Vekâtilûhum hattâ lâ tekûne fitnetun veyekûne-ddînu kulluhu li(A)llâh(i)(c) fe-ini-ntehev fe-inna(A)llâhe bimâ ya'melûne basîr(un)
Baskı ve şiddet kalmayıncaya ve din tamamen Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer (küfürden) vazgeçerlerse, şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını hakkıyla görendir.
Ortalıkta fitne kalmayıp, din tamamıyla Allah'ın dini oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse muhakkak ki, Allah yaptıklarını görür.
Enfâl Suresi 39. ayet, Müslümanlara fitne ortadan kalkana ve din tamamen Allah'a ait olana kadar savaşma emri vermektedir. Ayet, bu hedefe ulaşıldığında veya düşman vazgeçtiğinde Allah'ın her şeyi gören olduğunu vurgulayarak bir sonuca bağlamaktadır. Anahtar kavramlar, savaşın amacı, fitnenin mahiyeti ve dinin tekliği üzerine odaklanmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'katl' kelimesinin canı bedenden ayırmak olduğunu belirtir. 'Mukatele' ise iki taraf arasında savaşmak, birbirini öldürmeye çalışmak anlamındadır. Ayetteki 'kâtilûhum' emri, düşmanla aktif bir mücadeleye girişmeyi, onlarla savaşmayı ifade eder ve bu savaşın belirli bir amaca yönelik olduğunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mukatele' fiilinin karşılıklı bir eylem olduğunu ve burada düşmanla fiili bir çatışmaya girme emrini taşıdığını belirtir. Ayetteki bağlamda bu, fitneyi ortadan kaldırmak ve Allah'ın dinini yüceltmek için yapılan bir savaştır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'fitne' kelimesinin aslen altını ateşe sokarak saflığını anlamak olduğunu belirtir. Geniş anlamda ise imtihan, deneme, bela, azap, sapıklık ve şirke düşürme gibi anlamlara gelir. Ayetteki 'fitne' ise, Müslümanların dinlerini yaşamalarına engel olan, onları dinden döndürmeye çalışan her türlü baskı, zulüm ve şirki ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'fitne' kavramının Kur'an'da genellikle 'imtihan, deneme' anlamında kullanıldığını, ancak aynı zamanda 'zulüm, baskı, kargaşa' ve 'insanları dinden saptırma' gibi olumsuz çağrışımlara da sahip olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'fitne', özellikle inananlara uygulanan baskı ve şirkin yaygınlığı nedeniyle dinin özgürce yaşanmasına engel olan durumu ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, bu ayetteki 'fitne'nin 'şirk' ve 'küfür' anlamına geldiğini ifade eder. Yani, Allah'tan başkasına ibadet edilmesi ve Müslümanlara dinlerinden dolayı yapılan baskı ve zulüm kastedilmektedir. Savaşın amacı, bu şirki ve zulmü ortadan kaldırmaktır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dîn' kelimesinin itaat, ceza, mükafat ve şeriat gibi anlamlara geldiğini belirtir. Ayetteki 'ed-dîn' ise, Allah'ın insanlara gönderdiği, uyulması gereken yaşam biçimi, inanç ve ibadet kurallarının bütünüdür. 'Küllühû lillâh' ifadesiyle birlikte, bu dinin tamamen Allah'a ait olması, yani sadece O'nun hükümlerinin geçerli olması gerektiği vurgulanır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'dîn' kavramının Kur'an'da 'yol, yaşam biçimi, itaat, hesap günü' gibi geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu ifade eder. Bu ayette 'dîn', Allah'ın mutlak egemenliğini ve O'nun belirlediği yaşam tarzının yeryüzünde hakim olmasını ifade eder. 'Küllühû lillâh' ifadesi, bu dinin hiçbir ortak kabul etmeksizin yalnızca Allah'a ait olması gerektiğini pekiştirir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'dîn'in hem itaat hem de ceza anlamlarını barındırdığını, aynı zamanda şeriat ve millet (topluluk) anlamlarına da geldiğini belirtir. Ayetteki 'ed-dîn', Allah'ın hükümlerinin ve O'na kulluğun yeryüzünde tam anlamıyla tesis edilmesini, başka hiçbir otoritenin veya inanç sisteminin O'na ortak koşulmamasını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nehye' kelimesinin bir şeyi sona erdirmek, bir şeye son vermek anlamına geldiğini belirtir. 'İntehâ' fiili ise, bir eylemi veya durumu bırakmak, vazgeçmek demektir. Ayetteki 'intehev' ifadesi, düşmanların fitne çıkarmaktan, zulüm ve şirkten vazgeçmeleri, bu eylemlerine son vermeleri anlamına gelir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'intehâ' fiilinin bir şeyin sonuna gelmek, bir şeyi bırakmak anlamında kullanıldığını açıklar. Bu ayette, düşmanların Müslümanlara karşı olan düşmanlıklarından, fitne ve şirki yayma çabalarından vazgeçmeleri, bu eylemlerine son vermeleri kastedilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'basar' kelimesinin gözle görmek anlamına geldiğini, 'basîr'in ise hem gören hem de basiret sahibi, yani içgörü ve anlayış sahibi olduğunu belirtir. Allah için kullanıldığında 'Basîr', O'nun her şeyi eksiksiz ve kusursuz bir şekilde gördüğünü, hiçbir şeyin O'ndan gizli kalmadığını ifade eder. Ayetteki bağlamda, düşmanların eylemlerinden vazgeçip vazgeçmediklerini ve tüm yaptıklarını Allah'ın bildiği ve gördüğü vurgulanır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'Basîr' isminin Allah'ın sıfatlarından olduğunu ve O'nun her şeyi, gizli ve açık, büyük ve küçük her şeyi gördüğünü ifade eder. Bu ayette, düşmanların vazgeçmeleri durumunda Allah'ın onların bu eylemlerini ve niyetlerini tam olarak bildiği ve gördüğü, dolayısıyla buna göre muamele edeceği mesajı verilir.
Enfâl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Vekâtilûhum hattâ lâ tekûne fitnetun veyekûne-ddînu kulluhu li(A)llâh(i) fe-ini-ntehev fe-inna(A)llâhe bimâ ya’melûne basîr(un)” Baskı ve şiddet kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer (küfürden) vazgeçerlerse, şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını hakkıyla görendir. (8/39)
Nefsi emmare etkisi kalmayınsaya kadar nefis cihadına devam edin.
Şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını hakkıyla görendir.
419. Kendi etrafını dolaş ve kendi cürmünü gör. Hareketi kendinden gör ve gölgenden görme!
Binâenaleyh ne kusûr ettim ki, bu belâ-yı ilâhî benim başıma geldi, diye kendi etrâfını dolaş. Ya’ni kendi ahvâlini tedkîk et ve kendi kabâhatini gör! Zîrâ gelen belâ ve cezâ senin fiilinin gölgesidir; Binâenaleyh gölge olan cezânın hareketini ve zuhûrunu asıl olan kendi cürmünden ve kabâhatinden gör!
420. Zirâ emirin cezası galat olmayacaktır. O görücü olan bey hasmı bilir.
“Pâdâş", cezâ ve intikam. “Emîr”den murâd, Hak Teâlâ hazretleridir. Ya’ni, ey mücrim! Sana fiilinden dolayı bir cezâ geldiği vakit pek haklıdır. Zîrâ emîr-i hakîkî olan Hak Teâlâ hazretlerinin ta’yîn buyurduğu cezâ aslâ yanlış olmaz. (Enfâl, 8/39) ya’ni “Muhakkak, Allâh Teâlâ kulların işlediği ameli görücüdür” âyet-i kerîmesi mûcibince o hakîkî bey emrine muhâlefet eden hasmı görücüdür.
421. Vaktaki bal yedin, hararetin başkasına gelmez. Senin gündüzünün ücreti gece başkasına gelmez.
“Müzd-i rûz”, yevmiye ve gündelik ma’nâsınadır. Meselâ, bal yedin, balın tab’ında olan harâret başkasının vücûdunda hâsıl olmaz; ve kezâ gündüz çalıştın ve gündeliğe ve ücrete müstahak oldun, bittabi’ bu ücret akşam olunca başkasına verilmez. İbâdet ve kabahat dahi bu misâle mutâbıktır.
422. Nede cehâ ettin ki, o sana olmadı? Sen ne ektin ki, ekinin mahsûlü gelmedi?
Ya’ni, hangi bir hizmete sa’y ettin ki, onun neticesini elde etmedin? Ve ne ektin ki, o ektiğin şeyin mahsûlünü almadın? Ba’zı nüshalarda “bâ-tû negeşt” yerine “vâ tû negeşt” yazılmıştır. “Sana râci’ olmadı” demek olur.
423. Senin fiilin ki, senin canından ve cisminden doğar, senin evlâdın gtbi senin eteğini tutar.
Bu âlem-i sûrette her bir kişiden zâhir olan fiile evvelen rûhunda bir hâtıra olarak peydâ olur. Sonra o hâtıra, cisminden fiil hâlinde doğar ve araz olan o fiil bir evlâd gibi insanın eteğine yapışır. Meselâ bir kimse intihâr etmeyi düşünür. Bu düşüncenin âlem-i sûrette vücûdu yoktur. Vaktâki bu fikir cisme hâkim olup kendisine bir bıçak saplar, âlem-i histe paralanmak ve ölmekten ibâret olan neticesi zâhir olur. Bunun gibi bu âlem-i histe zâhir olan ef âlin netîceleri âlem-i berzahda birer sûretle zâhir olur ve insanın evlâdı gibi eteğine yapışır.[86]