İn testeftihû fekad câekumu-lfeth(u)(s) ve-in tentehû fehuve ḣayrun lekum(s) ve-in te'ûdû ne'ud velen tuġniye ‘ankum fi-etukum şey-en velev keśurat veenna(A)llâhe me'a-lmu/minîn(e)
(Ey inkarcılar!) Eğer fetih istiyorsanız işte size fetih geldi. Eğer (peygambere karşı gelmekten) vazgeçerseniz, bu sizin için daha hayırlı olur. Eğer dönerseniz biz de döneriz. Çok olsa bile topluluğunuz size hiç fayda vermez. Çünkü Allah mü'minlerle beraberdir.
Fetih istiyorsanız, işte size fetih gelmiştir, eğer aşırı gitmez de son verirseniz, hakkınızda daha hayırlıdır. Yok eğer dönerseniz, biz de döneriz. O vakit askeriniz çok da olsa size hiç bir şekilde fayda vermez. İyi biliniz ki, Allah müminlerle beraberdir.
Enfâl Suresi 19. ayet, Mekkeli müşriklerin Bedir Savaşı öncesi ve sırasındaki tutumlarını ele alarak, ilahi yardımın ve zaferin kiminle olduğunu, ayrıca inkarcıların direnişlerinin sonuçsuz kalacağını vurgulamaktadır. Ayet, 'fetih', 'intihâ', 'avd' ve 'fı'e' gibi kavramlar üzerinden ilahi takdir, pişmanlık ve toplumsal gücün sınırlılığı temalarını işler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'فتح' (feth) kelimesinin asıl anlamının 'kapalı olan bir şeyi açmak' olduğunu belirtir. 'İstiftaḥ' ise, 'Allah'tan bir hüküm vermesini veya bir şeyi açmasını istemek' demektir. Ayetteki 'in testeftiḥû' ifadesi, müşriklerin Allah'tan kendileri ile Müslümanlar arasında bir zafer veya hüküm talep etmeleri anlamında kullanılmıştır, ancak bu talep kendi aleyhlerine sonuçlanmıştır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'testeftiḥû' kelimesini 'hüküm istiyorsanız' veya 'yardım istiyorsanız' şeklinde açıklar. Ayetteki bağlamda, müşriklerin 'Ya Rabbi, iki topluluktan hangisi daha doğru yolda ise ona yardım et' şeklindeki dualarına işaret eder ve bu duanın kendi aleyhlerine gerçekleştiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'fetih' kavramının Kur'an'da sadece 'zafer' değil, aynı zamanda 'ilahi hüküm' ve 'ilahi açılım' anlamlarını da taşıdığını belirtir. 'İstiftaḥ' fiili, bu ilahi hükmün veya açılımın talep edilmesi anlamına gelir. Ayette, müşriklerin bu talebinin, Allah'ın hükmünün Müslümanlar lehine tecelli etmesiyle sonuçlandığına dikkat çeker.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'el-feth' kelimesini 'zafer' ve 'hüküm' olarak açıklar. Ayetteki 'fekad câekumu'l-feth' ifadesi, müşriklerin istedikleri hükmün veya zaferin, kendi aleyhlerine, yani Müslümanlar lehine gerçekleştiğini belirtir. Bu, onların taleplerinin tersine dönmesi durumudur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'feth'in 'kapalı olanı açmak'tan türediğini ve mecazi olarak 'zorlukları gidermek', 'yardım etmek' ve 'zafer vermek' anlamlarına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'el-feth', Allah'ın Müslümanlara verdiği zafer ve müşrikler aleyhine verdiği hüküm olarak anlaşılmalıdır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'feth' kavramının Kur'an'da hem maddi hem de manevi anlamda 'açılış', 'zafer' ve 'ilahi yardım' olarak kullanıldığını belirtir. Enfâl 19'daki 'el-feth', müşriklerin talebi üzerine gerçekleşen ve onların yenilgisiyle sonuçlanan ilahi müdahale ve zaferdir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'nehy' kökünün 'bir şeyi sona erdirmek', 'yasaklamak' ve 'bir şeyden alıkoymak' anlamlarına geldiğini belirtir. 'İn tentehû' ifadesi, müşriklerin düşmanlıklarından ve Peygamber'e karşı gelmekten vazgeçmeleri durumunda bunun kendileri için daha hayırlı olacağını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'nehy'in 'bir şeyi bırakmak' ve 'bir şeyden uzak durmak' manalarına geldiğini açıklar. Ayetteki 'in tentehû', müşriklerin Müslümanlara karşı olan düşmanca tutumlarını terk etmeleri, yani 'son vermeleri' anlamında kullanılmıştır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'avd' kelimesinin 'bir şeyin eski haline dönmesi' veya 'tekrar etmesi' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'in te'ûdû' ifadesi, müşriklerin düşmanlıklarından vazgeçtikten sonra tekrar eski hallerine, yani Müslümanlara karşı savaşmaya dönmeleri durumunu anlatır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'avd' fiilinin 'tekrar etmek' ve 'geri dönmek' manalarını taşıdığını ifade eder. Ayette, müşriklerin düşmanlıklarını bırakıp tekrar ona dönmeleri halinde, Allah'ın da onlara karşı muamelesini tekrarlayacağı, yani onları cezalandıracağı tehdidini içerir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'fı'e' kelimesini 'bir topluluk' veya 'bir grup insan' olarak açıklar. Ayetteki 'fı'etüküm' ifadesi, müşriklerin sayıca çok olan ordularına ve destekçilerine işaret eder ve bu topluluğun çokluğunun Allah'ın iradesi karşısında bir fayda sağlamayacağını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'fı'e'nin 'bir topluluğun bir kısmı' veya 'bir grup' anlamına geldiğini belirtir. Ayette, müşriklerin sahip olduğu kalabalık grubun, Allah'ın yardımı olmadan hiçbir işe yaramayacağını, hatta çok olsalar bile onlara bir fayda sağlamayacağını ifade eder.
Enfâl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(Ey inkârcılar!) Eğer fetih istiyorsanız işte size fetih geldi. Eğer (peygambere karşı gelmekten) vazgeçerseniz, bu sizin için daha hayırlı olur. Eğer dönerseniz biz de döneriz. Çok olsa bile topluluğunuz size hiç fayda vermez. Çünkü Allah mü’minlerle beraberdir. (8/19)
Fetih’in lügat manâsı bilindiği gibi “açmak”tır,ve her bir açılış kendi bünyesinin feth-i’dir.
(Fâtih) “açan-fâil” (meftuh) ise “mef’ul-açı-lan’dır.” Burada bahsedilen “fetih” açılım, Bedir savaşı ve Nûr-u Muhammedi mertebesinin dünyaya ve birimsel olarak gönül âlemine açılması-yayılmasıdır.
Bu âyetin nuzül sebebi ve tefsiri mesnevi beyitlerinde anlatılmıştır.
Bu “în testeftihû fekad câekümü’l-fethu” âyet-i kerîmesinin tefsiri: "Ey tâinler, dediniz ki bizden ve Muhammed’den her o kimse ki hakdır, ona feth ve nusret ver! Ve bunu o sebeble söylediniz, tâ zan gele ki siz garazsız Hakk’m tâlibisiniz. Şimdi Muhammed’e nusret verdik, tâ ki hak sâhibini göresiniz" Bu âyet-i kerîme sûre-i Enfâl'dedir, sebeb-i nüzûlü budur ki, küffâr-ı Kureyş, Mekke-i Mükerreme’den, ehl-i İslâm ile harb için çıktıkları vakit, Harem-i Şerifin örtüsünü tutup: “Yâ Rab, iki askerden hangisi sana mahbûb ve makbûl ise, ona nusret ver” derlerdi. Hak Teâlâ onlara karşı istihzâ muâmelesi gösterip buyurdu ki: (Enfâl, 8/19) Ya’ni “Eğer siz fetih istediniz ise, işte size fetih geldi ve eğer muhâlefetten vazgeçerseniz o sizin için hayırlıdır ve eğer muhâlefete avdet ederseniz, biz de onlara nusrete avdet ederiz ve eğer çok olsa bile, sizin cemâatiniz sizden bir şeyi def’ etmez; ve muhakkak Allah Teâlâ mü’minler ile berâberdir.”
4472. "Putlardan ve Hudâ’dan niyaz ettik ki, eğer haksız isek, bizi kat' et!” Ya’ni küffâr-ı Kureyş dediler ki: “Biz putlardan ve Hudâ’dan yalvarıp istedik ki, eğer da’vâmızda haksız isek bizi mağlûb et!”
4473. "O ki bizden ve ondan hakdır ve doğrudur, ona nusret ver, onun nusretini iste!"
“Bizden ve islâmlardan hangimiz haklı ve doğru ise, ona yardım et ve onun yardımını iste!"
4474. Bu duayı çok ettik; ve Lât önünde ve Uzzâ ve Menât önünde secde ettik.
“Salât”, kelimesine Ankaravî hazretleri “secde” ma’nâsını vermiştir. Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî hazretleri “bahşiş” ve “atâ” ma’nâsına olan “sıla”nın cem’idir ve kesr ile “sılât’dır demiştir. “Lât” ve “Uzzâ” ve “Menât” Kureyş’in taptığı putlarının isimleridir. Nitekim sûre-i Necm’de (Necm, 53/19-20) [“Gördünüz mü o Lât ve Uzza’yı ve üçüncüleri olan ötekini, Menât’ı?”] âyet-i kerîmesinde isimleri mezkûrdur.
4475. Ki, "Eğer o hak ise, onu zâhir kıl, eğer hak olmazsa, onu bizim zebunumuz et!" Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Enfâl’de olan olup (Enfâl, 8/32) ya’ni “Vaktâki dediler: Ey benim Allah’ım, bu Peygamberin dediği senin indinden olup hak ise, bizim üzerimize gökten taş yağdır veyâhud bize azâb-ı elîm getir” [âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.] Bu sözü söyleyenin Ebû Cehil olduğu rivâyet olunur.
4476 "Vaktâki açık gördük ki o mansûr oldu, biz hep zulmet olduk, o nûr oldu." Bu da Kureyş münkirlerinin sözüdür. Dediler ki: “Biz bu kadar putlarımıza duâ ettik ve hediyeler verdik veyâ secdeler ettik. “Eğer Muhammed hak ise bize izhâr et ve eğer bâtıl ise, onu bize mağlûb et!" dedik. Vaktâki onun mansûr olduğunu ve bize galebesini gördük ve biz onun önünde hep zulmet olduk, o bizim önümüzde nûr oldu.”
4477. “O istediğiniz şeydir!" diye bu bizim cevâbımızdır, zâhir oldu ki, "Siz haksızsınız!" Kureyş münkirleri sözlerine devâm edip dediler ki: “Bizim bu mağlûbiyetimiz ve müslümanların galibiyeti “İşte istediğiniz şeyi verdim” diye Hak tarafından bize verilmiş cevâbdır; ve Hakk’ın bu cevâb-ı fiilîsi “Siz haksızsınız!” diyerek bizlere zâhir oldu.”
4478. Tekrâr bu endîşeyi kendilerinin fikrinden kör ettiler, kendilerinin zikrinden def ettiler.
Kureyş münkirleri yukarıdaki düşünceleri tekrâr hatırlarından sildiler ve fikirlerinden def ettiler, dediler:
4479. Ki, “Bu tefekkür dahi bize idbârdan hitti ki, onun doğruluğu gönülde dürüst olur”
“Bizim mağlûbiyetimiz ve onların galibiyeti haklı olduklarının delilidir, sûretinde vâki’ olan düşüncemiz idbâr-ı tâli’den bitti ve doğdu; kalbimizde o fikrin doğruluğu kalbde takarrür edip dürüst ve sağlam olur, yanlış bir fikri doğru görürüz."
4480. "Halbuki eğer birkaç kere gâlib oldu ise ne oldu? Zamân her bir kimseyi gâlib getirir!"
“Halbuki Muhammed (a.s.) birkaç kere bize gâlib oldu ise, bunun ne hükmü olur; zamân her bir kimseyi gâlib getirir, ya’ni galibiyet ve mağlûbiyet ba’zı ahvâl ve şerâitin te’sîri. ile, zaman zaman vâki' olur bir şeydir."
4481. Biz dahi eyyamdan saâdet-mend olduk, defeât ile onun üzerine muzaffer geldik."
“Nitekim biz dahi ba’zı vakitlerde onlara gâlib gelmek sûretiyle hüsn-i tâli’imizi izhâr ettik, defalar ile o Peygamber üzerine muzaffer olduk.”
4482. Tekrâr derler idi ki: "Vâktâ o mağlûb oldu, bizim mağlûbiyetimiz gibi o çirkin ve alçak olmadı." Müşrikler, yukarıdaki fikri muhakemelerinden sonra, tekrâr dönüp derler idi ki: “Evet, o da bize mağlûb oldu, fakat onun mağlûbiyeti, bizim şimdiki mağlûbiyetimize benzemedi; zîrâ o mağlûb olduğu vakit, bizim gibi elleri zincirler ile bağlanıp zelîl bir sûrette sevk olunmadı.”
4483. “Zira hüsn-i tâli' ona- mağlûbiyet içinde, el altından gizli yüz şâdî verdi.
“Zîrâ bu hâl de onun güzel olan tâlii iktizâsındandır ki, onun bu tâlii, mağlûbiyeti içinde bile kendisine bir sebeb-i mechûlden gizlice sürûrlar ve safalar verir idi. Şöyle:”
4484. “Ki, o aslâ mağlûb olmuşa benzemedi, zîrâ onda ona ne gam, ne de kıvranma oldu."
4485. Çünkü müminlerin alâmeti mağlûbiyettir; fakat müminin mağlûbluğunda güzellik vardır.
Mü’minler mağlûbiyetten müteessir olmazlar, çünkü onlar âlemde Hakk’ın tecellî-i efâlini müşâhede ederler. Efâl-i ilâhiyye önünde dâimâ mağlûb ve münkesirdirler; bu sebeble mü’minlerin alâmeti mağlûbiyet olur, fakat mü’minin mağlûbiyetinde ve inkisârında güzellik vardır, çünkü onu f’âl-i Hak’dan görür. Nitekim âyet-i kerîmede (Tev be, 9/51) ya’ni “Habıbim de ki: Bize Allah Teâlâ hazretlerinin bizim için ezelde yazdığı şeyin gayri isâbet etmez” buyrulur.
4486. Eğer sen bir misk ve anberi kırarsan, âlemi reyhânın kokusundan doldurursun.
Ya’ni mü’minler misk ve anbere benzerler. “Eğer sen miski ve anberi kırıp parçalarsan, onun kokusu etrâfa yayılır; bunun gibi mü’minlerin inkisârından sûrî ve ma’nevî etrâf-ı âleme birçok fevâid hâsıl olur.”
4487. Ve eğer ansızın eşeğin gübresini kırarsan, odaları baştanbaşa ziyâde kokmuş edersin.
Ehl-i nefis olan münkirler dahi eşek gübresine benzerler, onları kırdığın vakit, bâtınlarındaki habâset etrâf-ı âleme intişâr eder ve nâsın huzûr ve râhatı münselib olur.[58]