İçeriğe atla
Enfâl 70Cüz 10 · Sayfa 186

Enfâl Sûresi 70. Âyet

الأنفال

Sohbete sor

Yâ eyyuhâ-nnebiyyu kul limen fî eydîkum mine-l-esrâ in ya'lemi(A)llâhu fî kulûbikum ḣayran yu/tikum ḣayran mimmâ uḣiże minkum veyaġfir lekum(k) va(A)llâhu ġafûrun rahîm(un)

Ey Peygamber! Elinizdeki esirlere söyle: Eğer Allah, kalplerinizde (iman, ihlas, iyi niyet gibi) bir hayır (olduğunu) bilirse, sizden alınan fidyeden daha hayırlısını size verir ve sizi bağışlar. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Enfâl Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

“Yâ eyyuhâ-nnebiyyu kul limen fî eydîkum mine-l-esrâ in ya’lemi(A)llâhu fî kulûbikum hayran yu/tikum hayran mimmâ uhize minkum veyagfir lekum va(A)llâhu gafûrun rahîm(un)” Ey Peygamber! Elinizdeki esirlere söyle: Eğer Allah, kalplerinizde (iman, ihlâs, iyi niyet gibi) bir hayır (olduğunu) bilirse, sizden alınan fidyeden daha hayırlısını size verir ve sizi bağışlar. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (8/70)


Abdullah b. Abbas Hazretleri'nden gelen bir rivâyete göre: bu âyetin nüzul sebebi, babası Hz. Abbas hakkındadır. Şöyle ki:

Bedir Savaşı'nda Abbas da esirler arasında bulunuyordu. Beraberinde yirmi ukiyye de altın vardı ki, bir ukiyye kırk dirhem ve toplamı da sekizyüz dirhem demektir. Bunu müşrik askerlerini doyurmak için yanına almıştı. Çünkü kendisi Bedir'e katılan Kureyş ordusunun iaşesini üstlenen on kişiden biri idi. Fakat sıra kendisine gelmeden esir düşmüştü. Bunun üzerine Abbas, ben zaten daha önceden müslüman idim, fakat bana baskı yaptıkları için istemeye istemeye bu savaşa katıldım, dedi. Peygamber Efendimiz bu dediğin doğru ise Allah zaten sana bunun ecrini verecektir, lakin işin dış yüzü bizim aleyhimize idi, dedi. Bundan sonrasını Hz. Abbas'ın kendisi anlatıyor ve diyor ki; sonra Resulullah'tan benden fidye olarak aldığı o altını, bana geri vermesini istedim, o da o zaman buyurdu ki; "Aleyhimizde kullanmak için alıp yola çıktığın şeyi mi istiyorsun? Hayır olmaz." dedi. Ayrıca peygamber, iki kardeşim oğlu Âkıl b. Ebi Talib ile Nevfel b. Hâris'in de fidyelerini benim ödememi istedi. O zaman ben, ey Muhammed! Sen beni Kureyş'ten dilenecek bir durumda bıraktın, dedim. Bunun üzerine Resulullah, hani Mekke'den yola çıkarken zevcen Ümmü'l-Fadl'a başımıza ne geleceği belli değil, nolur nolmaz deyip teslim ettiğin, şâyet bana birşey olursa, bu senin ve çocuklarınındır, diyerek ona verdiğin altın nerede?" deyince, ben "Nereden biliyorsun?" dedim. O da "Rabbim haber verdi." buyurdu. O zaman "Allah'a yemin ederim ki sen hak peygambersin. "şehadet ederim ki, Allah'dan başka ilâh yoktur." Vallahi o parayı Allah'dan başka kimsenin görmediği, gecenin karanlığında teslim etmiştim. Allah biliyor ya, ben senin peygamberliğine hep şüphe ile bakıyordum. Şimdi madem ki, bunu haber verdin, artık hiçbir şüphem kalmadı dedi. Daha sonra Hz. Abbas'ın, bu âyetin meâline işaretle şöyle dediği de rivâyet ediliyor: "Allah bana o altınların yerine daha hayırlısını verdi; şimdi yirmi tane kölem var, en aşağısı yirmi bin ile müdarebe (ortak iş) yapıyor. Ayrıca Allah bana Zemzem'i de ihsan etti ki, karşılığında Mekke'nin bütün mal varlığını verseler yine de istemem. Bundan böyle ben hep Rabbimin mağfiretini gözlüyorum".[109]

Peygamber (a.s.)ın esirlere bakması ve tebessüm etmesi ve: “Bir kavimden taaccübe dûçâr oldum ki, zincirler ile ve bukağılar ile cennete çekilirler” buyurması Cenâb-ı pîr efendimiz bu kıssayı Fihi Mâ Fîh’in ibtidâsında Selçuk hükümdârının vezîri olan Muîneddîn Pervâne’ye hitâben (Enfal, 8/70) yâ’ni “Ey benim Resûlüm, esirlerden elinizde olanlara de ki: Eğer Allah Teâlâ’nın ilm-i ezelîsinde, kalblerinizde hayır ve îmân var ise, sizden alınan fidyeden hayırlısını size verir ve günahlannızı mağfiret eder; Allah Teâlâ gafur ve rahimdir” âyet-i kerîmesinin tefsirini beyân buyurdukları sırada nakl et­mişlerdir ki, bu Fîhi Mâ Fîh fakır tarafından tercüme edilmiştir. Bu muhârebeden alınan esirler arasında Peygamber efendimizin amcaları Hz. Abbâs (r.a.) dahi mevcûd idi ki, muahharan İslâm olmuşlardır; ve bu hadîs bu esîrler hak­kında şeref-vârid olmuştur.

4459. Peygamber gördü ki, bir bölük esîr götürürler idi ve onlar nâle içinde idi.

4460. O agâh olan arslan onları bend içinde gördü; onda altlan alta bakarlar idi.

O avâkıb-ı ahvâle âgâh olan arslan, ya’ni Nebiyy-i zîşân o esirleri bağ içinde gördü ki, o esîrler bağ içinde, başlarını önlerine eğip, utanma ve öfke halleri memzûç olduğu halde, alt alta nazar ederlerdi.

4461. Hattâ her biri Resül-i sâdık üzerine gazab cihetinden dişlerini ve du­daklarını çiğnerler idi.

4462. Tâkat yok idi ki, o gazab ile söz söylesinler; zîrâ on batman kahır zin­cirinde idiler.

O esirlerin tâkatı yok idi ki, öfkeleri sebebiyle ehl-i islâm aleyhinde söz söyleyebilsinler; zîrâ her biri on batman ağırlığında kahır ve cezâ zincirleriy­le bağlı idiler.

4463. Müvekkel onları şehir tarafına çeker idi, onları kahır ile kâfiristandan götürür idi.

Esirleri muhâfazaya me’mur olan kimse onları çeke çeke şehir tarafına gö­türür idi; onlan kahriyle diyâr-ı küffârdan, diyâr-ı İslâm’a götürür idi.

4464. “Ne bir fidâ, ne bir altın alıyor, ne de bir serverden şefâat erişiyor!" Bu beyit ile âlîdeki beyit, esîrlerin kendi kendilerine söyledikleri sözlerdir. Ya’ni derler idi ki: “Bizi mağlûb eden bu Peygamber ne fidye-i necât ne de al­tın alıyor, ne de bizim halâsımız için taallukâtımızdan bulunan islâmlann bü­yüklerinden bir şefâat erişiyor!"

4465. "Âlemin rahmeti! diyorlar, halbuki o, âlemin boğazım ve gırtlağını gö­türüyor!" Bu Peygamber’e müslümanlar “Âlemin rahmeti!” diyorlar, halbuki o rah­met değil, bil’akis âlemin boğazını ve gırtlağını kesiyor.

4466. Dudak altında şâhın işine ta'ne vurucu oldukları halde, bin inkâr ile yo­la giderler idi.

O esîrler, şâh-ı hakîkat olan Peygamber’in, işine dudak altından i’tirâz ederek ve homurdanarak, bin inkâr ile yola giderler idi.

4467. "Çâreler yaptık, halbuki burada çâreler yoktur; muhakkak bu adamın kalbi mermerden noksan değildir."

O esîrler homurdanarak derler ki: “Biz her müşkilâta karşı çâreler ve ted­bîrler yaptık, müessir oldu; halbuki bugün başımıza gelen belânın def’ine çâ­re ve tedbîr yoktur. Muhakkak bu Peygamber dedikleri adamın kalbi katılık­ta mermer taşından daha noksan değildir.”

4468. Biz binlerce arslan adamız, şeci arslanız; İki üç çıplak ve zayıf ve ya­rım canlıya,"

4469."Böyle âciz kalmışız; eğri gidicilikten midir, yâhud yıldızlardan mıdır yâhud sihirbazlıktan mıdır?" Birinci beyit, ikinci beytin birinci mısrâ’ı ile tamâm olur. “Ya’ni Kureyş ka­bilesinin bahâdır ve cengâverleriyiz. Böyle birkaç çıplak ve zayıf eline ve yarı canlı olan kimselere karşı nasıl olup da böyle âciz kalmışız. Bu mağlûbiye­timiz bizim tedbîrde eğri gidiciliğimizden midir, yoksa yıldızların te’sîrinden midir, yâhud onların sihirbazlıklanndan mıdır?” demek olur.

4470. "Onun o bahtı bizim bahtımızı yırttı; bizim tahtımız, onun tahtında baş aşağı oldu.”

“O Peygamberin tâli’i bizim tâli’imizi mağlûb etti, bizim taht-ı ikbâlimiz, onun taht-ı ikbâlinden altüst oldu.”

4470 "Eğer onun işi sihirbazlıktan kavî oldu ise, biz dahi sihirbazlık ettik ni­çin gitmedi?"

“Eğer o Peygamberin bizim üzerimize galebesi sihirbâzlıktan oldu ise, biz de ona karşı sihirbâzlık yaptık; bizim sihirbazlığımız niçin müessir olup, ileri­ye gitmedi?”[110]