İçeriğe atla
Enfâl 17Cüz 9 · Sayfa 179

Enfâl Sûresi 17. Âyet

الأنفال

Sohbete sor

Felem taktulûhum velâkinna(A)llâhe katelehum(c) vemâ rameyte iż rameyte velâkinna(A)llâhe ramâ(c) veliyubliye-lmu/minîne minhu belâen hasenâ(en)(c) inna(A)llâhe semî'un ‘alîm(un)

(Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allah onları öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı. Mü'minleri, tarafından güzel bir imtihanla denemek için Allah öyle yaptı. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

Enfâl Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allah onları öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı. Mü’minleri, tarafından güzel bir imtihanla denemek için Allah öyle yaptı. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (8/17)


Enfâl sûresi 17. Âyet-i kerime derslerimizden İrfan mektebi 12. Dersin hali âyeti olduğu için bu bölümü buraya almak faydalı olacaktır.

On ikinci bölüm “İNSÂN–I KÂMİL”[42]

İnsân-ı Kâmil: “Kâmil İnsân” anlamınadır.

Makamı: “Ahadiyyet” (Cemül Cem) toplamların toplamı.

Zikri: “Allah” (c.c.) dir.

Âlemi “Bütün âlemler” her âlemde gereği gibi hareket etmek Peygamberi: “Muhammed Mustafa”(s.a.v.) dir.

Lâkabı: “Abdü’hu ve Resulü’hu” Kelimesi: “lâ ilâhe illâllah muhammedürrasûlüllah” dır.

Seyri: “Seyri anillâh” (Allah’dan seyr)dir. Hakk’tan halka’dır.

Sûresi: “Fatiha” (el hamd) dır.

İdrâki: Bu mertebenin şuuru ile ileriye doğru gitmeğe gayret etmesidir.

Kûr’ân-ı Keriym; Enbiya Sûresi (21/107) Âyetinde bu mevzua işaret vardır.

“ve ma erselnâke illâ rahmetenlil âlemin” Meâlen; seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.

Hâli: Bu mertebenin hâli ile hâllenmektir.

Kûr’ân-ı Keriym; Enfal Sûresi;( 8/17) Âyetinde, bu hâle işaret vardır.

“Ve ma remeyte iz remeyte ve lakinnallahe rema” Meâlen: Attığın zaman sen atmadın ancak Allah attı Hâli: Hadîsteki, “men reani fekad reel hakk” sözü bu hâli çok güzel anlatmaktadır.

“beni gören ancak Hakk’ı görmüş olur” Yaşantısı : Daha evvelce Hakk’ta bâki “baka billâh” kendi halinde âlemden habersiz iken sâlik, bu mertebede uyandırılıp kendisine yeni bir elbise giydirilip, tekrar eski beşeriyyet âlemine gönderilir.

Dışı, “Şeriat-i Muhammed-i” içi, “Hakikati Muhammed-i” ile bezenmiş olduğu hâlde halka çok yumuşak ve müşfik bir şekilde yaklaşır.

İstidat ve kabiliyeti olanları ellerinden tutup daha evvelce kendi geçtiği yolları takip ederek, Hakk’ın huzuruna çıkarıp Mi’rac ettirmeye çalışır.

Hayatı böylece devam eder gider.

Dışı “halk”, içi “Hakk” ile’dir.

Son derece geniş ihatası olan bir mertebedir. Hakkını vermek oldukça zordur. Bu makamın anahtarı devamlı olarak “ismi celâl” ve “kelime-i tevhid” okumaktır.

İşâretini ehli bilir.

Mürşidinin himmeti, “irşadı”dır.

“Marifet mertebesi”dir.

Buradan sonra kişi kemal ehli olup, başkasına ihtiyacı kalmaz.

Sözleri genellikle ilham’dır.

İstidadı nispetinde son nefesine kadar mertebesini geliştirebilir. Bu mertebe nin sonu yoktur.

Bu hususta kısa bilgi sunmağa çalışalım.

En baştan başlayıp nefs-i emmâreden yola çıkan sâlik nihâyet epey uzun çalışma ve gayretlerden sonra Hakkın izni ve yol göstericisinin himmetiyle eğer bu mertebeye ulaşabilirse çok değerli bir iş yapmış olur, bu değeri madde âleminin maddi kıymetleri ile ölçmek imkansızdır.

“Çık aradan kalsın yaradan” sözleriyle belirtilmek istenen, izâfi varhğının yukarıda gösterilen yollardan geçerek ortadan kalkması neticesinde, zaten HAK’kın olan varlığını, gerçek hâli ile idrâk edip bütün varlığında onun hareket ettiğini ve onun da kendinden başka bir şey olmadığını anlayıp bu Hakk’ani vasfı ile tekrar kesret/çokluk âlemine dönen kişi, derya’ya ulaşan suyun buhar hâline gelip, bulut olup tekrar yağmur haline gelmesine benzer.

Oyağmur tanesi sağda solda kalmış yağmur damlaları ile birlikte bir dere oluşturur, dere, nehre, nehir tekrar denize ulaşır. Bu böylece devam eder gider. Kim ki bu dönüşümü idrâk eder, âlemin sırrını çözmüş demektir.

İlâhi vasıflarla Zat âleminden beşeriyet âlemine dönen ilk yüce “İnsân-İnsân-ı Kâmil” Muhammed Aleyhisselamdır.

Âlemlerde onun özel mertebesine ulaşmanın kimse için yolu yoktur.

Ondan veraset alan İnsân-ı kâmiller’den sonra bu mertebeye ulaşan kimseler ise Kâmil insân’lardır.

İşte, halk içinde bunları tanımak pek mümkün olmaz. Çünkü bütün vasıflarla birlikte olduklarından, belirli bir vasıfları yoktur. Bunları ancak irfan yoluyla anlamak mümkün olur. Kim ki bunları tanıyıp bulur ve uyar işte onlar, azim ve gayret ile zaman içerisinde o kervanda yol alarak menzillerine ulaşabilirler.

Bu mertebenin özelliği “Cem ül cem” yani toplamların toplamıdır. Varlığında “ef’âl” âlemi, “esmâ” âlemi, “sıfat” âlemi ve “zat” âlemi, cem edilmiştir.

Dışı, her ne kadar beşeri sûreti görüntüsünde ise de;

İçi tamamen HAK’kın tüm mertebelerini ihata etmiş bilinmez bir sır deryasıdır.

Hakk onda her mertebeden gerektiği gibi zuhur eder. O, âlemde HAKk’tan başka hiç bir şey müşahede edemez.

Bayezid-i Bistami’nin dediği gibi “kırk sene varki halk beni kendileriyle ünsiyet eder zannediyor, halbuki ben Hakk ile ünsiyetteyim” sözü ve yaşantısı bu mertebenin hâlini pek güzel anlatır.

Bu mertebenin ehli “nasa akılları düzeyinde hitab ediniz” Hadîsi şerifinin hükmü ile, karşısına gelen kimse hangi akıl düzeyinde ise onun mertebesini bilir ve ona oradan hitab eder, Eğer kabiliyetli görürse az daha üst mertebeden hitab ederek oraya doğru yükseltmeye çalışır.

Eğer kabiliyet görmezse rengine boyar ve o kişiyi olduğu yerde bırakır.

Bu kimseler, “marifetullah” Allah-ı, Kûr’ân-ı ve Hadîs’leri, her mertebede idrâk eder ve her mertebenin hakkını vererek yaşar.

Câmi ismiyle toplayıcıdır. Bütün varlığa faydalı ve merhametlidir.

O kişi; Kûr’ân-ı Keriym; Necm Sûresi (53/3-4) Âyetindeki;

وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى

وَحْىٌ يُوحَىَإِنْ هُوَ إِلَّا

“ve ma yentı­ku anil heva” (3)

“in hüve illa vahyün yuha” (4) Meâlen; O kendiliğinden konuşmamaktadır, onun konuşması ancak kendisine bildirilen bir vahy iledir.

Âyetinin tecelli ve bereketi ile “Makam’ı Muhammed”den aldığı yansıma ve ilâhi bir lütuf ile olmaktadır.

  1. İşte ancak bu sözler gerçek hedefini bulur
  2. ve orada “Nur-u Muhammediyye”yi parıldatmaya başlar.
  3. Ancak bu sözler kalplere şifa, gönüllere safa, ruhlara baka kazandırır.
  4. Ham meyveyi oldurur, ölmüşü diriltir.
  5. Dünya sarhoşunu ayıltır, ahret sarhoşunu bayıltır,
  6. uyuyanı uyandırır, atılı harekete geçirir.
  7. Yolcuyu menziline ulaştırır.
  8. Dargınlan barıştırır, aşıkını maşukuna kavuşturur.
  9. Mahcubların perdesini açar.
  10. Ümidsizleri ümidlendirir.
  11. Cehli ilme dönüştürür.
  12. Pulu altın eder,
  13. Kulu sultan, sultânı insân eder.
  14. Sözleri pahası bulunmaz değerlerdir.

Bu kimseler, ancak, Allah (c.c.) zikri, Allah (c.c.) muhabbeti ve Allah (c.c.) sohbetiyle huzur bulurlar.

İşte gerçekte sadece bunlar “abdühu” abd//kul olurlar ve “rasûlühu” ancak bunlar gönülden ”irsâl” haber verirler.

Bu kimseler kelime-i tevhid-i her mertebede ve her mertebenin hakkını vererek söylerler, gerçek tevhid ehli bunlardır

Bu mertebeye gelen kişi aynı zamanda “Fatiha-yı şerife”nin de yaşantısını en iyi şekilde idrâk edendir.

“elif”, “Kâmil insân”dır, on iki (12) noktadan, on iki (12) mertebeden meydana gelmiştir.

yedisi (7) , “ettur’u seb’a” (yedi tur) (yedi tavır) beşi (5) “Hazarât’ı hamse” (beş hazret mertebesi) olmak üzere on iki (12) mertebenin ifadesidir.

Ayrıca bir de batıni (13) on üçüncü mertebesi vardır.

Hamdı en geniş manâsıyla ancak bu kimseler diyebilirler.

Bunların dışındakiler kendi bulundukları sınırlı mertebeleri itibariyle nerde iseler, oranın idrâki ile hamd ederler.

“Namaz”, mevzuulu kitabımızda “Hamd”ın sekiz (8) mertebesini anlattık, oradan daha geniş malûmat alınabilir.

“Fatiha’yı şerif”in iki (2) vechi vardır.

Biri, kulluk, “makam-ı abdiyyet”, Diğeri ilâhlık, “makam-ı Ulühiyyet”tir, İki yönünü birlikte idrâk etmek ve yaşamak, “Kâmil İnsân”a has bir oluşumdur.

Gerçek hamd’ı ancak HAKk, ve HAKk ehli yapar, ümmeti Muhammed-e Fatiha’yı şerif büyük bir lütuftur.

“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” hükmünün tecellisi, risâlet menbaı, Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimizin mübarek gönlünden o kişilere sirâyet ettiğinde, işte, o kişiler de âlemlere rahmet olurlar.

Çünkü gönüllerinde “hakikat-i Muhammedi”nin nuru, zahirlerinde de “şeri at-ı Muhammedi”nin şerefini taşırlar.

Cenâb’ı Hakk bunların sırrı ve hakikatleri cihetinden halkı âleme rahmet eder, fakat âlem halkı bu rahmetin nerden geldiğini idrâk edemezler.

“Attığın zaman sen atmadın, ancak Allah attı” ilâhi hükmü bu kimselerin yaşantısını ne kadar güzel ve ne kadar açık olarak anlatmaktadır.

“İzâfi varlıkları iflâs etmiş” yerini “HAKk varlığı istilâ etmiş” olan güzel İn- sanlardan zuhura gelen her şey, HAK’kın bir fiili hükmüne dönüşmüştür.

Her mertebede başka yorum ve idrâki olan bu ilâhi kelâmın esas kaynağı, “Zat” ın “İnsân” mertebesinden zuhurunu, hâlini açık olarak anlatmaktadır. Oldukça zor olan bu yaşamda bulunan kimselere Allah c.c. kolaylıklar versin.

“Rasûlü Sakaleyn” iki ağırlığın yani İnsanların ve Cinlerin Peygamberi olan o yüce ve muhteşem Rasûlü zişan, hiç bir Âdem oğluna nasib olmayan o kutlu Mi’râc seyr’i ve temaşasından döndükten sonra, “Men reâni fekat reel hak” yani “Beni gören ancak HAK’kı görmüş olur” muazzam sırrını ifşa etmesiyle ne büyük bir irfan hazinesini insânlığa hibe etmiştir.

Bu hakikatin bir zerresi insâna ulaşırsa,

O insân baştan aşağı sarsılır, çöker yere yığılır, yanar kül olur savrulur.

Sonra tekrar zerreleri toplanır, yeni bir yapılanma ile kendine gelmeğe başlar ve gerçek HAKk’ani hâli zuhur etmeğe başladığında kendini başka bir eda, başka bir safa, başka bir vefa, başka bir biçimde, başka bir âlem içre, başka bir yapı da bulur, ve o yüce Peygamberden kendine ulaşan (İlâhi bir yoldan gelen) tecelli bereketiyle, “cübbemin içinde Hakk’tan başka bir şey yok”

“her ne yana eğilsem, her şey ol yana eğilir

“bana bakan ancak Hakk’ı görmüş olur” ve benzeri sözleri demeye başlar.

Her ne kadar zahir ehli için bu sözler geçersiz ise de, “hakikat-i Muhammediyye”ye ulaşmış kutlu kimseler için geçerlidir.

Bu halleri ancak yaşayan bilir.

“Rivâyet” ve “nakil” bilgisi değildir, “müşahede” ve “vehb-i” ilim dir.

Mertebeleri aşmış seyr-i sülûk’unu “Tekmil Tarîk” tamamlamış, kendi bünyesin de Mi’rac-ı nı yapmış kişilerin hayatı işte yukarıda bahsedilen hallere benzer özellikler gösterir. Ne mutlu onlara. ALLAH c.c. cümle sâlikleri kemâle erdirsin.

İslâmın içinde bir çok gruplar vardır.

Bunların bazısı şeriat, bazısı tarikat, bazısı hakikat, bazısı marifet mertebesindedirler.

Hepsi de kendi mertebelerinde Hakk’tır ve de gerçektir. Ancak en kemâlde olan irfan ehli, “cem-ül cem”e ulaşanlardır.

“Cem-ül Cem” demek, bütün cemleri bir araya toplayıp Cem’inde Cem’i demek tir.

Bu mertebeye eren kişinin iki (2) vechi/yönü vardır.

Biri halka, diğeri Hakk’a bakar.

Nerede nasıl gerekiyorsa o vechiyle görünür. Onu tanımak, anlamak cidden çok zordur.

“Kâmil İnsân” mertebesinin geriye dönüş makamları vardır.

Bunlar evvela “Tecelli-i Zat”, “Tecelli-i Sıfat”, “Tecelli-i Esmâ”, “Tecelli-i Ef’âl”dir.

Biz bu rnertebeleri daha fazla uzatmamak için Kâmil İnsân makamında birleştirdik. Bu tecelliler zaten Kâmil însân, mertebesine ulaşan kimselerde tabii olarak oluşacaktır.

Bu mertebenin başka bir özelliği de “tahallaku bi ahlâki rasûlüllah” (Hadîs) “Peygamberin ahlâkiyle ahlaklanın.” Rasûlüllah’ın ahlâkı ile bezenmiş olduğu hâlde yaşayışı, beşeri yaşamın icapları içerisinde Hakk’ani bir yaşam tarzıdır.

Yeryüzünde yaşamış ve yaşayacak olan insânların her yönden ve ahlâk yönünden de en üstünü şüphesiz insânların seyyid-i (efendisi) Hakikat-i Muhammedî’yi zuhura getiren Hz. Muhammed (s.a.v.) dir. Cenâb-ı Hakk onun hakkında;

Kûr’ân-ı Keriym; Kâlem Sûresi; (68/4) Âyetinde;

وَإِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ

“ ve innekke le alâ hulûkin aziym.” Buyurdu.

Meâlen: 4. Ve muhakkak ki: Sen pek büyük bir ahlâk üzerindesin Hadîs-i Şerifte de, buyurulan. Tahallâku bi ahlâkıllâh ve Tahallâku bi ahlâkı Rasûlüllah. Yani: Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanın, ve Rasûlüllah’ın ahlâkı ile ahlâklanındır.

Allah’ın ahlâkı: Celâl ve Cemâl sıfatlarıyla her mertebe de o mertebenin gereği olan adaleti yerine getirmektir.

Hz. Peygamber’in ahlâkı ise daha ziyade belirgin olarak merhamet üzeredir.

Kûr’ân-ı Keriym; Tevbe Sûresi; (9/128) Âyetinde;

حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ

“ Harisun aleyküm bilmü’minıne raufun rahiym.” Meâlen; Sizin üzerinize çok düşkün, şefkatli ve merhametlidir. Diye buyurulmuştur.

Tevhid-i Zat: (11) mertebesinde, sâlik Hakk’la bâki olduğundan kendisinden meydana gelen bir fiili yoktur. Buranın yaşamı gereği, belirli bir süre sâlik’ten (elinde olma dan) zıt isim ve sıfatların zuhura çıktığı yer olmasıdır. Bu yüzden ahlâkı, Allah’ın ahlâkıylâ ahlâklanmaktır. Bu yaşam ince bir iştir. Ancak oraya ulaşılınca idrâki (gerçek mânâda)mümkün olur.

İnsân-ı Kâmil: (12) mertebesinde ise kişiye yeni bir beşeriyet libası (elbisesi) giydirilip tekrar “ef’âl” yani beşeriyet âlemine, fakat Hakk’ani vasıflarıyla gönderilir. İşte burada o kişi etrafına çok müşfik ve merhametli davranır. Bu da Hz. Peygamberin barizahlâkından o na bir yansımadır. Yani tahallâku bi ahlâkı Rasûlüllah’tır.

Hz. Aişe (r.a.) validemize Peygamberimizin ahlâkı sorulduğunda, “Onun ahlâkı Kûr’ân-ın ahlâkıydı” diye buyurmuştur. Meseleye bu yönle de baktığımız da, Kûr’ân zât olduğuna ve zât bütün mertebeleri kuşattığına göre, demek ki; aynı zaman da Ef’âl, Esmâ, Sıfat, Zât, ve İnsân-ı Kâmil mertebelerinin gereği ne ise onu ortaya getirmesiHz. Rasûlüllah-ın geniş mânâ da ki; ahlâkı olmaktadır.

Bu mertebede her şey gene eskisi gibi yerli yerine dönmüş, zahirde “Şeriatı Muhammedi” batında ise “Hakikati Muhammedi” hükümleri geçerli olmuş olur.

Bu zatlar dışta halk ile, içte Hakk iledir.

Bunları tanımak çok zordur, gerçek irfân ehli, vasıl kimseler bunlardır.

Halkta, Hak’kı; Hak’ta Halkı müşahede ederler. Bir başka ifadeyle kesrette vahdet, vahdette kesret’i yani çoklukta birlik, birlikte çokluk’u en güzel şekilde yaşarlar. Daha evvelce “ehl-i sünnet vel cemaat” yolunu sadece şe kil ve sûret hâlinde, zahirde yaşarlarken, bu defa “ehli sünnet vel cemaat” yolunu batın-ı ile birlikte yaşarlar’ ki işte gerçek, “İslâmiyet” ve “Marifetullah” yaşamı bu dur.

Ehl-i sünnet yolunu sadece “şekiller ve merasimler” babında uygulamak yeterli olamamaktadır.

İşte İslâmı yeteri kadar tanımamak ve tanıtamamak buradan kaynaklanmaktadır.

Eğitim yetersizliği ve bilinçsiz tutuculuk önümüzde bir büyük mania oluşturmaktadır.

“Ehli sünnet vel cemeat” yolunu irfâniyetle destekleyip batıni yaşamımızı da faaliyete geçirebildiğimiz gün, İslâm topluluğu olarak hedefimize vardığımız gün olacaktır.

Gayemiz en kısa yoldan ve en gerçekçi olarak talipleri HAK’ka ulaştırmaya yardımcı olmaktır. Hatalarımız var ise hoş görüle.

Hak’ka giden yollar muhakkak’ki pek çoktur. Ancak biz, bildiğimiz yolu anlatmağa çalıştık. Eksik yerler varsa Cenâb’ı Hakk tatbik edenlere ilham vasıtasıyla tamamlatsın. Âmin.

Bu bahsi de burada bitiriyoruz, daha fazlasını tadarak yaşamak temennisiyle. gayret bizden, yardım ve muvaffakiyyet Allah’dan dır. (c.c.) Bu mertebede de yapılacak zikir değişikliğini de kısaca belirtmeğe çalışalım.

Bu mertebenin özelliği, âfaki mânâ da Tevhid idrâkine doğru yol almağa devam etmektir.

Derse başlarken çekilen (700) adet “Kelime-i Tevhid” (100) adet daha eksiltilerek (200) e düşürülecek, verilen sayılar da Esmâlar’a devam edilecek, yine verilen sayıda ALLAH zikrine devam edilecek.

Sonra. (100) adet bu mertebenin kelimesi olan (lâ ilâhe illâllah Muhammedürra sûlüllah) ilâve edilecek. Daha sonra bu mertebenin idrâki ve hâli ni ifade eden Âyetleri en az (33) çer defa çektikten sonra yine üç ihlâs bir fatiha okuyup Peygamber Efendimiz (s.a.v.) min ehli beyt hazaratının rûhlarına hediye eyleyip, o günkü dersimizi bitirmiş oluruz.

Muvaffakiyyet Allah’dandır. Onun dileğinin dışında hiç birşey olmaz.

Bu mevzuda daha geniş bilgi altı peygamber isimli kitabımızın Muhammed (a.s.) bölümün de gelecektir. Fakat en verimli eğitim yolu sohbettir.

* * *

Mesnevi-i Şerifte bu âyete birçok yerde değinilmiştir. Bunlardan bazılarını görmek faydalı olacaktır.

623. Sen beytin tefsîrini Kur'ân'dan açıkça oku ki, Hudâ “Mâ remeyte iz remeyte" buyurdu.

Ya'ni yukarıdaki bir beyitte, biz rüzgârlardan hareket eden bayraklar üzerindeki arslan resimleriyiz, demiş ve onu ta'kip eden beyitlerde bunu örnekler ile îzâh etmiş idik. Bu ma’nâ Kur’ân-ı Kerîm'de Enfâl sûresinde geçmekte olan:

(Enfâl, 8/17) “ve mâ remeyte iz remeyte ve lâkinnallâhe remâ”

"Ey peygamberim, attığın vakit, sen atmadın, velâkin Allah attı"

624. Eğer biz okları atar isek, bizden değildir; biz yayız ve onun ok atıcısı Hudâ'dır.

625. Bu, cebir değildir; bu, cebbâriyetin ma’nâsıdır. Cebbârlığın zikri yalvarıp yakarmak içindir.

Bu beyt-i şerîf yukarıdaki beyitlere karşı olabilecek bir sorunun cevâbıdır. Ya'ni birisi çıkıp diyebilir ki, mâdemki bizim fiillerimiz ve sözlerimiz Hakk’ındır ve bizler Hakk’ın âleti mesâbesindeyiz; şu halde biz sözlerimizde ve fiillerimizde mecbûruz ve bizim irâdemizin ve tercihimizin hiç hükmü yoktur. Bu sorunun cevâbını îzâh etmek için bir ön bilgiye ihtiyâc vardır.

Bilinsin ki, varlık dünyâda ve âhirette hep Hakk’ın varlığıdır. Bu hakîki vücûdun sıfatları ve isimleri vardır, açığa çıkmak isterler. Açığa çıkmak için de mutlaka çokluklar âleminin vücûdu lâzımdır. Oysa sonsuz olan Hakk’ın bir olan vücûdu karşısında, çok olan vücûdların bağımsız olarak ispâtı mümkün değildir. Bundan dolayı bu bir olan hakîki vücûd, latîf oluş mertebesinden kesîf oluş mertebesine tenezzül etmedikçe, çokluklar âlemi var olmaz. Nitekim bu hâle işâret olarak Ebu'l-Hasan Gûrî hazretleri "Tenzîh ederim o Ecell ve A'lâ Zât’ı ki, Zât'ını latîf kıldı, ona Hak ismini verdi; ve nefsini ve Zât'ını kesîf kıldı, ona da halk dedi" buyurur. Ve Cenâb-ı Şeyh-i Ekber "Tenzîh ederim o Ecell ve A'lâ Zât’ı ki, eşyâyı açığa çıkardı; oysa o Ecell Zât, eşyânın "ayn"ıdır" buyurur.

Şimdi, bir olan hakîki vücûd ilk olarak ilmî sûretlerinin mertebesine tenezzül etti ve bu mertebede sıfatlarının ve isimlerinin sûretleri sâbit oldu. İlâhi isimler ise, Hâdî ya’ni (Hidâyet Eden) ve Mudill ya’ni (Dalâlette Bırakan) ve Dârr ya’ni (Zarar Veren) ve Nâfi' ya’ni (Fayda Veren) gibi karşılıklıdır; ve Hâdî isminin gereği hidâyet olup, bu ismin görünme yerleri mü'minlerdir. Mudill isminin gereği de dalâlet olup, onun görünme yerleri de kâfirler, günahkârlardır.

Bu ilmî sûretlere "a'yân-ı sâbite ya’ni sâbit aynlar" derler. Bunların bu mertebede harici kesîf bir vücûtları olmadığından Hakk’ın Zât’ından ayrı olarak bir açığa çıkışları yoktur. Bundan sonra o hakîki vücûd, bu "sâbit aynlar" dolayısıyla gayrı oluş elbisesine bürünerek, rûhlar mertebesine tenezzül etti. Ondan sonra yine bu ilmî sûretler dolayısıyla "misâl mertebe"sine ve ondan sonra da "aşağıların aşağısı" olan "şehâdet âlem"ine tenezzül etti; ve "şehâdet âlem"inde açığa çıkan her bir kesîf vücûd ilâhi bir ismin gereklerine tâbi' olup, onlardan bu ismin hükümleri ve eserleri gâlip gelerek açığa çıktı; ve insan ise ilâhi sûret üzerine mahlûk olduğundan cüz'î ve küllî bütün isimlerin görünme yeri oldu. Fakat görünme yeri olduğu küllî isimlerden birisi onun "hâs Rabb"idir ve onu terbiye eder. Örneğin "hâs Rabb"i "Mudill" ismi ise, bütün mevtınlarında onda gâlip olarak bu ismin hükümleri açığa çıkar ve " hâs Rabb"i "Hâdî" ismi ise, aynı şekilde onda gâ­lip olarak, bu ismin hükümleri ve eserleri açığa çıkar.

Şimdi Tekvîn ya’ni (Var Edicilik) Kelâm'a ve Kelâm Kudret'e ve Kudret İrâde'ye ve İrâde İlim'e ve İlim, ma'lûma ya’ni bilinene tâ'bîdir ve ma’lûm "sâbit aynlar"dır. Ya'ni Hak ilâhi ilminde sâbit olmayan "şey"in açığa çıkmasını irâde etmez ve irâde etmediği "şey"e de kudreti bağlanmaz; ve kudretinin bağlanmadığı "şey" de mevcût olmaz.

Ne zaman ki insan fertleri bu kesîf âlemde var oldu, sûretleri i'tibariyle hepsi insan olduğundan, meydanda bir mîzân ya’ni ölçü olmadıkça hakîkatlerini ve ma’nâlarını birdiğerinden ayırmak mümkün olmadı. Bu maksâdın oluşması için peygamberleri vâsıtasıyla Hak Teâlâ "teklîfî emir"lerini teblîğ etti. Bundan dolayı emir iki tür oldu. Birisi "irâdî emir" ve diğeri "teklîfî emir"dir.

"İrâdî emir", Hakk’ın ilmine dayanan irâdesi, ya'ni ilmî sûretler mertebesinde Hak'dan isti'dâd lisânı ile kendilerinin "Hâdî" veya "Mudill" isimlerinden birisine görünme yeri oluşunu talep edenler hakkında, o sûretle varlığına Hakk’ın irâdesinin bağlanmasıdır.

Diğeri de "teklifî emir"dir ki, bu kesîf âlemde her ferdin isti'dâd ve kabiliyyetinin ayrılması için, peygamberler vâsıtasıyla şer'î tekliflerdir.

Bu hakîkatler ışığında bakıldığında kul, ezelde isti'dâd lisânı ile ne talep etmiş ise, Hak onu vermiş ve bu kesîf âlemde de aynı şekilde kul, irâde ve tercihini, bu isti'dâdının sevki ile fiilen kullanıp, yine onu talep etmiş ve Hak da aynı şekilde onu vermiştir. Bundan dolayı Hak tarafından cebir ya’ni zorlama yoktur. Zorlama ancak her görünme yerinin kendi hakikatinden kendisine olur. Bunların tamamını Hakk’ın cebbâriyyeti ihâta etmiştir; çünkü hakîki vücûd Hakk’ındır ve kulun vücûdu bu vücûda bağlı olan bir vücûddur. O halde dâima Hakk’ın cebbâriyyeti altında âcizdir; ve mahlûkların Hakk’ın cebbâriyyeti altında âciz olmasının hikmeti de, gayrılık elbisesiyle açığa çıkan insanların vehimlerine dayalı olan varlıklarını, hakîki vücûd karşısında fânî etmek için, kendilerini hor görmenin kemâliyle yalvarıp yakarmalarının ve niyâzlarının gerekmesindendir.

626. Yalvarıp yakarmamız çâresizliğimizin delîli oldu; utanmamız da tercihin delîli oldu.

Ya'ni aczimiz ve yalvarıp yakarmamız, tercihimiz olmadığına alâmettir; ve bir kötülüğü yaptıktan sonra utanmamız ve vicdânımızda azâp duyarak pişmân olmamız, irâde ve tercihimiz olduğuna alâmettir. Bundan dolayı hakîkatimiz yönünden baktığımızda Hakk’ın cebbâriyyeti altındayız ve isti'dâdımızın mecbûruyuz; fakat şerîat ve zâhirimiz açısından baktığımızda fiilimizde söz sâhibiyiz. Biz, tavla oyuncuları gibiyiz. Hakîkatte zarlara tâbîyiz; fakat oyunculuktaki ustalığımız ve tercihimiz de inkâr olunamaz.

1839. Senin lütfun, mâdemki beni böyle tutuyor, şarâb kim oluyor ki, o bana sevinç getirsin.

Senin zâtî lütufların mâdemki beni böyle sarhoş edip birliktelik mertebesine getiriyor; maddî şarâbın ne hükmü vardır ki, o bana sevinç ve neş'e verebilsin.

1840. Şarâb kaynayışta, bizim kaynamamızın dilencisidir; felek dönüşünde bizim aklımızın dilencisidir.

Bu beyt-i şerîf, Mansûr bâdesinin gereği olarak söylenmiş bir sözdür. Çünkü kâmilin lisânı vahdet makâmında, Hakk’ın lisânıdır; bundan dolayı bu sözler, Cenâb-ı Mevlânâ efendimizin beşerî sûretlerine âit değildir. Nitekim demişlerdir:

Mansûr ene'l-Hak söyledi Hakdır sözü Hak söyledi

Ve Kur’ân-ı Kerîm'de bu makâm “ve mâ remeyte iz remeyte ve lâkinallâhe remâ” (Enfal, 8/17) ya’nî "Attığın zaman sen atmadın; fakat Allah attı" âyet-i kerîmesinde işaret buyrulur.[43]

3829. Dedi ki: Ben kılıcı Hak için vururum; ben Hakk'mın kuluyum, tenin me'mûru değilim.

Hz. Ali buyurdu ki: Ben Allah Teâlâ hazretlerinin rızâsı için küffâr ile harb eder ve kılıcımı ancak Hakk’ın emrine imtisâlen kullanınm. Nefsimin arzûlarıın tatmîn için kılıç kullanmağa tenezzül etmem; zîrâ ben Hakk’ın kuluyum; tenimin ve nefsimin me’mûru değilim.

3830. Hakk'ın arslanıyım, hevânın arslanı değilim; benim fiilim benim üzerime şâhiddir.

Ben Hakk’ın emrini icrâ husûsunda arslan gibi şecî’im; hevâ-yı nefsimin emirlerini infâz için şecr değilim. Benim bu sözlerime fiilim şehâdet eder; zîrâ sözler fiiller ile te’yîd edilmedikçe, kizibden ibâret kalır.

3831. Ben muharebede "Mâ remeyte iz remeyteyim; ben kılıç gibiyim ve O vurucu güneştir.

“Hırâb" “fiâl” vezninde “müfâale bâbı”nın masdandır, muhârebe ma’nâsınadır. Ya’nî ben muhârebede sûre-i Enfâl’de olan (Enfâl, 8/17) ya’nî “Attığın vakit, sen atmadın” âyet-i kerîmesinin mâsadakıyım; ve ben kılıç gibiyim ve o kılıcı vuran ise, hakikat güneşi olan Allah Zü’l-Celâl hazretleridir. Bu vakitde İmâm-ı Ali (k.v.) efendimizin “kurb-i ferâiz” mertebesinde bulundukları anlaşılır ve bu mertebede abd Hakk’ın âletidir; ve “kurb-i nevâfil”de ise Hak, abde âlet olur.

3832. Hem kendi yükümü yoldan kaldırdım; Hakk'ın gayrini ben adem tasavvur ettim.

Ben tarik-ı hayâlde bulunan varlığımın yükünü, o yoldan kaldırdım; Hakk’ın gayri olan her bir şeyi, ben yok bildim.

3833. Hem bir gölgeyim, sahibim güneştir; ben hâcibim, O'nun hicabı değilim.

Ben güneşin harekâtına tâbi’ olan bir gölgeyim; ya’nî vücûdda ve varlıkta Hakk’ın esmâsının zilliyim; binâenaleyh ben Hakk’ın bâb-ı tecelliyâtında bir kapıcı ve bir perdedârım. O’nun vücûdunun perdesi ve hicâbı değilim.Ya’nî Hak kapısında ağyâre karşı perdedârım; O’nun huzûruna ağyârı koymam.

3834. Hen visâl cevherleriyle dolu kılıç gibiyim; kıtalde öldürülmüş değil, diri ederim.

Benim kıtâlden ve cihâddan kasdım, adam öldürmek değildir; belki sıfât-ı nefsâniyye ve hayvâniyye içinde istiğrâklan hasebiyle âdemiyyet mertebesinden ölmüş olanları, kılıç korkusuyla îmân ve insanlık mertebesine getirmek sûretiyle diriltmektir.

3835. Benim kılıcımın cevherini kan örtmez; rüzgâr benim bulutumu ne vakit yerinden götürür?

"Kılıç ve bulut” Hz. Emîr’in zât-ı şerifinden ve “kan”, sâika-i nefsâniyye ile vâki’ olan katilden ve “kılıcın gevheri”, tahalluk buyurdukları ahlâk-ı ilâhiyyeden ve “rüzgâr”, hevâ-yı nefsâniyyeden kinâyedir. Hulâsa-i ma’nâ böyle olur. Kabza-i ilâhiyyede kılıç gibi olan vücûdumda zâhir olan ahlâk-ı ilâhiyye sâika-i nefsâniyyet ile kati ıkâına mâni’dir. Hiç hevâ-yı nefsânî benim zıll-i ilâhî olan vücûdumu izâle ve ondan nâzil olacak rahmeti men’ edebilir mi?[44]

1299. Hak, "Mâ rameyte iz rameyte" buyurdu; Hakk'ın işi, işlerin üzerine sebk tutar.

Bütün varlıklar ve tasarruflar Hakk’ın olduğuna işâreten Hak Teâlâ, (Enfâl, 8/17) ya’ni “Ey Habîbim, attığın vakit sen atmadın, velâkin Allâh Teâlâ attı!” buyurdu. Binâenaleyh bu vücûdât-ı izâfıyye ve âlem-i ecsâmda zâhir olan ef’âl, ezelde sâdır olan kazâ-yı İlâhîye merbûttur ve ibâdın ef'âlinin hâlikı da Hak’tır. Böyle olunca, Hakk’ın hüküm ve kazâsı ve fiili, ibâdın hüküm ve kazâlarından ve ef’âlinden evvel vâki’ olmuştur. Bu âyetin îzâhâtı, I. ciltte yahûdî pâdişâhın vezîrinin hikâyesinde geçti.[45]

2521. "Mâ rameyte iz rameyte”yi doğru bil; canın canından getirdiği her şey can olur!

Sûre-i Enfâl’de olan (Enfâl, 8/17) ya’ni, “Ey Peygamberim, attığın vakit sen atmadın; ve lâkin Allâh attı!” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu âyet-i kerîmeden bâhis olan ebyât yukarılarda da geçti. Ya’ni, sen bu âyet-i kerîmenin ma’nâsını ilm-i yakını ile idrâk et ve aslâ şübhe etme. Mürşid-i kâmilin cânın cânından getirdiği her hal ve ma’nâ sana can olur. “Canın canı”ndan murâd, Hakk’ın sıfat-ı Hayât’ıdır. Zîrâ rûh, Hakk’ın sıfât-ı hayâtının mazhandır. Ve “can olmak”tan murâd, rûh-ı hay- vânînin rûh-ı İnsanîye terakkisidir. Ve (Sâd, 38/72) ya’ni, “Ben insana rûhumdan nefh ettim!” âyet-i kerîmesinde bu ma’nâya işâret buyurulur. Zîrâ bu hayât-ı sûriyyede yalnız sûret-i insâniyyede zâhir olmak mûcib-i iftihâr değildir. Belki rûh-ı hayvânîsini rûh-ı sultânî ve insânî mertebesine terakkî ettirip, bâtınen dahi insan olmak lâzımdır. Bu beyt-i şerîfte, “halîfe" olan insân-ı kâmilin, kendisinin müstahlifi olan Hakk’ın “ayn”ı olduğuna işâret buyurulur.

2522. El tutucu ve yük götürücü odur; dembedem o nefhayı ondan ümîd et!

Hakikat yolunda sâliklerin ellerini tutan ve onlan terbiye etmek yükünü taşıyan mürşid-i kâmildir. Binâenaleyh, (Sâd, 38/72) [ “Ben ona rûhumdan nefh ettim’’] âyet-i kerimesinde beyân buyurulan nefh-i İlâhîyi, o mürşid-i kâmilin vesâtatından ümîd et. Zîrâ insân-ı kâmil, Hak ile halk arasında berzahtır.[46]

8. Onların cisimlerini nûrdan yoğurmuşlardır. Nihâyet ruhtan ve melekten geç­mişlerdir.

“Onların bu unsurî olan cisimlerini Hakk’ın nûrundan yoğurmuşlardır. Bu imtizâc-ı nûrânî neticesinde onlar, rûh-ı hayvânî ve melekiyyet mertebesi olan rûh-i insânî sınıfından ileri geçmişlerdir.” Zîrâ bu sınıflar vücûd-i mutlakın gayriyyet libâsıyla zâhir olduğu merâtibdir. Onlar ise bu gayriyyet perde­lerini yırtıp deryâ-yı ıtlâkta mahv ve müstağrak olmuşlardır. Muhakkıklar bu mertebeye “makâm-ı ittihâd" derler; ve “ittihâd”dan murâd budur ki: Vaktâ- ki sâlik bilcümle makâmât-ı sülûkü geçmiş olur ve mücâhedât ve riyâzât kuvveti ve Hakk’ın inâyeti ile bakır mesâbesindeki nefsini altın yapar; ve kâffe-i a’mâlini hiçe sayıp sıfât-ı ahadiyyeyi kabûle salâhiyyet kesb eder; on­dan sonra cismânî ve rûhânî irâdeleri kalkıp Hakk’ın irâdesine muttasıl ve âkıbet onun sıfâtıyla muttasıf olur. Nitekim bu makama işâreten Kur’an-ı Ke­rîm’de (Enfâl, 8/17) ya’ni “Ey Resûlüm, attığın vakit sen atmadın, velâkin Allah attı" ve (Feth, 48/10) ya’ni “Muhakkak sana bîat edenler; ancak Allah’a bîat ederler” buyurulmuştur. Ve Bâyezfd Bistâmî hazretleri bu makamda şöyle buyuruyorlar: “Otuz yıl vardır ki Hak buyurdu, ben onu yaptım; şimdi otuz yıl var ki, ben söylerim Hak onu yapar.”

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(5)