İçeriğe atla
Enfâl 19Cüz 9 · Sayfa 179

Enfâl Sûresi 19. Âyet

الأنفال

Sohbete sor

İn testeftihû fekad câekumu-lfeth(u)(s) ve-in tentehû fehuve ḣayrun lekum(s) ve-in te'ûdû ne'ud velen tuġniye ‘ankum fi-etukum şey-en velev keśurat veenna(A)llâhe me'a-lmu/minîn(e)

(Ey inkarcılar!) Eğer fetih istiyorsanız işte size fetih geldi. Eğer (peygambere karşı gelmekten) vazgeçerseniz, bu sizin için daha hayırlı olur. Eğer dönerseniz biz de döneriz. Çok olsa bile topluluğunuz size hiç fayda vermez. Çünkü Allah mü'minlerle beraberdir.

Enfâl Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(Ey inkârcılar!) Eğer fetih istiyorsanız işte size fetih geldi. Eğer (peygambere karşı gelmekten) vazgeçerseniz, bu sizin için daha hayırlı olur. Eğer dönerseniz biz de döneriz. Çok olsa bile topluluğunuz size hiç fayda vermez. Çünkü Allah mü’minlerle beraberdir. (8/19)


Fetih’in lügat manâsı bilindiği gibi “açmak”tır,ve her bir açılış kendi bünyesinin feth-i’dir.

(Fâtih) “açan-fâil” (meftuh) ise “mef’ul-açı-lan’dır.” Burada bahsedilen “fetih” açılım, Bedir savaşı ve Nûr-u Muhammedi mertebesinin dünyaya ve birimsel olarak gönül âlemine açılması-yayılmasıdır.

Bu âyetin nuzül sebebi ve tefsiri mesnevi beyitlerinde anlatılmıştır.

Bu “în testeftihû fekad câekümü’l-fethu” âyet-i kerîmesinin tefsiri: "Ey tâinler, dediniz ki bizden ve Muhammed’den her o kimse ki hakdır, ona feth ve nusret ver! Ve bunu o sebeble söylediniz, tâ zan gele ki siz garazsız Hakk’m tâlibisiniz. Şimdi Muhammed’e nusret verdik, tâ ki hak sâhibini göresiniz" Bu âyet-i kerîme sûre-i Enfâl'dedir, sebeb-i nüzûlü budur ki, küffâr-ı Kureyş, Mekke-i Mükerreme’den, ehl-i İslâm ile harb için çıktıkları vakit, Harem-i Şe­rifin örtüsünü tutup: “Yâ Rab, iki askerden hangisi sana mahbûb ve makbûl ise, ona nusret ver” derlerdi. Hak Teâlâ onlara karşı istihzâ muâmelesi gösterip buyurdu ki: (Enfâl, 8/19) Ya’ni “Eğer siz fe­tih istediniz ise, işte size fetih geldi ve eğer muhâlefetten vazgeçerseniz o si­zin için hayırlıdır ve eğer muhâlefete avdet ederseniz, biz de onlara nusrete avdet ederiz ve eğer çok olsa bile, sizin cemâatiniz sizden bir şeyi def’ etmez; ve muhakkak Allah Teâlâ mü’minler ile berâberdir.”

4472. "Putlardan ve Hudâ’dan niyaz ettik ki, eğer haksız isek, bizi kat' et!” Ya’ni küffâr-ı Kureyş dediler ki: “Biz putlardan ve Hudâ’dan yalvarıp is­tedik ki, eğer da’vâmızda haksız isek bizi mağlûb et!”

4473. "O ki bizden ve ondan hakdır ve doğrudur, ona nusret ver, onun nusre­tini iste!"

“Bizden ve islâmlardan hangimiz haklı ve doğru ise, ona yardım et ve onun yardımını iste!"

4474. Bu duayı çok ettik; ve Lât önünde ve Uzzâ ve Menât önünde secde ettik.

“Salât”, kelimesine Ankaravî hazretleri “secde” ma’nâsını vermiştir. Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî hazretleri “bahşiş” ve “atâ” ma’nâsına olan “sıla”nın cem’idir ve kesr ile “sılât’dır demiştir. “Lât” ve “Uzzâ” ve “Menât” Kureyş’in taptığı putlarının isimleridir. Nitekim sûre-i Necm’de (Necm, 53/19-20) [“Gördünüz mü o Lât ve Uzza’yı ve üçüncüleri olan ötekini, Menât’ı?”] âyet-i kerîmesinde isimleri mezkûrdur.

4475. Ki, "Eğer o hak ise, onu zâhir kıl, eğer hak olmazsa, onu bizim zebu­numuz et!" Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Enfâl’de olan olup (Enfâl, 8/32) ya’ni “Vaktâki dediler: Ey benim Allah’ım, bu Peygamberin dediği senin indinden olup hak ise, bizim üzerimize gökten taş yağdır veyâhud bize azâb-ı elîm getir” [âyet-i kerîmesi­ne işâret buyurulur.] Bu sözü söyleyenin Ebû Cehil olduğu rivâyet olunur.

4476 "Vaktâki açık gördük ki o mansûr oldu, biz hep zulmet olduk, o nûr oldu." Bu da Kureyş münkirlerinin sözüdür. Dediler ki: “Biz bu kadar putlarımı­za duâ ettik ve hediyeler verdik veyâ secdeler ettik. “Eğer Muhammed hak ise bize izhâr et ve eğer bâtıl ise, onu bize mağlûb et!" dedik. Vaktâki onun mansûr olduğunu ve bize galebesini gördük ve biz onun önünde hep zulmet olduk, o bizim önümüzde nûr oldu.”

4477. “O istediğiniz şeydir!" diye bu bizim cevâbımızdır, zâhir oldu ki, "Siz haksızsınız!" Kureyş münkirleri sözlerine devâm edip dediler ki: “Bizim bu mağlûbiye­timiz ve müslümanların galibiyeti “İşte istediğiniz şeyi verdim” diye Hak ta­rafından bize verilmiş cevâbdır; ve Hakk’ın bu cevâb-ı fiilîsi “Siz haksızsınız!” diyerek bizlere zâhir oldu.”

4478. Tekrâr bu endîşeyi kendilerinin fikrinden kör ettiler, kendilerinin zik­rinden def ettiler.

Kureyş münkirleri yukarıdaki düşünceleri tekrâr hatırlarından sildiler ve fikirlerinden def ettiler, dediler:

4479. Ki, Bu tefekkür dahi bize idbârdan hitti ki, onun doğruluğu gönülde dürüst olur”

“Bizim mağlûbiyetimiz ve onların galibiyeti haklı olduklarının delilidir, sû­retinde vâki’ olan düşüncemiz idbâr-ı tâli’den bitti ve doğdu; kalbimizde o fik­rin doğruluğu kalbde takarrür edip dürüst ve sağlam olur, yanlış bir fikri doğ­ru görürüz."

4480. "Halbuki eğer birkaç kere gâlib oldu ise ne oldu? Zamân her bir kim­seyi gâlib getirir!"

“Halbuki Muhammed (a.s.) birkaç kere bize gâlib oldu ise, bunun ne hük­mü olur; zamân her bir kimseyi gâlib getirir, ya’ni galibiyet ve mağlûbiyet ba’zı ahvâl ve şerâitin te’sîri. ile, zaman zaman vâki' olur bir şeydir."

4481. Biz dahi eyyamdan saâdet-mend olduk, defeât ile onun üzerine muzaf­fer geldik."

“Nitekim biz dahi ba’zı vakitlerde onlara gâlib gelmek sûretiyle hüsn-i tâli’imizi izhâr ettik, defalar ile o Peygamber üzerine muzaffer olduk.”

4482. Tekrâr derler idi ki: "Vâktâ o mağlûb oldu, bizim mağlûbiyetimiz gibi o çirkin ve alçak olmadı." Müşrikler, yukarıdaki fikri muhakemelerinden sonra, tekrâr dönüp derler idi ki: “Evet, o da bize mağlûb oldu, fakat onun mağlûbiyeti, bizim şimdiki mağlûbiyetimize benzemedi; zîrâ o mağlûb olduğu vakit, bizim gibi elleri zin­cirler ile bağlanıp zelîl bir sûrette sevk olunmadı.”

4483. “Zira hüsn-i tâli' ona- mağlûbiyet içinde, el altından gizli yüz şâdî verdi.

“Zîrâ bu hâl de onun güzel olan tâlii iktizâsındandır ki, onun bu tâlii, mağ­lûbiyeti içinde bile kendisine bir sebeb-i mechûlden gizlice sürûrlar ve safalar verir idi. Şöyle:”

4484. “Ki, o aslâ mağlûb olmuşa benzemedi, zîrâ onda ona ne gam, ne de kıv­ranma oldu."

4485. Çünkü müminlerin alâmeti mağlûbiyettir; fakat müminin mağlûbluğunda güzellik vardır.

Mü’minler mağlûbiyetten müteessir olmazlar, çünkü onlar âlemde Hakk’ın tecellî-i efâlini müşâhede ederler. Efâl-i ilâhiyye önünde dâimâ mağlûb ve münkesirdirler; bu sebeble mü’minlerin alâmeti mağlûbiyet olur, fakat mü’minin mağlûbiyetinde ve inkisârında güzellik vardır, çünkü onu f’âl-i Hak’dan görür. Nitekim âyet-i kerîmede (Tev be, 9/51) ya’ni “Habıbim de ki: Bize Allah Teâlâ hazretlerinin bizim için ezel­de yazdığı şeyin gayri isâbet etmez” buyrulur.

4486. Eğer sen bir misk ve anberi kırarsan, âlemi reyhânın kokusundan doldu­rursun.

Ya’ni mü’minler misk ve anbere benzerler. “Eğer sen miski ve anberi kırıp parçalarsan, onun kokusu etrâfa yayılır; bunun gibi mü’minlerin inkisârından sûrî ve ma’nevî etrâf-ı âleme birçok fevâid hâsıl olur.”

4487. Ve eğer ansızın eşeğin gübresini kırarsan, odaları baştanbaşa ziyâde kokmuş edersin.

Ehl-i nefis olan münkirler dahi eşek gübresine benzerler, onları kırdığın vakit, bâtınlarındaki habâset etrâf-ı âleme intişâr eder ve nâsın huzûr ve râhatı münselib olur.[58]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)