Śumme mâ edrâke mâ yevmu-ddîn(i)
Evet, hesap ve ceza gününün ne olduğunu sen ne bileceksin?
Evet, bilir misin nedir acaba o ceza günü?
Bu ayet, kıyamet gününün dehşetini ve büyüklüğünü vurgulamak için retorik bir soru kalıbı kullanmaktadır. 'Yevmü'd-Dîn' kavramı, hesap ve ceza gününü ifade ederek, insanın bu günün gerçek mahiyetini idrak etmekteki acizliğine işaret eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'edrâke' fiilinin 'a'leme' (bildirdi) anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'mâ edrâke' ifadesi, muhatabın bu bilginin kaynağına ulaşmasının zorluğunu, hatta imkansızlığını vurgular. Bu, Allah'ın bildirmesi dışında bir bilginin edinilemeyeceğine işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dirâyet' kelimesini 'bir şeyi bilmek ve ona ulaşmak' olarak tanımlar. 'Mâ edrâke' kalıbı, bilginin derinliğini ve insan idrakinin ötesinde oluşunu ifade eder. Ayette, kıyamet gününün dehşetinin ve mahiyetinin, ancak Allah'ın bildirmesiyle anlaşılabileceğine dikkat çeker.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'mâ edrâke' gibi retorik soruların, genellikle anlatılan şeyin önemini ve insan aklının onu tam olarak kavrayamayacağını vurgulamak için kullanıldığını belirtir. Bu ayette de 'Din Günü'nün' sıradan bir olay olmadığını, aksine insan idrakini aşan bir büyüklüğe sahip olduğunu pekiştirir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'yevm' kelimesinin Kur'an'da sadece güneşin doğuşundan batışına kadar olan zaman dilimini değil, aynı zamanda belirli bir olayın gerçekleştiği geniş bir zaman dilimini de ifade ettiğini belirtir. 'Yevmü'd-Dîn' ifadesinde 'yevm', kıyamet ve hesaplaşma sürecini kapsayan geniş bir zaman dilimini temsil eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'yevm' kelimesinin bazen bir olayın meydana geldiği zamanı, bazen de bir dönemi ifade ettiğini açıklar. 'Yevmü'd-Dîn' bağlamında, bu kelime sadece 24 saatlik bir zaman dilimini değil, aynı zamanda hesaplaşma, ceza ve mükafatın gerçekleşeceği o büyük ve önemli dönemi vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'dîn' kelimesinin Kur'an'da farklı anlamlarda kullanıldığını, bunlardan birinin de 'ceza' veya 'karşılık' olduğunu belirtir. 'Yevmü'd-Dîn' ifadesinde 'dîn', amellerin karşılığının verileceği, hesaplaşmanın yapılacağı günü ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dîn' kelimesinin 'ceza, karşılık, itaat, şeriat' gibi birçok anlamı olduğunu açıklar. 'Yevmü'd-Dîn' terkibinde ise 'dîn', özellikle amellerin karşılığının görüleceği, iyiliğe iyilik, kötülüğe kötülükle mukabele edileceği hesap gününü ifade eder. Bu, Allah'ın adaletinin tecelli edeceği gündür.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'dîn' kavramının Kur'an'daki merkeziyetini ve 'hesap, ceza, karşılık' anlamının önemini vurgular. 'Yevmü'd-Dîn', Kur'an'ın temel eskatolojik kavramlarından biri olup, insanın dünya hayatındaki eylemlerinin nihai sonucunu belirleyen gün olarak tasvir edilir. Bu ayetteki kullanımı, bu günün kaçınılmazlığını ve ciddiyetini pekiştirir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'dîn' kelimesinin semantik alanının genişliğine dikkat çekerek, 'yevmü'd-dîn' terkibinde 'ceza ve mükafat günü' anlamının öne çıktığını belirtir. Bu kullanım, insanın sorumluluğunu ve ahiret inancının önemini vurgular. Ayet, bu günün mahiyetinin insan idrakini aştığını ifade eder.
Namaz Sûreleri (Cilt 1)
Terzibaba - Necdet Ardıç
ثُمَّ مَا اَدْرٰیكَ مَا يَوْمُ الدّٖينِ
~ ~ ~
(82/18) - Summe mâ edrâke mâ yevmud dîn.
(82/18) - Evet, hesap ve ceza gününün ne olduğunu sen ne bileceksin?
Sonra tekrar bunları niye düşünmedin? Ehli gaflet kendini akıllı zannedip bütün zaman yaşantısını dünya varlığını kazanmak için harcadığından, kendisine tebliğ edilen âyet-i kerîme ve hadîs-i şeriflerle belirtilen, ahiretin hallerine hiç aldırış etmedin, şimdi bunların nasıl birer gerçekler sistemi olduğunu gör de halini değerlendir baka-lım ne diyeceksin, bunlarla hiç ilgilenmedinki, şimdi bu hengâme içinde bunların, ne olduğunu sen ne bileceksin?
Denir.
“Yevmüddîn-din günü” demek aslında kişinin kendinde bulunan yaşadığı zamana göre oluşturduğu İlâhiyyet-Ulûhiyyet bilgisidir, bu husus herkeste ayrı bir idrak seviyesindedir. Bu durumun oluşması için kişinin ehlinden belirli bir tevhid ilmini alması lâzım gelmektedir.
Bu husus ise sadece bilgi ile olmaz o bilginin kişinin kendi varlığında iç bünyesinde vicdani olarakta yaşanması lâzım gelmektedir. İşte bu husus âyette belirtilen “derk-idrak”tir ki o bilgi ile yaşamaktır. Bunun dışındaki bilgiler sadece birer bilgiden öte geçmezler, kişinin kendi bünyesinde yaşanmazlar sadece dilinde bir bilgi olarak kalırlar bu yüzden bir tatları olmaz.
“derk-idrak” ilmi ise yaşanan ve tadılan bir ilimdir. Bu yüzden de, “Vemâ edrake mâ leyletül kadr-kadir gecesinin ne olduğunu sen idrak ettinmi)” (97/2) ikazı ve hatırlatılması yapılmıştır. “Bu hususu ilmi olarak bildinmi?” denmemiştir. O halde din günün de vicdanen ve zevken olan bir ilim türü cihetinden bilinmesi lâzım gelmektedir bu ilim ise (yakîn) ilmidir, oda müşahede ile yaşanan ve tadılan bir ilimdir.
Tevhid ehli hayata bu ilim ile “derk-idrak-yakîn” sahasından bakarak hayatını sürdürür. Şüphe tereddüt ve acabalar bu ilmin yakınından bile geçemez. Katıksız salt malümatlar sahasındandır. Bu sahaya vehmin ve hayalin sızması mümkün olamaz, diğer lâfzi bilgilere vehim ve hayal kolayca sızar, çünkü kişin sadece zâhiri bilgi ile kendisini tanıma imkânı olmadığından, kendisinde vehmin ve hayalin girmesine açık birçok bilmediği kapıları vardır, nefsi heva o kapıların birinden içeriye sızarak, sureta Hakk’tan görünerek zâhiri bilgilerin içine hayali ve vehmi konuları kolayca koydurabilir. Bundan korunulmasının tek çaresi, kişinin öncelikli olarak kendini tanıması, hangi
kapılarının kapalı olduğunu tesbit etmesi ve açık kapılarını bularak onları içeriden kapatması lâzım gelmektedir. Günümüzde nasılki! Hanelerimize yabancıların girmemesi için tedbirler aldığımız alârm’lar kurduğumuz gibi akıl ve gönül hanelerimizede, acil haber veren tevhid sigortalarını kurmamız gerekecektir.
Meseleye bu yönüyle baktığımızda, hayat görüşlerimizi bir hayli değiştirmemiz gerekecektir. Cenâze namazların da “Fâtiha”nın okunmaması bir bakıma bu hususa bağlıdır. Çünkü orada, musallâ da yatan kişinin kıyameti kopmuş, daha bu dünyada iken o nun “din günü” oluşmuştur, işte bu din günü tevhid ehli tarafından müşahedeli ve şahitli “musallâ” ispatlı olarak yaşanmakta, yani “derk-idrak” ibret ile seyr-müşahede edilmektedir.
Ve biraz daha ileri tefekküre yönelerek orada yatanın kendisi olduğunu düşünerek büyük bir ibretle o muhteşem sahneden kendi üstüne düşen hissesini hakkıyla “derk-idrak” ederek almaya bakar.
Cenaze namazının bütün safahatında “Fâtiha” suresi-nin bütün aşamaları sessiz bir “nidacı-seslenici” tarafından bütün gücüyle anlatılmaktadır, ancak sağır kulaklar gafletleri yönünden bu seslenişleri duymaz, ve kör gözler de sahnenin azametini göremezler.