Yucâdilûneke fî-lhakki ba'de mâ tebeyyene keennemâ yusâkûne ilâ-lmevti vehum yenzurûn(e)
Gerçek apaçık ortaya çıktıktan sonra, sanki göz göre göre ölüme sürülüyorlarmış gibi seninle o konuda tartışıyorlardı.
Ve gerçek, gün gibi açığa çıktıktan sonra bile seninle münakaşaya devam etmişlerdi; sanki göz göre göre ölüme sürükleniyorlardı.
Enfâl Suresi'nin 6. ayeti, hakikatin apaçık ortaya çıkmasına rağmen münafıkların veya müşriklerin tartışmacı tutumunu ve ölüme sürüklenircesine bir isteksizlikle hareket etmelerini tasvir etmektedir. Ayet, 'hakikat', 'açıklık' ve 'sürüklenme' gibi kavramlar üzerinden psikolojik bir durumu ve ilahi iradenin tecellisini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): C-d-l kökü, bir şeyi bükmek, çevirmek anlamından gelir. Mücâdele ise, bir şeyi diğerinden uzaklaştırmak için karşılıklı çekişmek, tartışmak demektir. Ayetteki 'yücâdilûneke' ifadesi, hakkın apaçık ortaya çıkmasına rağmen, batılı hak gibi göstermeye çalışarak Peygamber'e karşı sözlü bir mücadele içine girmelerini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): C-d-l fiili, 'cedel'den gelir ki bu da bir şeyi diğerinden ayırmak, çekişmek demektir. Ayetteki kullanımı, onların hakkı kabul etmek yerine, onu reddetmek için sözlü münakaşaya girmelerini, adeta bir ipi çeker gibi çekişmelerini mecazi olarak anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'cedel' kavramının Kur'an'da genellikle olumsuz bir çağrışım taşıdığını belirtir. Hakikati arayıştan ziyade, inatlaşma ve karşı çıkma amacıyla yapılan tartışmaları ifade eder. Bu ayetteki 'yücâdilûneke' de, hakikat belirginleştikten sonra bile, inançsızların veya münafıkların hakka karşı direnişini ve boş yere tartışmalarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): H-k-k kökü, bir şeyin sabit ve kesin olması, şüphe götürmemesi anlamlarına gelir. 'el-Hakk', Allah'ın isimlerinden olup, varlığı ve birliği kesin olan demektir. Ayetteki 'fî'l-hakkı' ifadesi, İslam'ın ve Peygamber'in getirdiği mesajın doğruluğunun, kesinliğinin ve şüphe götürmezliğinin ortaya çıkmış olmasına rağmen tartışma konusu yapılmasını ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Hakk, bir şeyin sabit ve doğru olmasıdır. Kur'an'da 'hak' kelimesi, Allah'ın varlığı, birliği, peygamberlerin doğruluğu ve ahiret gerçeği gibi temel inanç esaslarını ifade eder. Bu ayette 'el-hakk', Bedir Savaşı'nın meşruiyeti ve zaferin Allah'tan geldiği gibi somut gerçekleri de kapsayabilir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hak' kavramının Kur'an'da mutlak ve değişmez bir gerçekliği ifade ettiğini belirtir. Bu gerçeklik, hem ontolojik hem de ahlaki bir boyuta sahiptir. Ayetteki 'el-hakk', ilahi vahyin ve onun getirdiği hükümlerin tartışılmaz doğruluğunu ve bu doğruluğun artık herkesçe bilindiği bir durumu ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): B-y-n kökü, bir şeyin açıklığa kavuşması, netleşmesi demektir. 'Tebeyyene' fiili, bir şeyin kendiliğinden veya başkası tarafından açıklığa kavuşturulması anlamına gelir. Ayetteki 'ba'de mâ tebeyyene' ifadesi, hakkın artık gizli kalmayacak, şüpheye yer bırakmayacak kadar açık ve net bir şekilde ortaya çıktığını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Beyan, bir şeyin açıklanması, izah edilmesi ve anlaşılır kılınmasıdır. 'Tebeyyene' ise, bir şeyin kendiliğinden veya delillerle açıklık kazanmasıdır. Bu ayette, hakkın delillerle, mucizelerle ve olayların gidişatıyla o kadar açık hale geldiği ki, artık tartışmaya mahal bırakmadığı anlamını taşır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'beyan' kökünün Kur'an'da genellikle hakikatin ortaya çıkışı, delillerle açıklanması ve böylece insanların doğruyu görmesi anlamında kullanıldığını belirtir. 'Tebeyyene' fiili, bu açıklığın artık inkar edilemez bir seviyeye ulaştığını ve buna rağmen yapılan tartışmaların anlamsızlığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): S-v-k kökü, bir şeyi önden veya arkadan iterek, sürerek götürmek demektir. 'Yusâkûne' fiili, pasif formda kullanılarak, onların kendi iradeleri dışında, zorla veya isteksizce bir şeye doğru yönlendirildiklerini ifade eder. Ayetteki bağlamda, savaşa veya ölüme isteksizce sürüklenmelerini mecazi olarak anlatır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sevk, bir şeyi arkadan iterek veya sürükleyerek hareket ettirmektir. 'Yusâkûne' ifadesi, onların savaşa gitme konusunda gönülsüz olduklarını, adeta bir hayvanın kesime götürülmesi gibi zorla ve isteksizce götürüldüklerini tasvir eder. Bu, onların içlerindeki korkuyu ve imansızlığı gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Sevk, bir şeyi zorla veya isteksizce bir yere yönlendirmektir. Ayetteki 'yusâkûne' fiili, onların savaşa katılma konusundaki isteksizliklerini ve korkularını vurgular. Sanki gözleri göre göre ölüme doğru sürükleniyorlarmış gibi bir çaresizlik ve mecburiyet içinde olduklarını anlatır.
Enfâl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Yucâdilûneke fî-lhakki ba’de mâ tebeyyene keennemâ yusâkûne ilâ-lmevti vehum yenzurûn(e) Gerçek apaçık ortaya çıktıktan sonra, sanki göz göre göre ölüme sürülüyorlarmış gibi seninle o konuda tartışıyorlardı. (8/6)
Bütün dünyaya “Bedir/Ay” gibi parlak Nûru Muhammed’inin resmen doğmaya başladığı apaçık ortaya çıktıktan sonra “vehum yenzurûn” ve onlar buna nazar ediyorlar, müşahade ediyorlardı. ilâ-lmevti ölüme götürüyorlar gibi çekişiyorladı.
İz-Efendi Baba’mın bir hatırasını faydalı olur düşüncesiyle buraya alalım…
Küçük Bir Hatıram :
Yeri gelmişken sizlere, bu mevzuu ile ilgili küçük bir hatıramı da anlatmaya çalışayım.
1997 senesinde idi yeni tanıştığımız B... isimli arka-daşımızla birkaç defa görüşmüş idik. Bu arkadaşımız, ken-disinin “zamanın mehdisi” olduğunu söylediği bir zâta gö-nülden bağlı idi. Bu arada bizlere de mutlaka bu zâta bağ-lanmamız gerektiğini, kendisinin zamanın sahibi olduğunu, bu durumda herkesin kendisine biat etmek zorunluluğu bu-lunduğunu adeta manevi bir baskı kurmak isteyerek, bizleri zorlamakta idi.
Aramızda karşılıklı birçok mevzular oldu; çıkardığım netice, “ne kadar büyük bir hayâl, vehim ve cüret içinde bulundukları yolunda idi.” Sonunda daha fazla görüşmeye lüzum görmeden;
- “size bir soru sorabilir miyim?” dedim.
- “buyrun,” dedi
- “irfan ehlinde imân ömür boyu sürer mi?
dedim.
- “evet sürer,” diye cevap verdi.
Hiçbir izah da yapmadığından, bu cevap neticesinde gerçekten irfaniyetten ve seyr-i sülûk’tan hiç haberleri olmadığı açık olarak anlaşılıyordu.
Bu görüşmemizden sonra da başka bir görüşmemiz ol-madı, ne ben aramayı arzu ettim, ne de onlar aradılar.
Allah cümlemize hayırlar nasibetsin. Amin.[27]
Peki niye sürmez âyette görüyor-müşahade ediyorlardı. Diyor… Burada İman’ın İhsan ve İkâna dönüştüğü anlaşılıyor. İşte imân mertebe değiştirdiği zaman bu isimleri almatadır. Ve risalet mertebesi ile çekişmektedir. Sahası ortadan kalkmakta ve o beden arzında yer bulamayacaklardır.