Yâ eyyuhâ-nnebiyyu kul limen fî eydîkum mine-l-esrâ in ya'lemi(A)llâhu fî kulûbikum ḣayran yu/tikum ḣayran mimmâ uḣiże minkum veyaġfir lekum(k) va(A)llâhu ġafûrun rahîm(un)
Ey Peygamber! Elinizdeki esirlere söyle: Eğer Allah, kalplerinizde (iman, ihlas, iyi niyet gibi) bir hayır (olduğunu) bilirse, sizden alınan fidyeden daha hayırlısını size verir ve sizi bağışlar. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Ey Peygamber, elinizdeki esirlere de ki: "Eğer Allah sizin kalblerinizde bir hayır bulursa, sizden alınandan daha hayırlısını size verir ve günahlarınızı bağışlar. Çünkü Allah bağışlayıcıdır."
Enfâl Suresi'nin 70. ayeti, esirlere yönelik ilahi bir vaadi ve affı ele almaktadır. Ayet, kalpteki niyetin ve iyiliğin önemini vurgulayarak, Allah'ın bu iyiliğe karşılık daha fazlasını vereceğini ve bağışlayacağını bildirmektedir. Dilbilimsel olarak 'hayır', 'mağfiret' ve 'rahmet' kavramları ayetin temel mesajını oluşturur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nebî kelimesi, 'nebe'' kökünden türemiştir ve 'haber' anlamına gelir. Nebî, Allah'tan haber alan ve bu haberi insanlara ulaştıran kişidir. Ayette Hz. Muhammed'e hitaben kullanılarak, esirlere yönelik ilahi mesajı tebliğ etme görevi vurgulanır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Nebî, Allah ile kulları arasında elçilik yapan, Allah'ın emir ve yasaklarını insanlara bildiren kişidir. Bu ayetteki kullanımı, peygamberin tebliğ vazifesinin bir parçası olarak esirlere yönelik ilahi hükmü aktarmasını ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Esîr, savaşta yakalanıp bağlanan kişidir. Ayette, Bedir Savaşı sonrası Müslümanların eline geçen düşman askerlerini ifade eder ve onlara yönelik muamele hakkında bir ilke koyar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Esîr, 'esr' kökünden gelir ve 'bağlamak' anlamına gelir. Savaşta ele geçirilip bağlanan kişiye esîr denir. Ayetteki 'elinizde bulunan esirler' ifadesi, Müslümanların kontrolündeki savaş tutsaklarını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hayır, herkesin arzu ettiği, faydalı ve güzel olan her şey için kullanılır. Ayetteki 'kalplerinizde bir hayır bulursa' ifadesi, esirlerin kalplerindeki iman, samimiyet, teslimiyet ve iyi niyet gibi manevi değerleri ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'hayr' kavramı, sadece maddi iyiliği değil, aynı zamanda ahlaki ve manevi iyiliği de kapsar. Bu ayette, esirlerin kalplerindeki 'hayır', onların İslam'a yönelme potansiyeli, samimi niyetleri ve gelecekteki olumlu davranışları olarak anlaşılmalıdır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Hayır, Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahiptir; maddi kazançtan manevi kurtuluşa kadar birçok iyiliği ifade eder. Ayetteki 'size sizden alınanın daha hayırlısını verir' ifadesi, Allah'ın esirlerin kalplerindeki iyi niyete karşılık olarak onlara hem dünyevi hem de uhrevi daha büyük lütuflar ihsan edeceğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Mağfiret, 'ğafara' kökünden gelir ve 'örtmek' anlamına gelir. Allah'ın mağfireti, kulun günahlarını örtmesi, affetmesi ve azaptan korumasıdır. Ayette, esirlerin geçmişteki düşmanlıklarını ve günahlarını affedeceği vaat edilmektedir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Mağfiret, Allah'ın kulun günahlarını silmesi ve onu cezalandırmamasıdır. Bu ayetteki bağlamda, esirlerin kalplerindeki iyilik ve iman etmeleri durumunda Allah'ın onların geçmişteki hatalarını bağışlayacağı müjdelenir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Ğafûr, Allah'ın sıfatlarından olup, kullarının günahlarını çokça bağışlayan, örten demektir. Ayetteki 'Allah Ğafûr'dur' ifadesi, Allah'ın bağışlayıcılığının sonsuz olduğunu ve esirlerin iman etmeleri durumunda bu sıfatın tecelli edeceğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Ğafûr, mübalağa sigası olup, Allah'ın günahları çokça affettiğini, kullarına karşı merhametli olduğunu ifade eder. Bu ayette, Allah'ın esirlerin kalplerindeki iyiliğe karşılık olarak onlara mağfiret edeceğinin bir teyidi olarak zikredilmiştir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rahîm, Allah'ın sıfatlarından olup, kullarına karşı çok merhametli, şefkatli ve lütufkâr olduğunu ifade eder. Ayetteki 'Allah Rahîm'dir' ifadesi, Allah'ın esirlere yönelik vaadinin sadece bağışlamakla kalmayıp, aynı zamanda onlara lütuf ve ihsanla muamele edeceğini gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Rahîm, Allah'ın kullarına olan özel merhametini, onlara dünyada ve ahirette iyilikler ihsan etmesini ifade eder. Bu ayette, esirlerin kalplerindeki iyiliğe karşılık Allah'ın onlara hem mağfiret hem de lütuf ve ihsanla muamele edeceğinin bir göstergesidir.
Enfâl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Yâ eyyuhâ-nnebiyyu kul limen fî eydîkum mine-l-esrâ in ya’lemi(A)llâhu fî kulûbikum hayran yu/tikum hayran mimmâ uhize minkum veyagfir lekum va(A)llâhu gafûrun rahîm(un)” Ey Peygamber! Elinizdeki esirlere söyle: Eğer Allah, kalplerinizde (iman, ihlâs, iyi niyet gibi) bir hayır (olduğunu) bilirse, sizden alınan fidyeden daha hayırlısını size verir ve sizi bağışlar. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (8/70)
Abdullah b. Abbas Hazretleri'nden gelen bir rivâyete göre: bu âyetin nüzul sebebi, babası Hz. Abbas hakkındadır. Şöyle ki:
Bedir Savaşı'nda Abbas da esirler arasında bulunuyordu. Beraberinde yirmi ukiyye de altın vardı ki, bir ukiyye kırk dirhem ve toplamı da sekizyüz dirhem demektir. Bunu müşrik askerlerini doyurmak için yanına almıştı. Çünkü kendisi Bedir'e katılan Kureyş ordusunun iaşesini üstlenen on kişiden biri idi. Fakat sıra kendisine gelmeden esir düşmüştü. Bunun üzerine Abbas, ben zaten daha önceden müslüman idim, fakat bana baskı yaptıkları için istemeye istemeye bu savaşa katıldım, dedi. Peygamber Efendimiz bu dediğin doğru ise Allah zaten sana bunun ecrini verecektir, lakin işin dış yüzü bizim aleyhimize idi, dedi. Bundan sonrasını Hz. Abbas'ın kendisi anlatıyor ve diyor ki; sonra Resulullah'tan benden fidye olarak aldığı o altını, bana geri vermesini istedim, o da o zaman buyurdu ki; "Aleyhimizde kullanmak için alıp yola çıktığın şeyi mi istiyorsun? Hayır olmaz." dedi. Ayrıca peygamber, iki kardeşim oğlu Âkıl b. Ebi Talib ile Nevfel b. Hâris'in de fidyelerini benim ödememi istedi. O zaman ben, ey Muhammed! Sen beni Kureyş'ten dilenecek bir durumda bıraktın, dedim. Bunun üzerine Resulullah, hani Mekke'den yola çıkarken zevcen Ümmü'l-Fadl'a başımıza ne geleceği belli değil, nolur nolmaz deyip teslim ettiğin, şâyet bana birşey olursa, bu senin ve çocuklarınındır, diyerek ona verdiğin altın nerede?" deyince, ben "Nereden biliyorsun?" dedim. O da "Rabbim haber verdi." buyurdu. O zaman "Allah'a yemin ederim ki sen hak peygambersin. "şehadet ederim ki, Allah'dan başka ilâh yoktur." Vallahi o parayı Allah'dan başka kimsenin görmediği, gecenin karanlığında teslim etmiştim. Allah biliyor ya, ben senin peygamberliğine hep şüphe ile bakıyordum. Şimdi madem ki, bunu haber verdin, artık hiçbir şüphem kalmadı dedi. Daha sonra Hz. Abbas'ın, bu âyetin meâline işaretle şöyle dediği de rivâyet ediliyor: "Allah bana o altınların yerine daha hayırlısını verdi; şimdi yirmi tane kölem var, en aşağısı yirmi bin ile müdarebe (ortak iş) yapıyor. Ayrıca Allah bana Zemzem'i de ihsan etti ki, karşılığında Mekke'nin bütün mal varlığını verseler yine de istemem. Bundan böyle ben hep Rabbimin mağfiretini gözlüyorum".[109]
Peygamber (a.s.)ın esirlere bakması ve tebessüm etmesi ve: “Bir kavimden taaccübe dûçâr oldum ki, zincirler ile ve bukağılar ile cennete çekilirler” buyurması Cenâb-ı pîr efendimiz bu kıssayı Fihi Mâ Fîh’in ibtidâsında Selçuk hükümdârının vezîri olan Muîneddîn Pervâne’ye hitâben (Enfal, 8/70) yâ’ni “Ey benim Resûlüm, esirlerden elinizde olanlara de ki: Eğer Allah Teâlâ’nın ilm-i ezelîsinde, kalblerinizde hayır ve îmân var ise, sizden alınan fidyeden hayırlısını size verir ve günahlannızı mağfiret eder; Allah Teâlâ gafur ve rahimdir” âyet-i kerîmesinin tefsirini beyân buyurdukları sırada nakl etmişlerdir ki, bu Fîhi Mâ Fîh fakır tarafından tercüme edilmiştir. Bu muhârebeden alınan esirler arasında Peygamber efendimizin amcaları Hz. Abbâs (r.a.) dahi mevcûd idi ki, muahharan İslâm olmuşlardır; ve bu hadîs bu esîrler hakkında şeref-vârid olmuştur.
4459. Peygamber gördü ki, bir bölük esîr götürürler idi ve onlar nâle içinde idi.
4460. O agâh olan arslan onları bend içinde gördü; onda altlan alta bakarlar idi.
O avâkıb-ı ahvâle âgâh olan arslan, ya’ni Nebiyy-i zîşân o esirleri bağ içinde gördü ki, o esîrler bağ içinde, başlarını önlerine eğip, utanma ve öfke halleri memzûç olduğu halde, alt alta nazar ederlerdi.
4461. Hattâ her biri Resül-i sâdık üzerine gazab cihetinden dişlerini ve dudaklarını çiğnerler idi.
4462. Tâkat yok idi ki, o gazab ile söz söylesinler; zîrâ on batman kahır zincirinde idiler.
O esirlerin tâkatı yok idi ki, öfkeleri sebebiyle ehl-i islâm aleyhinde söz söyleyebilsinler; zîrâ her biri on batman ağırlığında kahır ve cezâ zincirleriyle bağlı idiler.
4463. Müvekkel onları şehir tarafına çeker idi, onları kahır ile kâfiristandan götürür idi.
Esirleri muhâfazaya me’mur olan kimse onları çeke çeke şehir tarafına götürür idi; onlan kahriyle diyâr-ı küffârdan, diyâr-ı İslâm’a götürür idi.
4464. “Ne bir fidâ, ne bir altın alıyor, ne de bir serverden şefâat erişiyor!" Bu beyit ile âlîdeki beyit, esîrlerin kendi kendilerine söyledikleri sözlerdir. Ya’ni derler idi ki: “Bizi mağlûb eden bu Peygamber ne fidye-i necât ne de altın alıyor, ne de bizim halâsımız için taallukâtımızdan bulunan islâmlann büyüklerinden bir şefâat erişiyor!"
4465. "Âlemin rahmeti! diyorlar, halbuki o, âlemin boğazım ve gırtlağını götürüyor!" Bu Peygamber’e müslümanlar “Âlemin rahmeti!” diyorlar, halbuki o rahmet değil, bil’akis âlemin boğazını ve gırtlağını kesiyor.
4466. Dudak altında şâhın işine ta'ne vurucu oldukları halde, bin inkâr ile yola giderler idi.
O esîrler, şâh-ı hakîkat olan Peygamber’in, işine dudak altından i’tirâz ederek ve homurdanarak, bin inkâr ile yola giderler idi.
4467. "Çâreler yaptık, halbuki burada çâreler yoktur; muhakkak bu adamın kalbi mermerden noksan değildir."
O esîrler homurdanarak derler ki: “Biz her müşkilâta karşı çâreler ve tedbîrler yaptık, müessir oldu; halbuki bugün başımıza gelen belânın def’ine çâre ve tedbîr yoktur. Muhakkak bu Peygamber dedikleri adamın kalbi katılıkta mermer taşından daha noksan değildir.”
4468. Biz binlerce arslan adamız, şeci arslanız; İki üç çıplak ve zayıf ve yarım canlıya,"
4469."Böyle âciz kalmışız; eğri gidicilikten midir, yâhud yıldızlardan mıdır yâhud sihirbazlıktan mıdır?" Birinci beyit, ikinci beytin birinci mısrâ’ı ile tamâm olur. “Ya’ni Kureyş kabilesinin bahâdır ve cengâverleriyiz. Böyle birkaç çıplak ve zayıf eline ve yarı canlı olan kimselere karşı nasıl olup da böyle âciz kalmışız. Bu mağlûbiyetimiz bizim tedbîrde eğri gidiciliğimizden midir, yoksa yıldızların te’sîrinden midir, yâhud onların sihirbazlıklanndan mıdır?” demek olur.
4470. "Onun o bahtı bizim bahtımızı yırttı; bizim tahtımız, onun tahtında baş aşağı oldu.”
“O Peygamberin tâli’i bizim tâli’imizi mağlûb etti, bizim taht-ı ikbâlimiz, onun taht-ı ikbâlinden altüst oldu.”
4470 "Eğer onun işi sihirbazlıktan kavî oldu ise, biz dahi sihirbazlık ettik niçin gitmedi?"
“Eğer o Peygamberin bizim üzerimize galebesi sihirbâzlıktan oldu ise, biz de ona karşı sihirbâzlık yaptık; bizim sihirbazlığımız niçin müessir olup, ileriye gitmedi?”[110]