Vemâ huve bikavli şeytânin racîm(in)
Kur'an, kovulmuş şeytanın sözü değildir.
O, kovulmuş bir şeytanın sözü değildir.
Tekvîr Suresi 25. ayet, Kur'an'ın ilahi menşeini vurgulayarak, onun kovulmuş şeytanın sözü olmadığını kesin bir dille ifade eder. Ayet, 'kavl' (söz) ve 'şeytan-ı racîm' (kovulmuş şeytan) kavramları üzerinden Kur'an'ın kutsiyetini ve kaynağının temizliğini ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kavl' kelimesini 'bir düşünceyi ifade eden sesli veya sessiz her türlü ifade' olarak tanımlar. Ayetteki 'bikavli' ifadesi, Kur'an'ın bir 'söz' olduğunu kabul etmekle birlikte, bu sözün kaynağının şeytan olmadığını vurgulayarak, onun ilahi menşeini teyit eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'kavl' kelimesinin Kur'an'da farklı bağlamlarda kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki kullanımı, Kur'an'ın bir 'hitap' ve 'mesaj' olduğunu, ancak bu mesajın kaynağının şeytan olamayacağını mecazi bir dille reddeder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kavl' kavramının Kur'an'da 'Allah'ın kelamı' ve 'insan sözü' arasında bir ayrım yapmak için kullanıldığını belirtir. Bu ayette, Kur'an'ın 'kavl' oluşu kabul edilmekle birlikte, onun 'şeytanın kavli' olmadığı vurgulanarak, ilahi ve beşeri/şeytani söz arasındaki ontolojik farka dikkat çekilir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'şeytan' kelimesinin 'şatane' kökünden geldiğini ve 'haktan uzaklaşan, isyan eden' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'şeytan', Kur'an'ın kaynağı olamayacak kadar haktan uzak ve isyankar bir varlık olarak tasvir edilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'şeytan' kelimesinin 'uzaklaşmak' anlamına gelen 'şatane' kökünden türediğini ve hem cinlerden hem de insanlardan olabilen, hayırdan uzaklaşmış her türlü varlığı ifade ettiğini açıklar. Ayetteki 'şeytan', Kur'an'ın ilahi mesajına zıt bir güç olarak konumlandırılır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'şeytan' kavramının, Allah'ın iradesine karşı çıkan, insanı doğru yoldan saptıran ve kaos yaratan bir güç olarak merkezi bir rol oynadığını belirtir. Bu ayette, Kur'an'ın 'şeytanın sözü' olamayacağı vurgusu, onun ilahi düzen ve hakikatle olan uyumunu pekiştirir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Es-Sicistânî, 'racîm' kelimesinin 'recem' kökünden geldiğini ve 'taşlamak, kovmak, lanetlemek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'şeytan-ı racîm' ifadesi, şeytanın ilahi katından kovulmuş, lanetlenmiş ve dolayısıyla Kur'an gibi kutsal bir sözün kaynağı olamayacak kadar değersizleştirilmiş olduğunu ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'racîm' kelimesinin 'taşlanmış, lanetlenmiş, kovulmuş' anlamlarını taşıdığını ve Kur'an'da genellikle şeytan için kullanıldığını ifade eder. Bu ayetteki kullanımı, şeytanın ilahi rahmetten ve hidayetten tamamen uzaklaştırılmış, dolayısıyla vahiy gibi yüce bir kaynağa sahip olamayacak bir varlık olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): El-Kefevî, 'racîm' kelimesinin 'kovulmuş, uzaklaştırılmış' anlamında kullanıldığını ve özellikle şeytan için kullanıldığında, onun Allah'ın rahmetinden ve cennetinden uzaklaştırılmış olduğunu ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'racîm' sıfatı, şeytanın Kur'an'ın kaynağı olamayacak kadar ilahi lütuftan mahrum bırakıldığını pekiştirir.
Tekvîr Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Recm: Lügat mânâsı:
1. (Recm. den) Taşlanmış, taşa tutulmuş.
2. Lânetlenmiş, mel'un. Olarak belirtilmiştir.
Cinn:
1. Bir cins ateşten yaratılmış olup, dünyanın insandan sonra en mühim sâkini-sekenesidir. Akıl ve şuur sâhibi olup pekçok şer ve isyan yapabildikleri gibi "Peygamberlerin ve semâvî kitabların irşadlarıyla" insana yetişememekle beraber terakki edip yüksek kemâlatlara çıkabilen mahlûktur. İnsanlar gibi dinin bir kısım emirlerini yapmakla ve bazı yasaklarından kaçınmakla yükümlüdürler. Kıyamet ve haşirden sonra cinlerden de dünya imtihanını kazananlar Cennet'e, kaybedenler Cehennem'e girecektir. Kâinat ve içindeki bütün varlıklar hakkında, en birinci söz söyleme hakkı; onların yaratıcısı ve mâliki olanındır. Çünki "Yapan bilir, öyleyse bilen konuşur" bir kâidedir. Cinlerin varlığını da, evvelâ; Kur'an-ı Kerimden öğreniyoruz. Ayrıca Peygamberimiz Resul-ü Ekrem'den (s.a.v.) gelen sahih rivayetler ve ashabının cinleri görmesi ve görüşmesi hâdiseleri de pek çoktur. Cinlerin pek çok cinsleri vardır. Bunlar lâtif yaratıklar oldukları için gaybî haberler
getirmekte kullanılabilirler. Fakat Hazret-i Peygamber'den (s.a.v.) sonra cinlerin gaybî âlemden haber hırsızlamaları Cenab-ı Hak tarafından menedilmiştir. Cinlerin, kötülüğe sevkedenlerine şeytan-ı cinnî de denilir.
2. Lügatta: Bir şeyi hisseden, setretmek, gizlemek mânasına gelir.
İblis:
1. (Lebs. den) Ayıbını, kusurunu örtüp iyi göstermek.
2. Suret-i haktan görünerek hile edip aldatmak.
3. Hile. Oyun.
Şeytan:
(El-Hannâs) (Hunus. dan) Geri çekilerek veya büzülerek, sinerek fırsat bulunca vesvese vermek için dönüp gelen. Sinsi şeytan. Besmeleyi işitince kaçan, gaflete dalınca musallat olan şeytan.
Azâzil:
Şeytan. (İblisin bir adı) Şerlerin temsilcisi.
Bilindiği gibi “Mudil” isminin en kemâlli zuhur mahalli olan “İblis” in melekler arasında ismi “azâzil” olan bir melek kuvvet idi. Ancak diğer meleklerden farkı dumansız ateşten halkediğinden aslı “Cinn” idi. Ve melekler arasında iyi bir yeri var idi. Yani bunlar hep birlikte Allah’ın kudret sıfatının kâinatta ki tecellisi ve faaliyyetini sürdüren kuvvetleri idi. Cinn meleğinin diğer kuvvet meleklerinden bir farkı da belirli bir bilgisi ve ateş kaynaklı olduğundan benlik duygulu “azâzil” izzet duygulu olmasıydı, işte bu bilgisi ve izzeti dolayısıyla diğer meleklerden daha farklı bir durumu vardı ki, bu fark onu harekete geçirecek bir etken
olmadığı için henüz belirgin hale gelmemiş idi.
Ne zamanki, vakti geldi ilmi İlâhide ki “İnsan” Âdemiyet programı faaliyete geçirilmeye başladı, ilmi İlâhiyye’den Rahmâniyyet’e oradan Rububiyyete ve orada esmâ cennetindeki lâtif meleki yaşamına başladı ve orada kendisinin beden tesfiyesi yapıldıktan sonra kendisine “venefahtü fihi min ruhi” (15/29) Zât-ı mutlak kendisine kendi ruhundan üfledi-hayat verdi ve bu muhteşem Zât-î zuhurana bütün melekleri içlerinde ateş yapılı cinn meleğide olduğu halde yeni hayat sahnesine çıkmış olan “Âdem” e secde edilmesi istendi, işte o anda cinn isimli melek, bu emre uymadı içinde şahsi izzet ve benliği, yanlış kıyas yaparak bu secdesine mâni oldu, bu yüzden de emre asî olduğundan tardedilmişlerden-kovulmuşlardan oldu. Âdem-in hakikatini anlayamadığı ve onu sadece toprak zannettiği içinde ismi “İblis” oldu. Ve böylece onun ilminin zararı ilk olarak kendine dokundu.
Cebrâîl (a.s.) da ilim sahibi idi ancak o ilmini insanlığın lehine, “azâzil” olan “cinn” ise aleyhine kullandı-kullanıyorlar. Bu iki güç insanlığa eşit miktarda yaklaşabiliyorlar ve her ikisinin de hesaba kitaba sığmaz askerleri ordusu vardır ve bütün kâinatı kaplamış vaziyettedirler.
Cebrâîl (a.s.) evvelâ Peygamberlere kütübü semâviyye-semavî kitapları, getirdi ve kıyamete kadarda evliyayı kirama, Ârifi billâh’lara, mü’min ve muvahhit’lere ve cümle mü’minlere ve iyi niyetli diğer kimselere kendi mertebelerinden ilmi yardımlarını yapmaktadırlar.
Azâzîl isimli Cinn de sonradan ismi “İblis” olan bu kuvvetinde bütün halk âleminde tesiri vardır. Kendi ahlâkı istikametinde olanlarla arkadaş olup onların hepsini, kendinin ilk düşmanı olarak kabul ettiği Âdem neslinin üstüne salmaktadır ve onları bilhassa tekneloji yoluyla meşgul edip aldatmakta güya bu yolla Âdem neslinden intikam almaya çalışmaktadır.
Not=Teknoloji, bilgisayar, internet ve diğerlerini şer-i
mânâ da kulanmakta hiç bir mahsur yoktur, Hattâ şiddetle kulanılması gereklidir. Yanlış olan iblisin istikametinde kullanmaktır.
Bunları yaparken de ne yazık ki, daha çok Âdem cinsinden olan kimseleri kandırmakta ve onların fikir yapılarına sahip olduktan sonra fikrine yerleştirdiği kendi mürted pragramını oradan diğer benzerlerine-Âdem oğullarına aktarmakta onların da fikir yapılarını eline geçirmektedir. İşte bu hâle gelenlerin ismine de “Şeytan” denmektedir. (Minel cinneti vennâs)(114/5) da bu demektir.
“kovulmuş şeytan.” ın bâtın âlemindeki ilk ismi Azâzil, o âlemde gizli ismi “cin” esmâ âleminde “iblis” dünya âlemindeki faaliyet ismi ise “şeytan” dır. Ancak gene de bu dört ismi ile de faaliyet göstermektedir. Ancak idrakli insan bunların hepsinden yararlanabilmektedir.
Bu hususta faydalı olur düşüncesiyle kısa bir bilgi daha ilâve edelim.
İblis. (Cenab-ı Hakk'ın emrine isyan ettiğinden rahmetinden kovulmuş, şerleri ve muzır şeyleri temsil eder ve ateşten yaratılmıştır. Bütün melekler Cenab-ı Hakk'ın emriyle Hazret-i Âdem'e secde ettiği halde Şeytan: "O, topraktan yaratılmıştır, ben ateşten yaratıldım. Ben ondan daha kıymetli ve yükseğim" diye kibirlenerek, Cenab-ı Hakk'ın emrine karşı gelmiş ve Hazret-i Âdem'e secde etmediğinden, Allah'ın rahmetinden kovulmuştur. (Melâikelere şeytanlar musallat olmadıkları için, terakkiyatları yoktur. Makamları sâbittir, değişmez- tebeddül etmez. Keza, hayvânâtın dahi, şeytanlar musallat olmadıkları için, mertebeleri sâbittir, nâkıstır. Âlem-i insaniyette, ise; merâtib-i terakkiyât-yükselme ve tedenniyât-alçalma, nihayetsizdir. Nemrutlardan, firavunlar dan tut, tâ sıddıkin-i evliya ve enbiyaya kadar gâyet uzun bir mesâfe-i terakki var. İşte kömür gibi olan ervâh-ı sâfileyi-süfli, elmas gibi olan ervâh-ı âliyeden temyiz ve tefrik için, şeytanların hilkatiyle ve sırr-ı teklif ve ba's-i enbiya ile, bir meydan-ı imtihan ve tecrübe ve cihad ve
müsabaka açılmış. Eğer mücahede ve müsabaka olmasaydı, mâden-i insaniyyetteki elmas ve kömür hükmünde olan istidatlar, beraber kalacaktı. Alâ-yı illiyindeki Ebu Bekir-is Sıddık'ın ruhu, esfel-i sâfilindeki Ebu Cehil'in ruhuyla bir seviyede kalacaktı. Demek şeyatin ve şerlerin yaratılması, büyük ve küllî neticeye baktığı için, icadları şer değil, çirkin değil; belki su-i istimalâttan-kötü kullanıştan ve kesb-kazanç denilen mübaşeret-i hususiyeden gelen şerler, çirkinlikler, kesb-i-kazanç insana aittir, icad-ı İlâhîye ait değildir. M.) Bu mevzuya dair tafsilât: Risale-i Nur Külliyatından "Lem'alar" adlı eserin 13. Lem'asındadır.
“kovulmuş şeytanın sözü değildir.” Bu ifade gerçekten çok dikkat çekicidir, yukarıdaki özet bilgileri bu hali daha iyi anlayabilmemiz için vermeğe çalıştım. Cenâ-ı Hakk kelâm-ı İlâhisinde zaman, zaman kasem-yeminler etmektedir, yemin edilen şeylere zâhiren bakıldığında küçük küçük şeyler olduğu görülür, ancak sokaktaki oynayan çocuklar bile yeminlerini en değerli ve kutsal saydıkları şeyler üzerine yaparlar. Demek ki, bizim küçük, küçük gördüğümüz ve üzerlerine yemin edilen varlık veya kimlerin bâtın-î hakikatlerinin ne kadar yüce olduğunu anlamamız gerekmektedir.
Bu Âyet-i Kerîmenin hakikatini ve ehemmiyetini daha iyi anlayabilmemiz için bu bilgilere ihtiyaç olduğundan özetle kaydetmeye çalıştım.
(81/25) “Ve O (Kur'ân), “kovulmuş şeytanın sözü değildir.” Bu ifade den, “mudil” isminin ilim ve kelâm sıfatının ve ulaştırıcısı olan (şeytanın), diğer yönden, “hâdi” isminin ilim ve sıfatının ulaştırıcısı olan peygamberân hazaratı ile, insanlar üzerinde yaklaşık aynı tesirde olduğu anlaşılıyor. Cenâ-ı Hakk her iki ismine de aynı değeri verdiğini, “kovulmuş şeytanın sözü” diye eşdeğer gibi ifade edilmektedir ki, işin vahameti cidden çok ciddidir. Bu ifadeden anlaşılan “mudil” isminin zuhurlarına “kovulmuş şeytanın sözü” “hâdi” isminin zuhurlarına da
Allah kelâmının aktarıcıları olan “Peygamber hazarâtının sözleri” tesir etmektedir.
İşte o yüzden bu Âyet-i Kerîmeyi çok iyi idrak ederek hakikatini anlamaya çalışarak amel etmeye gayret eldim.
Not=Buhususta daha geniş bilgi (6 Peygamber 1 Âdem a.s.) kitabımızda bulabilirsiniz dileyen oradan da yararlanabilir.
فَأَيْنَ تَذْهَبُونَ
(Fe eyne tezhebûn.)
(81/26) “Öyleyse siz nereye gidiyorsunuz?”
Bu kadar açıklanan hakîkatlerden sonra hâlâ bu yoldan emin olmadın mı? Nereye dönüp, gidiyorsun ki, zâten gidecek bir yerin de yoktur. Kişi bilse de bilmese de bütün işler Allah’a dönücüdür. Aslında ne ayrı bir mekân ve nede ayrı bir mahal vardır, Kimin rabb’ı hası hangi esmâ ise ona dönecektir. Ancak kişi hayalinde başka yere gittiğini ve kabre gireceğini zanneder kabir dahi Hakk’ın maden mertebesinden toprak görünümünden başka bir şey değildir.
إِنْ هُوَ إِلا ذِكْرٌ لِلْعَالَمِينَ
(İn huve illâ zikrun lil âlemîn. )
(18/27) “O sâdece âlemler için bir zikirdir.”
Sâdece dünyâ âlemi gibi bir ayırım yapmadan Cenâb-ı Hakk (c.c). bütün âlemleri içine alan bir ifâde kullanıyor. Bizim kendi varlık âlemimizde ne kadar ne varsa hepsi için Kûr’ân-ı Kerîm zât yollu bir hatırlamadır. İçinde bütün âlemlerin bilgisi vardır.
********* 26
لِمَنْ شَاءَ مِنْكُمْ أَنْ يَسْتَقِيمَ
(Li men şâe minkum en yestekîm. )