerin cömertlik ve başkalarını kendine tercih etme (îsâr) ahlakını yansıtan merkezi bir eylemdir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'الطعام' kelimesinin genel olarak 'yemek' anlamına geldiğini, ancak bu ayetteki 'على حبه' ifadesiyle birlikte kullanıldığında, bu yemeğin sadece sıradan bir yiyecek değil, aynı zamanda kendileri için de değerli ve arzu edilen bir şey olduğunu ima ettiğini belirtir. Bu durum, yapılan ikramın değerini artırır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'طعام' kelimesinin 'tatmak' kökünden geldiğini ve yenilen her şeyi kapsadığını ifade eder. Ayetteki kullanımı, müminlerin en temel ihtiyaçlarından biri olan yiyeceği, kendi nefislerinin arzusuna rağmen başkalarına vermelerinin büyük bir fazilet olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'طعام' kelimesinin Kur'an'da farklı bağlamlarda kullanıldığını, ancak bu ayetteki gibi 'yedirme' fiiliyle birlikte geldiğinde, maddi bir ihtiyacın giderilmesine yönelik somut bir eylemi ifade ettiğini belirtir. 'على حبه' ifadesi ise bu eyleme derin bir ahlaki boyut katar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'حبّ' (hubb) kelimesinin 'sevgi, arzu, meyil' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'على حبه' ifadesi, 'o yiyeceğe olan sevgilerine, arzularına rağmen' veya 'Allah sevgisi uğruna' şeklinde iki farklı şekilde yorumlanmıştır. Her iki durumda da, yapılan ikramın büyük bir fedakarlıkla gerçekleştiğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'على حبه' ifadesinin tefsirinde farklı görüşlere yer verir. Bir görüşe göre zamir 'طعام'a (yiyeceğe) döner ve 'yiyeceğe olan arzularına rağmen' anlamına gelir. Diğer bir görüşe göre ise zamir 'Allah'a' döner ve 'Allah sevgisi uğruna' anlamına gelir. Her iki yorum da, müminlerin bu eylemi büyük bir içtenlikle ve fedakarlıkla yaptıklarını gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'حبّ' kavramının geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu ve burada 'şiddetli arzu' veya 'ihtiyaç duyma' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki bağlam, müminlerin kendileri de o yiyeceğe muhtaç olsalar veya onu çok isteseler bile, başkalarını tercih etme erdemini sergilediklerini açıkça ortaya koyar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'مسكين' kelimesinin 'hareketsiz kalmak, durmak' anlamındaki 'سكن' kökünden geldiğini ve bu kişinin yoksulluk nedeniyle hareket edemez, kazanç sağlayamaz hale geldiğini ifade eder. Ayette, bu kişiye yapılan yardımın temel bir insani ihtiyaç giderme olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'مسكين' kelimesini 'yoksulluktan dolayı hareket edemeyen, çaresiz kalmış kişi' olarak tanımlar. Kur'an'da zekat ve sadaka verilecek sınıflardan biri olarak zikredilmesi, onun toplumdaki en temel ihtiyaç sahiplerinden biri olduğunu gösterir. Bu ayetteki kullanımı, müminlerin bu tür kişilere karşı sorumluluklarını yerine getirdiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'miskin' kavramının Kur'an'da 'yoksul' anlamında kullanıldığını ve genellikle 'fakir' ile birlikte anıldığını belirtir. Bu ayette, 'miskin'e yedirme eylemi, İslam'ın toplumsal adalet ve dayanışma prensiplerinin bir göstergesi olarak sunulur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'يتيم' kelimesinin babasını kaybetmiş çocuk anlamına geldiğini ve bu kişilerin toplumda özel bir korumaya ve yardıma muhtaç olduğunu belirtir. Ayetteki 'yetim'e yedirme, İslam'ın zayıf ve savunmasız kesimlere gösterdiği merhametin bir ifadesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'يتيم' kelimesinin 'tek kalmak, yalnız kalmak' kökünden geldiğini ve babasını kaybetmiş çocuk için kullanıldığını ifade eder. Kur'an'da yetimlere iyi davranma ve mallarını koruma konusunda birçok ayet bulunması, onların toplumdaki hassas konumunu ve müminlerin onlara karşı sorumluluğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'أسير' kelimesinin 'bağlamak, hapsetmek' anlamındaki 'أسر' kökünden geldiğini ve savaşta ele geçirilen veya hapsedilen kişiyi ifade ettiğini belirtir. Ayette, esirlere dahi yemek yedirilmesi, İslam'ın düşmanlara karşı bile insani muameleyi emrettiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'أسير' kelimesinin 'bağlı, tutsak' anlamına geldiğini ve bu kişilerin genellikle savaş esirleri olduğunu ifade eder. Ayetteki 'esir'e yedirme, İslam'ın savaş hukuku ve insaniyet prensipleri çerçevesinde, düşman dahi olsa ihtiyaç sahiplerine yardım etme erdemini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'esir' kavramının Kur'an'da farklı bağlamlarda kullanıldığını, ancak bu ayetteki gibi 'yedirme' eylemiyle birlikte geldiğinde, esirlerin temel ihtiyaçlarının karşılanmasının dini bir görev olduğunu gösterdiğini belirtir. Bu, İslam'ın evrensel merhamet ve adalet anlayışının bir yansımasıdır.
İnsan Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Bâtınen Âyet-i Kerîme’ye baktığımızda, Kendi mânevi gıdâlarından yedirirler ki esas bâki olarak kalacak olan da bu mânevi gıdâlardır.
Hazreti Ali ve Hazreti Fatma oruç tutarlar. Birinci günün akşamı iftar açmak için mütevazı bir sofra
hazırlarlar. Tam iftara başlamak üzereyken kapıya aç bir yoksul gelip yemek ister. Bunun üzerine iftar için hazırladıkları yiyeceği o yoksula verirler ve sadece su ile iftarlarını açarlar. İkinci gün tekrar iftar vaktinde kapıya bir yetim gelerek aç olduğunu söyler. Bu defa da iftar için hazırlanan yiyeceklerini yetime vererek tekrar su ile iftarlarını açarlar. Üçüncü gün de aç olarak oruç tutarlar. Tam iftar vakti kapılarında bir esir belirip çok aç olduğunu söyleyince tekrar iftar yemeklerini esire verip su ile oruçlarını açarlar.
Bu Âyet-i Kerîme’nin bunun üzerine geldiğide söylenmektedir.
Miskîn, kelime anlamı olarak sakin olmuş anlamına gelmektedir ve zâhiren kendisine aît hiç birşeyi yani malı mülkü olmayandır. Bâtınen ise nefsâni olarak kendisine aît bir şeyi olmayan demektir ki hiçlik hâlidir. Dış görüntü olarak düşük bir yaşantı gibi görünen bu hal iç olarak ise oldukça üst bir yaşantıyı belirtmektedir.
Yetim, babası vefat etmiş olandır. Hazreti Resûlullah (s.a.v) bilindiği gibi en büyük yetimdir. Bazı insânlar ise fiziken babası hayatta olduğu halde yetim hükmündedir. Bu yetim oluş rûhen olan yetimliktir çünkü aklı küll olan gerçek babasını bulamamıştır. Hakiki baba, aklı küllün rûhu kudsi hâlidir. İşte kim ki Âdemi hakikâtleri idrâk etmek sûretiyle başlayan ve Efendimiz (s.a.v)’e uzanan bu babalığa ulaşamadı ise o yetimdir. Kendimizi beden kafesinden kurtararak yukarılara doğru çıkmaya başladığımız zaman mânâ olarak babamız bizi yukarıya doğru çekmeye başlıyor ki buna bir başka ifade ile mi’rac denilmektedir.
Esirler, tabiat zindanında esir olanlardır. Dünyanın öyle bir cazibesi, çekiş kuvveti vardır ki bütün varlıkları çekmektedir. Bu cazibe, çekim kuvetinden kurtulamadığımız sürece dünyânın yani tabiatımızın esiri oluyoruz. Mevlâna hazretleri bir beyitlerinde şöyle buyuruyorlar:
“Biz ne suç işledik ki bu dünyâ zindanına indik, bizim buraya inmemizin sebeb-i hikmeti birkaç mahpusu buradan kurtarmak içindir.” Yusuf (a.s) ’ın zindan hayatında olduğu gibi herbirerlerimizin kendimizi tanıyabilmemiz için gönül âlemimizde bir müddet hapis hayatı yani dış âlemden uzak ve kendi iç âlemine dönük olarak yaşaması gereklidir.
Hz. Mevlâna’yı ziyaretlerimizden birinde Hz. Şems’e uğramıştık ki edeb gereği önce Hz. Şems’e sonra Hz. Mevlâna’ya gidilmektedir. Ziyaret sonrası mânâ âlemine doğru oturduğumda, Hz. Şems’in “Hür ol, hürler ile ol, hürlükle yaşa” tavsiyesi oldu.
Tabiat zindanlarında yaşayanlar ile yapılan arkadaşlıkların sonucu tabiat zindanlarında olmaktır. Ancak hürler ile yaşadığında hür olursun ve dolayısıyla mi’rac hadisesi vuku bulmuş olur. Kişi hayatını hür bir gönül ve hür bir rûh ile sürdürmelidir ki o zaman gerçek kimliğini bulmuş olur.
Bu hürlük öyle bir hürlüktür ki eski zamanlarında aslında kendini hür zannettiğini ancak hür olmadığı anlar. Zanni hürlük sırasında yaptığı ibadetlerini de zanni olarak yaptığını anlar ve gerçek hürlükten sonradır ki, kişi ibadetlerini gerçeğini idrâk ederek yapmaya başlar.
Sonuç olarak bu Âyet-i Kerîme’de ebrâr zümresinin bir hâli daha belirtilmektedir ki hiçbir karşılık beklemeden sevdiklerinden vermektedirler.