Velâ tekûnû kelleżîne ḣaracû min diyârihim betaran veri-âe-nnâsi veyasuddûne ‘an sebîli(A)llâh(i)(c) va(A)llâhu bimâ ya'melûne muhît(un)
Şımarıp böbürlenmek, insanlara gösteriş yapmak ve (halkı) Allah yolundan alıkoymak için yurtlarından çıkanlar (Mekke müşrikleri) gibi olmayın. Allah, onların yaptıklarını kuşatıcıdır.
Çalım atarak ve halka gösteriş yaparak yurtlarından çıkanlar ve Allah yoluna engel koyanlar gibi olmayın. Allah onların bütün yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.
Enfâl Suresi 47. ayet, müminleri kibir, gösteriş ve Allah yolundan alıkoyma gibi kötü davranışlardan sakındırır. Ayet, özellikle 'batar' (böbürlenme), 'riâ' (gösteriş) ve 'sadd' (alıkoyma) kavramları üzerinden, bu tür davranışların Allah katındaki olumsuz karşılığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'batar' kelimesini, nimete karşı şımarıklık ve nankörlükle birlikte gelen aşırı sevinç ve kibir olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı, Mekke müşriklerinin savaş için çıkışlarındaki gurur ve kibirlerini ifade eder ki bu, Allah'ın verdiği nimetlere şükretmek yerine onlarla böbürlenmektir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'batar' kelimesini 'eşer' (şımarıklık, azgınlık) ile eş anlamlı olarak açıklar. Ayetteki 'batarân' ifadesi, onların yurtlarından çıkışlarının sebebinin, sahip oldukları güç ve imkanlarla şımarıp azgınlaşmaları olduğunu belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'batar'ı, nimetin hakkını vermemek, nimete karşı nankörlük etmek ve onunla övünmek olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, müşriklerin savaş için çıkışlarının ardındaki motivasyonun, Allah'ın kendilerine verdiği güç ve zenginlikle kibirlenmeleri olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'riâ' kelimesini, bir şeyi başkalarına göstermek, onların görmesini sağlamak anlamındaki 'ru'yet' kökünden türemiş olarak açıklar. Dini bağlamda ise, ibadetleri veya iyi amelleri Allah rızası için değil, insanların takdirini kazanmak için yapmayı ifade eder. Ayette, müşriklerin savaş için çıkışlarının ardındaki motivasyonlardan birinin de insanlara güçlerini ve cesaretlerini gösterme arzusu olduğunu belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'riâ'yı, insanların görmesi için yapılan ameller olarak açıklar. Ayetteki 'riâe'n-nâs' ifadesi, müşriklerin savaş için çıkışlarının, insanların kendilerini görmesi, takdir etmesi ve onlara karşı üstünlüklerini göstermesi amacıyla yapıldığını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'riâ' kavramını Kur'an'ın ahlaki terminolojisi içinde ele alır ve onu 'şirk'in bir türü olarak değerlendirir. Zira amellerin Allah'tan başkası için yapılması, Allah'ın birliğine gölge düşürür. Ayetteki 'riâe'n-nâs', müşriklerin eylemlerinin temelinde yatan, Allah'ın rızasını değil, insanların takdirini arama güdüsünü ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sadd' kelimesini, bir şeyi engellemek, alıkoymak ve yüz çevirmek olarak açıklar. Ayetteki 'yesuddûne an sebîlillâh' ifadesi, müşriklerin sadece kendilerinin Allah yolundan sapmakla kalmayıp, başkalarını da bu yoldan engellemeye çalıştıklarını, onları imandan ve hakikatten uzaklaştırdıklarını belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'sadd' fiilini 'men' (engellemek) olarak tefsir eder. Ayetteki kullanımı, müşriklerin, müminlerin Allah yolunda ilerlemesini, İslam'ın yayılmasını ve insanların hidayete ermesini engelleme çabalarını ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'sadd' fiilinin Kur'an'daki kullanımlarını inceleyerek, onun hem fiziksel engellemeyi hem de manevi olarak saptırmayı içerdiğini belirtir. Ayetteki 'yesuddûne an sebîlillâh', müşriklerin müslümanlara karşı savaş açarak ve propagandalarla insanları İslam'dan uzaklaştırmaya çalışarak Allah yolunu tıkama gayretlerini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ihâta' kelimesini, bir şeyi çepeçevre kuşatmak, her yönüyle kavramak olarak açıklar. Allah'a nispet edildiğinde ise, O'nun ilminin ve kudretinin her şeyi kuşattığını, hiçbir şeyin O'nun bilgisi ve kontrolü dışında kalamayacağını ifade eder. Ayetteki 'vallâhu bimâ ya'melûne muhît', müşriklerin tüm eylemlerinin, niyetlerinin ve sonuçlarının Allah'ın tam bilgisi ve denetimi altında olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'muhît' ismini, Allah'ın sıfatlarından biri olarak ele alır ve O'nun ilminin ve kudretinin her şeyi kapsadığını, hiçbir şeyin O'ndan gizli kalmadığını belirtir. Ayetteki kullanımı, müşriklerin böbürlenmeleri, gösterişleri ve Allah yolundan alıkoyma çabalarının Allah tarafından tam olarak bilindiğini ve karşılığının verileceğini ima eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'muhît' kelimesinin Kur'an'daki kullanımlarını açıklarken, Allah'ın her şeyi ilmiyle ve kudretiyle kuşatmasını vurgular. Ayetteki 'muhît', müşriklerin kötü niyetli eylemlerinin Allah'ın bilgisi dışında kalmadığını ve bu eylemlerin sonuçlarının Allah'ın takdirine bağlı olduğunu gösterir.
Enfâl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Velâ tekûnû kelleżîne ḣaracû min diyârihim betaran veri-âe-nnâsi veyasuddûne an sebîli(A)llâh(i) va(A)llâhu bimâ ya’melûne muhît(un)” Şımarıp böbürlenmek, insanlara gösteriş yapmak ve (halkı) Allah yolundan alıkoymak için yurtlarından çıkanlar (Mekke müşrikleri) gibi olmayın. Allah, onların yaptıklarını kuşatıcıdır. (8/47)
Mesnevi-i Şerifte bu âyet hakk’ın bâtına nazar ettiği şekliyle açıklanması;
1734. “Ve ondan sonra Hudâ buyurmuştur ki: "Ben zahire bakmam, ben bâtına bakarım!" Hak Teâlâ’nın zâhire değil, bâtına nazar buyurduğu Kur’ân-ı Kerîm’in muhtelif âyet-ı kerîmesinde mündericdir. Ezcümle (Şuarâ, 26/88,89) [“O gün, ne mal fayda verir, ne de evlâd; ancak Allâh’a kalb-i selîm ile gelenler(fayda bulur”)] âyet-i kerîmesinde selâmet-i kalb ve bâtının mu’teber ve makbûl olduğu musarrahdır. Ve kezâ sûre-i Nahl’de vâki (Nahl, 16/106) [“Kim îmân ettikten sonra Allâh’ı inkâr ederse-kalbi îmân ile dolu olduğu halde (inkâra) zorlanan başka-...”] âyet-i kerîmesinde, kalbi îmân ile mutmain olduğu halde ikrâh ve icbâr üzerine zâhiri küfr eden kimselerin bu küfrüne bir hüküm terettüb etmeyeceği vâzıhtır. Ve kezâ sûre-i Enfal’de vâki: (Enfâl, 8/47) Ya’ni "Şunlar gibi olmayınız ki, memleketlerinden harbe gidecekleri vakit, kibir ile ve nâsa gösteriş yaparak çıkarlar” âyet-i kerîmesi, hulûs-i kalb ile olmayan a’mâl-i zâhireye i’tibâr olmadığına delildir. Ve bu bâbdaki âyât-ı kur’âniyye’nin hulâsası olan bir hadîs-i şerîfde Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyururlar: “Muhakkak Allâh Teâlâ sizin sûretlenize ve amellerinize bakmaz; belki kalblerinize ve niyetlerinize nazar eder.”[92]
Burada Allah gönül âleminize nazar eder ve niyetleriniz bilir denilmektedir.