Ve-iż zeyyene lehumu-şşeytânu a'mâlehum vekâle lâ ġâlibe lekumu-lyevme mine-nnâsi ve-innî cârun lekum(s) felemmâ terâeti-lfi-etâni nekesa ‘alâ ‘akibeyhi vekâle innî berî-un minkum innî erâ mâ lâ teravne innî eḣâfu(A)llâh(e)(c) va(A)llâhu şedîdu-l'ikâb(i)
Hani şeytan onlara yaptıklarını süslemiş ve, "Bu gün artık insanlardan size galip gelecek (kimse) yok, mutlaka ben de size yardımcıyım." demişti. Fakat iki taraf (savaş alanında) yüz yüze gelince (şeytan), gerisingeriye dönüp, "Ben sizden uzağım. Çünkü ben sizin görmediğiniz şeyler (melekler) görüyorum. Ben Allah'tan korkarım. Allah, cezası çetin olandır" demişti.
Şeytan, onlara amellerini güzel gösterdiği zaman, "Bu gün insanlardan size galip gelecek yoktur, ben de size yardımcıyım." demişti. Fakat iki tarafın karşı karşıya geldiği görününce arkasını dönüp kaçtı ve şöyle dedi: "Ben sizden kesinlikle uzağım. Ben sizin göremeyeceğiniz şeyler görüyorum ve ben Allah'dan korkarım. Ayrıca Allah'ın azabı çok çetindir."
Enfâl Suresi 48. ayet, Şeytan'ın müminleri aldatmasını ve savaş anında onları terk etmesini anlatır. Ayet, Şeytan'ın insanları nasıl yanıltıp sonra da yüzüstü bıraktığını, Allah'ın azabının şiddetini vurgulayarak, müminlere bir uyarı niteliği taşımaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zeyn (زَيْن), bir şeyi güzel ve hoş göstermektir. Ayetteki 'zeyyene' (زَيَّنَ) fiili, Şeytan'ın insanlara işledikleri kötü amelleri, sonuçları itibarıyla çirkin olsalar bile, gözlerinde güzel ve cazip kıldığını ifade eder. Bu, Şeytan'ın aldatma yöntemlerinden biridir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Zeyyene (زَيَّنَ) fiili, burada 'hasse' (حَسَّنَ) yani güzelleştirdi, hoş gösterdi anlamındadır. Şeytan'ın insanlara amellerini süslemesi, onların bu amelleri iyi zannetmelerine yol açar, oysa gerçekte bu ameller kötüdür. Ayetteki kullanımı, Şeytan'ın aldatıcı gücünü gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'zeyn' kavramının Kur'an'da genellikle dışsal bir güzelleştirme, süsleme anlamında kullanıldığını belirtir. Şeytan'ın amelleri 'zeyyene'mesi, onların içsel çirkinliğini gizleyerek dıştan hoş görünmelerini sağlamasıdır. Bu, ahlaki bir yanılsama yaratma eylemidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şeytan (شَيْطَان), 'şatane' (شَطَنَ) kökünden gelir ki bu, haktan uzaklaşmak, isyan etmek demektir. Ayetteki Şeytan, insanları aldatan, onlara kötü amelleri güzel gösteren ve sonra da onları terk eden, Allah'a isyan eden varlığı ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Şeytan (شَيْطَان), 'şata' (شَطَا) fiilinden türemiş olup, uzaklaştı, saptı anlamındadır. Burada Şeytan, insanları Allah'ın yolundan uzaklaştıran, onlara yanlış vaatlerde bulunan ve zor durumda onları yalnız bırakan bir karakter olarak tasvir edilmiştir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, Şeytan'ın Kur'an'daki temel rolünün insanları 'aldatmak' ve 'saptırmak' olduğunu belirtir. Bu ayette Şeytan, müminlere zafer vaat ederek onları savaşa teşvik etmiş, ancak tehlike anında onları terk ederek aldatıcı doğasını ortaya koymuştur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ğalebe (غَلَبَ), bir şeye üstün gelmek, onu yenmek demektir. Ayetteki 'lâ ğâlibe lekum' (لَا غَالِبَ لَكُمُ) ifadesi, Şeytan'ın insanlara 'sizi yenecek kimse yoktur' diyerek onlara sahte bir üstünlük ve yenilmezlik hissi verdiğini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ğâlib (غَالِب), 'ğalebe' fiilinden ism-i fail olup, 'üstün gelen, yenen' anlamındadır. Şeytan'ın bu sözü, insanları cesaretlendirmek ve onlara kendilerini güvende hissettirmek için kullandığı bir aldatmacadır. Gerçekte ise bu üstünlük yanıltıcıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rü'yet (رُؤْيَة), görmek demektir. 'Terâet' (تَرَآءَتِ) fiili, tefâ'ul babından olup, karşılıklı görme, birbirini görme anlamını taşır. Ayette 'iki ordu karşılaşınca' ifadesiyle, savaşın başladığı, düşmanların birbirini gördüğü anı belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Terâet (تَرَآءَتِ), 'râe' (رَأَى) fiilinin tefâ'ul babından gelerek 'karşılıklı görme' manasını ifade eder. Bu, iki ordunun savaş meydanında birbirini açıkça görmesi ve yüzleşmesi durumunu anlatır. Bu an, Şeytan'ın gerçek yüzünü ortaya koyduğu kritik bir andır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nekese (نَكَسَ), bir şeyi tersine çevirmek, geri döndürmek demektir. 'Nekasa alâ akibeyhi' (نَكَصَ عَلَىٰ عَقِبَيْهِ) ifadesi, topukları üzerine geri dönmek, yani kaçmak, sözünden caymak anlamında mecazi bir kullanımdır. Şeytan'ın vaadinden dönerek kaçmasını anlatır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Nekese (نَكَسَ), geri dönmek, caymak demektir. Ayetteki 'nekasa alâ akibeyhi' (نَكَصَ عَلَىٰ عَقِبَيْهِ) deyimi, Şeytan'ın verdiği sözden dönerek, savaşın şiddetini görünce korkup kaçmasını, vaatlerini terk etmesini ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'nekese' fiilinin Kur'an'da genellikle bir durumdan veya vaatten geri dönme, cayma anlamında kullanıldığını belirtir. Şeytan'ın bu fiili, onun güvenilmez ve aldatıcı doğasını, zor anlarda destekçilerini terk etme eğilimini açıkça ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ukûbe (عُقُوبَة), bir fiilin ardından gelen ceza demektir. 'Şedîdü'l-ıkâb' (شَدِيدُ ٱلْعِقَابِ) ifadesi, Allah'ın cezasının çok şiddetli ve kaçınılmaz olduğunu vurgular. Bu, Şeytan'ın kaçışının ve aldatmasının ardındaki ilahi tehdidi gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İkâb (عِقَاب), bir fiilin sonucunda gelen karşılık, ceza anlamındadır. Ayetteki 'şedîdü'l-ıkâb' (شَدِيدُ ٱلْعِقَابِ) ifadesi, Allah'ın isyan edenlere ve aldatanlara vereceği cezanın büyüklüğünü ve şiddetini belirtir, bu da Şeytan'ın korkusunun temel sebebidir.
Enfâl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Ve-iz zeyyene lehumu-şşeytânu a’mâlehum vekâle lâ gâlibe lekumu-lyevme mine-nnâsi ve-innî cârun lekum felemmâ terâeti-lfi-etâni nekesa alâ akibeyhi vekâle innî berî-un minkum innî erâ mâ lâ teravne innî eḣâfu(A)llâh(e) va(A)llâhu şedîdu-l’ikâb(i)” Hani şeytan onlara yaptıklarını süslemiş ve “Bu gün artık insanlardan size galip gelecek (kimse) yok, mutlaka ben de size yardımcıyım.” demişti. Fakat iki taraf (savaş alanında) yüz yüze gelince (şeytan), gerisin geriye dönüp, “Ben sizden uzağım. Çünkü ben sizin görmediğiniz şeyler (melekler) görüyorum. Ben Allah’tan korkarım. Allah, cezası çetin olandır” demişti. (8/48)
Şeytan’ın kureyş müşriklerini oyuna getirip yüz üstü bırakması;
Şeytanın Kureyş’e, “Ahmed’in çengine geliniz ki, ben size yardımlar ederim ve kendi kabîlemi yardıma çağırırım" demesi ve iki saffın mülâkâtı vaktinde kaçması
Bu vak’anın hulâsası şudur: Kureyş, Ebû Süfyan’ın kervanını vurmak üzere, ehl-i Islâm’ın Bedir nâmındaki mevki’de toplandıklannı işitmiş ve kervanın muhâfazası için, asker toplayıp Mekke’den dışarıya çıkıp, Mekke kurbünde vâki’ bir mahalle nüzûl etmiş idiler. Onlar orada iken, Ebû Süfyan tarafından bir adam gelip: “Kervanınız selâmetle geçip gitti, korkmayın, geri dönün!" dedi. Ebû Cehil: “Birkaç gün burada teferrüc edeyim!” diyerek geri dönmedi ve Kureyş’in, Bedir tarafına azîmeti kararlaştı. Fakat evvelce Benî Kinâne kabilesiyle Kureyş arasında vâki’ olmuş olan mukatele sebebiyle adâvet bulunduğundan, onların taarruzlarından korkup, Mekke’ye dönmeyi münâsib gördüler. Bu karârlan üzerine İblîs, Kinâne kabilesinin reîsi olan Sürâka bin Mâlik sürerine temessül edip süvâri şekline mütemessil olan yüz kadar avanesiyle Kureyş’e göründü ve onlara: “Size kimse mukabele edemez, işte ben de size Benî Kinâne’den asker ile yardıma geldim” dedi. Bu sözü söylerken şeytanın eli, Hâris bin Hâşim’in elinde idi. Ehl-i İslâm ile Kureyş Bedir'de karşılaştıklan vakit, büyük bir ordu hâlinde melâike nâzil olup saf bağladı, îblîs’in hakîkati, âlem-i gaybı müşahedeye müsâid olduğundan, bu melâikeyi görür görmez, avanesiyle berâber firâra başladı ve Hâris’e hitâben: “Ben sizden müteberrîyim, zîrâ ben sizin görmediğinizi görüyorum, ben Allah' dan korkanm ve Allah’ın ikâbı şedîddir” dedi. Nitekim bu vak’a sûre-i Enfâlde, şu âyet-i kerîmede beyân buyrulur: (Enfâl, 8/48) Ya’ni “Vaktâki şeytan onlara amellerini süsledi ve bu günde nâsdan size gâlib yoktur ve muhakkak ben size yardımcıyım, dedi. Vaktâki iki tâife birbirini gördü, kendi ardına rücû’ etti ve ben sizden beriyim, muhakkak ben sizin? Görmediğiniz şeyi görüyorum, ben Allah’dan korkarım ve Allah’ın ikâbı şiddetlidir, dedi.” Cenâb-ı Pîr efendimiz bu vak’ayı ve âyet-i kerîmeyi, âtîdeki ebyât-ı şerîfede beyân buyururlar.
4023. Şeytan gibi yüz askerde birinci oldu, "İnnenî cârün leküm" diye efsun okudu.
Bu beytin yukarıya rabtı budur ki: Vesvese veren tabîat, şeytan gibi senin asker gibi olan kuvâ-yı vücûdiyyen içinde birinci ve serdâr oldu ve sana mücâdele-i hayâtda “Ben senin muîninim” diye hîleler ve efsûnlar okudu. Nitekim şeytan Kureyş’e Bedir’de bu efsûnu okumuş idi.
4024. Vaktaki Kureyş onun sözünden hazır oldular, her iki asker mülakata geldiler.
Vaktâki Kureyş, mütemessil olan şeytanın sözünden dolayı cenge hâzır oldular, İslâm askeriyle Kureyş’in askeri birbirine mülâkî oldular.
4025. Şeytan müminlerin safı tarafında bir yolda melâikeden bir asker gördü.
4026. O görmedikleri bir ordu saf vurmuş, onun canı korkudan âteş-gede oldu.
Şeytan, beşerin his gözüyle göremedikleri bir ordunun saf bağladığını görünce, kahr-ı ilâhî korkusundan onun canı ateş mahalli oldu, ya’ni canı korkudan tutuştu.
4027. “Ben bir acib asker görüyorum!" diye kendi ayağım geri çekmiş tuttu.
4028. Yani “Ben Allah' dan korkarım, benim için O’ndan avn yoktur; gidiniz muhakkak ben sizin görmediğiniz şeyi görüyorum!" Ya’ni şeytan: “Ben Allah’ın gazabından ve kahrından korkanm, çünkü bana Hakk’ın yardımı yoktur, binâenaleyh bu harbden çekiliniz, zîrâ ben sizin görmediğiniz şeyi görüyorum,” dedi.
4029. Hâris dedi: "Ey Sürâka kılıklı, âgâh ol, dün niçin sen böyle söylemedin?" Hâris bin Hişâm şeytana hitâben dedi ki: “Ey Sürâka hey’etindeki şahıs, dün niçin şimdi söylediğini söylemedin ve bizi harbe teşvîk ettin?”
4030. Dedi: "Şimdi hareb görüyorum." Dedi: “Hayır, sen Arabın ceâşîşi- göruyorsun!
“Hareb”, telef-i mâl ve fitende söylenen bir kelimedir; ve burada murâd sıkıntı ve zorluktur. Öfkelenmek ve bir kimsenin malını gasb etmek ve harb ediciler ma’nâsma da gelir. Burada “harb ediciler” ma'nâsı da münâsib olur. “Ceâşîş”, “ca‘şûş’’un cem’idir, dilenci ve kısa boylu adam ve âciz ma’nâsınadır. Ya’ni “Şeytan Hâris’e dedi: “Dün söylemedim, çünkü bugün gördüğümü dün görmedim; şimdi ise sıkıntı ve zorluk veyâhud harb ediciler görüyorum." Hâris dahi şeytana cevâben dedi ki: “Hayır, sen Arab’ın âcizlerini görüyorsun; fakat korkaklığından dolayı, mukabele edemiyorsun.” “Arab’ın âcizleri” ta’bîriyle Hâris, İslâm askerlerini tahkîr murâd ediyor.
4031. "Bunun gayrini görmüyorsun, fakat ey mayûb olan sen, o lâf zamanı idi, bu cenk vakti!" Hâris sözüne devâm edip dedi: “Ey Sürâka, sen harbin gayrini görmüyorsun; fakat ey insanların lekesi ve ma’yûbu olan sen, bil ki o yardım va’d ettiğin zaman, lâf ve öğünme ve atıp tutma zamânı idi. Bu vakit ise cenk ve fiil vaktidir. Lâf ile fiil arasındaki fark zamânıdır."
4032. “Dün der idin ki: Müteahhid oldum ki size dembedem feth ve nusret ola!"
“Pâyendân”, pabuçluk, zâmin ve kefil ve mütevassıt ve müteahhid ve bir kimsenin kayd ve bendde olmak ma’nâlarınadır. Burada müteahhid, zâmin ve kefil ve mutavassıt ve kayd ve bendde olmak ma’nâlarından her birisi münâsibdir. Ya’ni Hâris dedi ki: “Dünkü gün sen Bize dembedem fetih ve nusret olacağını taahhüd ederim demiş idin-, o taahhüd ettiğin ve zâmin olduğun fetih ve nusret bugün nerede?”
4033. "Ey laîn, dün ordunun kefili olmuş idin ve bu zaman zelil ve zayıfsın."
4034. “Hattâ senin o hileni yuttuk ve geldik, sen külhana gittin ve hiz odun olduk”
“Dem”, burada hîle ma’nâsınadır ve “tûn”, külhan demektir. Ya’ni, “Yardım edeceğine bizi iknâ' ettin, nihâyet senin bu hîleni yuttuk ve İslâm ile muhârebe etmek üzere, buraya geldik; sen külhana gidip külhancı oldun ve biz de odun olduk, sen bizi bu harbin ateşi içine attın.”
4035. Vaktâki Haris, Sürâka'ya bunu söyledi, o laîn onun itâbından öfkeli oldu.
4036. Şeytan onun göğsüne vurdu ve kaçtı; o bîçârelerin kanını bu mekrden döktü.
Hâris, Sürâka sûretinde mütemessil olan şeytana yukanda zikr olunan itâbı yaptı; o rahmet-i ilâhiyyeden matrûd olan şeytan bu itâbdan öfkelendi ve Hâris’in göğsüne bir yumruk vurdu ve kaçtı. Bu mekri ve hîlesi sebebiyle o bîçâre insanların kanını döktü. Mel’ûn onlan hayadan zamânında küfre ve memâtlan zamânında da azâb-ı uhrevîye ilka etti ve hayât-ı dünyeviyyeden istifâdelerini de bu harbe sevk etmek süreriyle kat’ etti.
4037. Vaktaki o, bu kadar âlemi vîrân etti, sonra "Muhakkak ben sizden beriyim" dedi.
“Âlem”den murâd efrâd-ı benî beşerden her birinin vücûdudur; zîrâ her bir ferd bir âlemdir, çünkü âlem-i kebîrin zübdesidir.
4038. Onun göğsüne vurdu onu attı; sonra kaçıcı oldu, çünkü ona heybet koştu.
Şeytan öfkesinden Hâris’in göğsüne vurdu ve onu yıktı; bu mütemessil olan hâli içinde ona beşerin heybeti hücûm etti ve müstevlî olduğundan o hâl-i temessülde tevakkuf edemeyip, kaçtı; zîrâ beşerin sûret-i kesîfesi aslî ve İblîs’in sûreti ise âriyet idi ve Hâris’in mukabelesinde mağlûb olacağı muhakkak idi.
4039. Nefis ve şeytan her ikisi bir ten idiler, kendilerini iki sûretde gösterdiler.
Nefis ile şeytanın her ikisi bir hakikat idiler, zîrâ nefis Hakk’a karşı serkeş ve emrine muhâlif olduğu gibi, şeytan da öyledir. Binâenaleyh ilm-i İlâhîdeki hakikatleri, ism-i Mudill’in mazharıdır ve ikisi de bir ismin hükmü altındadır. Fakat âlem-i keserâtda bu bir hakikat, iki sûretde zâhir oldu, birisi “nefis" ve diğeri “şeytan” oldu ve ikisi de enâniyetten dem vurdular.
4040. Melek ve akıl gibi, onlar bir idiler; onun hikmetleri için iki sûret oldular.
Nitekim melek ve akıl dahi ism-i Hâdî’nin mazharı olup, ikisinin hakikati birdir ve onlar emr-i Hakk’a dâimâ mutî’ bir haldedirler. Bu bir hakikat dahi âlem-i keserâtda iki sûretde zâhir oldu; birisine “melek”, diğerine “akıl” dediler.
4041. Kendi sırrında böyle bir düşman tutarsın; aklın mâni'i ve canın ve mezhebin hasmıdır.
Ey sâlik, sen kendi bâtınında dâimâ böyle bir düşman taşırsın. O öyle bir düşmandır ki, senin aklının hükmünü icrâya mâni’ olur ve senin rûh-ı insânînin ve mezheb-i savâb[93]ının düşmanıdır. Dâimâ senin aklını çeler ve âlem-i ulvîden olan rûhunu dâimâ süflîye tevcîh eder ve doğru olan mezhebini ifsâd eder.[94]
1126. Kara kömür senin hırsından kor oldu; hırs gittiği vakit, o herhâd kömür kaldı.
Kara kömür mesâbesinde olan o kötü fiilin hakikati, senin hırsından dolayı, kor gibi latîf renkli göründü; hırs zâil olduğu vakit, o berbâd ve kapkara kömür hâlinde kaldı.
1127. O zaman o kömür kor göründü, o işin güzelliği değil, hırsın ateşi idi.
Kötü fiilin sana kor ateş gibi parlak ve latîf renkli görünmesi, o fiilin güzelliği ve letâfeti değil, hırsın alevli ateşi idi.
1128. Hırs senin işini süslemiş idi; hırs gitti ve senin işin kebûd kaldı.
“Kebûd”, mâî renge derler ve mâî renk ehl-i hırs indinde alâmet-i mâtemdir. (Enfâl, 8/48) Ya’ni “Onların amellerini şeytân süsledi” âyet-i kerîmesi mûcibince şeytan senin hırsını tahrik etti ve hırs vâsıtasıyla kötü amelini süsledi, imdi şeytanın vâsıta-i tesvili olan hırs gitti ve senin işin mâtem libâsını giydi.
1129. Bir koruğu ki, şeytan süsledi, bir kimse olmuş zanneder ki, ahmaktır.
“Şeytanın süslemiş olduğu bir koruğu, ancak ahmak olan bir kimse olmuş zanneder.” Bu beyt-i şerîf, bir temsildir. Ham bir koruğu şeytân-ı vehmin tesvişi üzerine olmuş zanneden kimse nasıl ahmak ise, kötü işleri de şeytân-ı vehmin hırsı tahrik etmek süreriyle süslü göstermesinden dolayı iyi zannetmek hamakattır.[95]
2664. Yüz binlerce kötü huy öğrenmişlerdir; akıl ve gönül gözünü dikmişlerdir.
Bu şeytanların şâkirdi olan münkirler, kendi muallimleri olan rûhânî şeytanlann ilkââtından birçok kötü ahlâk öğrenmişlerdir. Ve akıl ve kalb, kötü ahlâkı beğenmemek ve reddetmek îcâb ederken, bunlann akıl ve gönül gözleri kör olduğundan, o kötü huylan halkın gözüne iyi göstermek için medh etmeğe çabalamışlardır. Nitekim âyet-i kerîmede (Enfal, 8/48) Ya’ni, “Şeytan onların amellerini kendilerine süsledi" buyurulur.[96]