Vemen yuvellihim yevme-iżin duburahu illâ muteharrifen likitâlin ev mutehayyizen ilâ fi-etin fekad bâe biġadabin mina(A)llâhi veme/vâhu cehennem(u)(s) vebi/se-lmasîr(u)
-Savaş taktiği olarak düşmanı vurmak için çekilme, ya da diğer bir birliğe katılmak durumu hariç- böyle bir günde her kim onlara arkasını dönerse mutlaka o, Allah'ın gazabına uğramış olur. Onun varacağı yer de cehennemdir. Ne kötü varılacak yerdir orası!
Böyle bir günde her kim onlara, tekrar dönüp çarpışmak için geri çekilmek veya diğer bir safta yeniden mevzilenmek hâlleri dışında, arkasını dönerse, muhakkak Allah'dan bir gazaba uğramış olur ve varacağı yer cehennemdir, orası da ne kötü bir akıbettir.
Enfâl Suresi 16. ayet, savaş meydanında düşmana arkasını dönmenin (firar etmenin) hükmünü ve istisnalarını ele almaktadır. Ayet, bu eylemin Allah'ın gazabına yol açacağını ve cehennemle sonuçlanacağını vurgularken, taktiksel geri çekilme veya başka bir birliğe katılma gibi meşru durumları istisna tutar. Anahtar kavramlar, savaş stratejisi, ilahi gazap ve nihai akıbet etrafında şekillenir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'velâ' kökünün asıl anlamının 'bir şeyin diğerine yakın olması' olduğunu belirtir. 'Tevelli' fiili ise, bir şeyden yüz çevirmek, arkasını dönmek anlamına gelir. Ayetteki 'yuvellihim duburahu' ifadesi, düşmanla yüzleşmek yerine ondan kaçarak arkasını dönmeyi, yani firarı ifade eder. Bu, savaş meydanında düşmandan yüz çevirip kaçma eylemini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'yuvellihim duburahu' ifadesini 'onlara arkasını döner' şeklinde açıklar ve bunun mecazi olarak 'kaçmak, firar etmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, savaş anında düşmandan yüz çevirip kaçmanın kınandığını ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'dubur' kelimesinin 'bir şeyin arkası' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yuvellihim duburahu' ifadesiyle, savaşta düşmana karşı durmak yerine sırtını dönerek kaçma eyleminin kastedildiğini açıklar. Bu, fiziksel olarak arkasını dönme eyleminin, firarın bir göstergesi olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'dubur' kelimesinin 'bir şeyin sonu, arkası' anlamlarına geldiğini ve 'edbâr' şeklinde çoğulunun kullanıldığını belirtir. Ayetteki kullanımıyla, savaş meydanında düşmana karşı duruşu bırakıp arkasını dönerek kaçmayı, yani firarı sembolize ettiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'harf' kelimesinin 'bir şeyin kenarı, ucu' anlamına geldiğini ve 'taharrüf'ün ise 'bir tarafa yönelmek, sapmak' olduğunu belirtir. Ayetteki 'müteharrifen li-kıtâlin' ifadesi, savaş stratejisi gereği düşmanı yanıltmak veya daha iyi bir mevziye geçmek için yapılan taktiksel bir geri çekilmeyi veya yön değiştirmeyi ifade eder. Bu, firardan farklı olarak meşru bir eylemdir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'müteharrif' kelimesinin 'bir tarafa eğilen, yönelen' anlamına geldiğini ve ayetteki bağlamda 'savaşmak için bir tarafa çekilen, mevzi değiştiren' anlamında kullanıldığını açıklar. Bu, düşmandan kaçmak değil, aksine daha etkili bir savaş pozisyonu almak için yapılan bir manevradır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'hayyiz' kelimesinin 'yer, mekan, taraf' anlamına geldiğini belirtir. 'Tehayyüz' ise 'bir yere çekilmek, bir gruba katılmak' demektir. Ayetteki 'mütehayyizen ilâ fietin' ifadesi, savaş meydanında dağılan veya zayıflayan bir birliğin, daha güçlü veya düzenli başka bir birliğe katılarak yeniden toparlanmasını ifade eder. Bu da savaş stratejisinin bir parçasıdır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hayyiz'in 'bir şeyin ayrıldığı yer' olduğunu ve 'tehayyüz'ün 'bir tarafa çekilmek, bir gruba iltihak etmek' anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki kullanımıyla, savaş esnasında bir askerin veya birliğin, destek almak veya yeniden organize olmak amacıyla başka bir askeri birliğe katılması durumunu ifade eder. Bu, firardan ziyade, stratejik bir birleşmedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'bev' kökünün 'bir yere dönmek, yerleşmek' anlamına geldiğini belirtir. 'Bâe bi-' harf-i ceriyle kullanıldığında ise 'bir şeye müstahak olmak, bir şeyle geri dönmek' anlamını kazanır. Ayetteki 'fekad bâe bi-gadabin minallahi' ifadesi, düşmandan kaçan kişinin Allah'ın gazabına uğramayı hak ettiğini, bu gazapla geri döndüğünü ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'bev' kökünün Kur'an'da genellikle 'bir şeye geri dönmek, bir akıbete uğramak' anlamında kullanıldığını belirtir. Özellikle 'bâe bi-gadabin' gibi ifadelerde, kişinin yaptığı eylemin doğal bir sonucu olarak ilahi bir ceza veya gazapla karşılaşmasını ifade ettiğini vurgular. Ayetteki bağlamda, firarın Allah'ın gazabını celbeden bir eylem olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'gadab'ın 'kanın intikam almak için kaynaması' olduğunu ve Allah'a nispet edildiğinde ise 'cezalandırma iradesi' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'bi-gadabin minallahi' ifadesi, savaşta firar edenlere yönelik ilahi bir hoşnutsuzluğu ve bunun sonucunda gelecek olan cezayı ifade eder. Bu, Allah'ın bu tür bir eylemi tasvip etmediğini ve karşılığının olacağını gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'gadab' kelimesinin Kur'an'da genellikle Allah'ın kullarının isyan ve günahlarına karşı gösterdiği hoşnutsuzluk ve ceza tehdidi anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'Allah'tan bir gazap' ifadesi, savaşta firar etmenin Allah katında büyük bir günah olduğunu ve bunun sonucunda ilahi bir cezaya maruz kalınacağını vurgular.
Enfâl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
-Savaş taktiği olarak düşmanı vurmak için çekilme, ya da diğer bir birliğe katılmak durumu hariç- böyle bir günde her kim onlara arkasını dönerse mutlaka o, Allah’ın gazabına uğramış olur. Onun varacağı yer de cehennemdir. Ne kötü varılacak yerdir orası! (8/16)
Bilindiği gibi mehter takımı iki ileri bir geri çekilir, bu bir savaş taktiğidir. Bir önceki yerini sağlamlaştırır. Ve böylelikle yoluna devam eder. Nefis cihadında hakkı örtülüp gizlenip eski hale dönülürse kişi için en büyük azap olmaktadır.
Aşağıda rüya yorumunda düşman ile olan muharebede kaçmak yerine sırt toprağa yani hikmete ve ilm-i ledüne yaslanarak kuvvet alınmıştır.
Hüdâyî Hazretleri, İstanbul’a gelince -menkıbelere göre- Rûmî Mehmed Paşa civarında ikâmet etmeye başladı. Bu devrede zamanın pâdişahı şöyle bir rüya görmüştü:
“Nemçe kralı ile güreş tutmuş ve kendisi arka üstü yere düşmüş, kral pâdişahın üstünde kalmıştı.” Zâhiren pek acıklı görünen bu rü’yanın yorumunda zamanın ta’bircileri acz izhar etmişlerdi. Bunun üzerine rü’ya ta’bir edilmek üzere yazılıp Şeyh Mahmûd Hüdâyî’ye gönderildi.
HÜDÂYİ HAZRETLERİNİN I. AHMED'İN RÜYASINA YORUMU
Pâdişahın mektubunu getiren elçi, Hz. Hüdâyî’nin hücresine gelip kapıyı çaldığında bizzat Hüdâyî kapıyı açtı ve elçiden mektubu alarak mütalâa etmeden pâdişaha verilmek üzere zarf içinden bir başka mektup verdi. Pâdişah’a takdim edilen bu mektup açılınca rü’yânın şöylece ta’bir ve tefsir edildiği görüldü:
“Cenâb-ı Hakk, insan vücûdunda sırtı, cemâdât arasında da arzı (yeryüzü) en kuvvetli olarak yaratmıştır. İnsanın sırtı ile arzın temas ve ictimâından iki kuvvet cem’ ve hâsıl olur. Binâenaleyh Hz. Pâdişah’ın yere arka üstü temasıyla iki kuvvet birleşmiş oluyor. Bu yüzden a’dâ (düşmanlar)a galebe-i İslâm ve zafer mukarrerdir.” Rü’yânın bu şekilde ta’biri sultanı son derece memnûn etmiş, Hüdâyî’ye bir takım hediye ve ihsanlar göndermişti. Hattâ bilâhare pâdişahın bizzât gelip intisâb ettiği de rivâyet edilir.[41]
فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَكِنَّ اللّهَ قَتَلَهُمْ وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللّهَ رَمَى وَلِيُبْلِيَ الْمُؤْمِنِينَ مِنْهُ بَلاء حَسَناً إِنَّ اللّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ {الأنفال/17}
“Felem taktulûhum velâkinna(A)llâhe katelehum vemâ rameyte iz rameyte velâkinna(A)llâhe ramâ veliyubliye-lmu/minine minhu belâen hasenâ(en) inna(A)llâhe semî’un alîm(un)”