Ve-iż ya'idukumu(A)llâhu ihdâ-ttâ-ifeteyni ennehâ lekum veteveddûne enne ġayra żâti-şşevketi tekûnu lekum veyurîdu(A)llâhu en yuhikka-lhakka bikelimâtihi veyakta'a dâbira-lkâfirîn(e)
Hani Allah size iki taifeden birini, o sizindir diye va'dediyordu. Siz de güçsüz olanın sizin olmasını istiyordunuz. Oysa Allah, sözleriyle hakkı meydana çıkarmak ve kafirlerin ardını kesmek istiyordu.
İşte o zaman Allah size iki taifeden (kervan veya kureyş ordusundan) birini vaad ediyordu ki, sizin olacaktı. Siz ise arzu ediyordunuz ki, şanı ve şerefi olmayan şey (kervan) sizin olsun. Halbuki Allah, âyetleriyle hakkı yerine oturtmak ve kâfirlerinarkasını kesmek istiyordu.
Enfâl Suresi 7. ayet, Bedir Savaşı öncesindeki durumu ve Allah'ın iradesini dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Ayet, müminlerin beklentileri ile Allah'ın muradı arasındaki farkı, 'vaat', 'kuvvet', 'hak' ve 'kökünü kesmek' gibi anahtar kavramlar üzerinden ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Va'd (وعد), hayır veya şer ile ilgili bir haberin verilmesidir. Ayetteki 'يَعِدُكُمُ' ifadesi, Allah'ın müminlere iki gruptan birini (kervan veya ordu) vaat etmesini, yani onlara bu konuda bir haber vermesini ve bunun gerçekleşeceğini bildirmesini ifade eder. Bu, Allah'ın kudret ve iradesinin bir tecellisidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Va'd, bir şeyin gelecekte olacağını bildirmektir. Ayetteki 'يَعِدُكُمُ' fiili, Allah'ın müminlere zafer veya ganimetle sonuçlanacak bir durumu önceden bildirmesini, onlara bu konuda güvence vermesini ifade eder. Bu, ilahi bir taahhüttür ve gerçekleşeceği kesindir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Taife (طائفة), bir topluluğun bir kısmı veya bir cemaattir. Ayette geçen 'ٱلطَّآئِفَتَيْنِ' ile kervan ve savaşçı grup kastedilmektedir. Müminler, daha kolay olan kervanı arzu ederken, Allah'ın muradı savaşçı grupla karşılaşmaktı.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Taife, bir topluluktan ayrılan bir parça veya bir gruptur. Ayetteki 'ٱلطَّآئِفَتَيْنِ' ifadesi, Bedir Savaşı öncesinde Müslümanların karşısına çıkabilecek iki farklı düşman grubunu, yani ticaret kervanını ve savaş için gelen orduyu mecazi olarak ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Taife, bir şeyin etrafında dönen veya bir araya gelen bir topluluktur. Burada 'ٱلطَّآئِفَتَيْنِ' ile kervan ve ordu kastedilmektedir. Müminler, kervanı tercih ederken, Allah'ın iradesi savaşçı grupla yüzleşmekti, bu da daha büyük bir imtihan ve zafer vaadi taşıyordu.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şevke (شوكة), diken anlamına gelir ve mecazi olarak kuvvet, güç, şiddet ve silahlı donanım için kullanılır. Ayetteki 'غَيْرَ ذَاتِ ٱلشَّوْكَةِ' ifadesi, silahsız ve kuvvetsiz olan kervanı ifade eder. Müminler, daha az tehlikeli olan bu grubu istiyorlardı.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Şevke, bir şeyin keskinliği ve sivri ucu demektir. Mecazi olarak ise kuvvet, şiddet ve düşmana karşı caydırıcılık anlamlarına gelir. Ayetteki 'ذَاتِ ٱلشَّوْكَةِ', silahlı ve güçlü olan orduyu temsil ederken, 'غَيْرَ ذَاتِ ٱلشَّوْكَةِ' ise silahsız ve zayıf olan kervanı ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Şevke kelimesi, Kur'an'da genellikle düşmanın gücünü, askeri donanımını ve savaşma kabiliyetini ifade etmek için kullanılır. Bu ayette, 'غَيْرَ ذَاتِ ٱلشَّوْكَةِ' ifadesi, Müslümanların savaşmak istemediği, askeri gücü olmayan ticaret kervanını açıkça belirtir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Hakk (حق), bir şeyin sabit ve gerçek olmasıdır. 'يُحِقَّ ٱلْحَقَّ' ifadesi, Allah'ın hakkı, yani İslam'ı ve adaleti, batıla karşı üstün kılmasını, onu açığa çıkarmasını ve sabit kılmasını ifade eder. Bu, ilahi iradenin bir tecellisidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Hakk kavramı, Kur'an'da hem 'gerçeklik' hem de 'adalet' anlamlarını taşır. 'يُحِقَّ ٱلْحَقَّ' ifadesi, Allah'ın evrensel ve ahlaki düzeni tesis etme, batılı ortadan kaldırarak gerçeği ve adaleti mutlak kılma iradesini gösterir. Bu, sadece bir zafer değil, aynı zamanda ilahi bir doğrulamanın da ifadesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İhkaak (إحقاق), hakkı ortaya çıkarmak, onu gerçekleştirmek ve sabit kılmaktır. Ayetteki 'يُحِقَّ ٱلْحَقَّ' ifadesi, Allah'ın, müminlerin istemediği savaş yoluyla bile olsa, İslam'ın hakikatini ve üstünlüğünü ortaya koyma, batılı ise ortadan kaldırma iradesini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kat' (قطع), bir şeyi ayırmak, bölmek veya sona erdirmektir. Ayetteki 'وَيَقْطَعَ دَابِرَ ٱلْكَـٰفِرِينَ' ifadesi, kafirlerin kökünü kazımak, onların neslini ve gücünü tamamen ortadan kaldırmak anlamındadır. Bu, sadece bir yenilgi değil, aynı zamanda onların varlığını tehdit eden bir yok edişi ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Kat' fiili, bir şeyi tamamen bitirmek, sonunu getirmek anlamında kullanılır. 'وَيَقْطَعَ دَابِرَ ٱلْكَـٰفِرِينَ' ifadesi, kafirlerin ardını, yani nesillerini ve güçlerini tamamen kesmek, onları yok etmek mecazını taşır. Bu, onların geleceğini de ortadan kaldırmaktır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Dâbir (دابر), bir şeyin arkası, sonu veya köküdür. 'دَابِرَ ٱلْكَـٰفِرِينَ' ifadesi, kafirlerin kökünü, neslini ve ardını kesmek anlamına gelir. Bu, onların tamamen ortadan kaldırılmasını, bir daha toparlanamayacak şekilde yok edilmesini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Dâbir, bir şeyin sonu, ardı veya geride kalan kısmıdır. Ayetteki 'دَابِرَ ٱلْكَـٰفِرِينَ' ifadesi, kafirlerin neslini, onların arkadan gelenlerini ve güçlerini tamamen ortadan kaldırmak, yani onları kökten yok etmek anlamında kullanılmıştır. Bu, ilahi bir cezalandırmanın şiddetini gösterir.
Enfâl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Ve-iz ya’idukumu(A)llâhu ihdâ-ttâ-ifeteyni ennehâ lekum veteveddûne enne ġayra żâti-şşevketi tekûnu lekum veyurîdu(A)llâhu en yuhikka-lhakka bikelimâtihi veyakta’a dâbira-lkâfirîn(e)” Hani Allah size iki taifeden birini, o sizindir diye va’dediyordu. Siz de güçsüz olanın sizin olmasını istiyordunuz. Oysa Allah, sözleriyle hakkı meydana çıkarmak ve kâfirlerin ardını kesmek istiyordu. (8/7)
Elmalı tefsirinde bu âyet hakkında;
Ve unutmayın o vakti ki, Allah size iki taifeden birisi sizin olacaktır diye vaad ediyordu; siz ise istiyordunuz ki, şevketi olmayan şey sizin olsun. Bu iki taifenin birisi Ebu Süfyân'ın yönetiminde Amr b. As ile Amr b. Hişam'ın dahi içinde bulunduğu kırk süvari muhafazasında Şam'dan gelmekte olan büyük bir ticaret kervanı idi. Hz. Peygamber bu kervanın gelişini haber vererek Medine'den hareket etmişti. Sahabenin birçoğu, hareketin hedefinin yalnızca bu kervanı vurmak olduğu düşüncesinde bulunduklarından bu harekete fazla ağırlık kuşanmadan katılmışlardı. Oysa öte yandan bütün Mekke halkı ayaklanmış büyük bir kalabalık teşkil ederek Ebu Cehil kumandasında hareket etmiş, güçlü ve şevketli bir taife idi Bin kişilik silahlı bir Kureyş ordusu Bedir'e doğru geliyordu. O zaman Cebrail inmiş ve demiştir ki, Ey Muhammed, Allah Teâlâ size iki taifenin birini vaad etti; ya ıyr, ya nefîr yani ya kervan veya Kureyş ordusu". Bunun üzerine Resulullah yolda ashabı ile istişare edip buyurdu ki, "ne diyorsunuz? Kureyşliler yola çıktılar, "her türlü zorluğa ve sıkıntıya rağmen" bize doğru geliyorlar. Sizce kervan mı daha iyi, yoksa onları karşılamak mı?" Büyük bir kısmı: "Hayır, bizce düşmanı karşılamaktansa kervanı takip etmek daha iyi." dediler. Buna karşı Resulullah'ın mübarek yüzlerinde bir burukluk hasıl oldu. Sonra şunları söyledi: "Kervan deniz kenarından geçti gitti, Ebu Cehil ise bize doğru geliyor" dedi. Bunun üzerine yine de "Ya Resulallah, kervana bak, düşmanı bırak." dediler. Hz. Peygamber öfkelenmişti, Ebubekir ve Ömer (r.a.) kalktılar güzel sözler söylediler. Sonra Sa'd b. Ubade kalktı ve dedi ki "Ey Allah'ın Resulü! Kendi emrine bak ve icra et, vallahi sen yani Aden körfezine gitsen Ensar'dan bir kişi bile geri kalmaz." dedi. Daha sonra Mikdat b. Amr, kalktı ve dedi ki "Ya Resulallah! Allah Teâlâ sana ne emrettiyse onu icra et, ne tarafa gidersen biz kesinlikle seninle beraberiz. Biz, İsrailoğulları'nın Hz. Musa'ya dedikleri gibi, "Git, sen ve Rabb'in birlikte savaşın, biz işte burada oturup bekliyoruz." (Mâide 5/24) demeyiz, lâkin deriz ki Sen Rabb'inle git, ikiniz onlarla savaşınız, biz de sizinle beraberiz, gören bir tek gözümüz bulunduğu müddetçe savaşacağız". Bunun üzerine Resulullah'ın yüzü güldü, "Şimdi bana söyleyin, insanlar bu iki görüşten hangisinden yanadır?" buyurdu. Ve insanlar sözünden maksadı da Ensar idi. Zira Ensar Akabe'de bey'at ettikleri zaman "Sen bizim diyarımıza gelinceye kadar zimmetimizde değilsin, ancak bize geldiğin zaman zimmetimizdesin, kendi çoluk çocuğumuzu müdafaa ettiğimiz gibi seni de müdafaa edeceğiz" diye söz vermişlerdi. Ve anlaşıldığına göre Resul-i Ekrem Ensar'ın "Biz ancak Medine içinde hücum eden bir düşmana karşı müdafaayı üstlenmiştik." gibi bir görüş öne sürmeleri ihtimalini hesaba katıyor gibiydi. Sa'd b. Muaz kalkıp "Ey Allah'ın Resulü! Galiba bizi kastediyorsun?" deyince, o da "evet" buyurdu. Bunun üzerine Sa'd dedi ki: "Biz sana iman ettik, seni tasdik eyledik ve bize getirdiğinin hak olduğuna şehadet ettik. Bu konuda sana uymak ve itaat etmek üzere söz verdik. Şu halde sen ne dilersen onu yap. Seni hak peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, sen bize şu denizi gösterip dalsan biz de beraber dalarız ve içimizden bir tek kişi bile geri kalmaz. Bizimle düşmana karşı gitmeni de hoş görmezlik etmeyiz. Biz harpte sebatkârız, çarpışma sırasında sadakat gösteren kimseleriz. Umulur ki Allah Teâlâ, bizden sana, yüzünü güldürecek şeyler gösterecektir. Şu halde yürüt bizi Allah'ın bereketine". Sa'd'in bu sözlerinden Resulullah çok memmun oldu ve sevindi, sonra da buyurdu ki; "Haydi yürüyün Allah'ın bereketine, size müjde veriyorum ki, Allah bana iki taifenin birini vaad buyurdu. Allah biliyor ki, ben sanki şu anda onların devrilip yere serilecekleri yerleri görür gibi oluyorum".
İşte harbin nihâyetinde daha önce enfâl meselesi üzerine cereyan eden bu gibi hâller ihtar olunarak buyuruluyor ki: Size Allah iki taifeden herhangi birini vaad ediyorken siz şevketsiz olan tarafı arzu ediyordunuz, oysa Allah kelimeleriyle hakkı yerine getirmeyi ve kâfirlerin kökünü kesmeyi murad ediyordu. Yani siz kervanı vurmak gibi, şanı ve şerefi olmayan küçük şeyler istiyordunuz. Oysa Allah hakkınızda daha şerefli olan yüksek şeyler murad ediyordu. Hakkın yücelmesini ve kâfirlerin kahrolmasını, hak dinin şan ve şeref kazanmasını takdir ve irade buyurdu. İşte bu size, sizin kendi iradenizle Allah'ın hükmü ve iradesi arasında sizin lehinize ne kadar büyük bir fark bulunduğunu anlatır. Burada şuna iyi dikkat etmek lazım gelir ki Allah Teâlâ, bu hakkı yerine getirmeyi doğrudan doğruya yaratmayla değil, kelimeleri ile yani emri ile yerine getirmek istiyordu. İşte böyle Allah'ın emri ve kelimesiyle beşerin de ona uyup itaat etmesiyle yapılması gereken şeylere cürm ü ma'siyet veya derece ve mağfiret tahakkuk eder. Yoksa Allah Teâlâ'nın kelimeleri ile değil de doğrudan doğruya cebri ve yaratmasıyla yaptığı ve yapacağı şeylerde beşerin irade ve çabasının hiçbir hükmü yoktur.[28]