Yevme lâ temliku nefsun linefsin şey-â(n)(s) vel-emru yevme-iżin li(A)llâh(i)
O gün kimse kimseye hiçbir fayda sağlayamayacaktır. O gün buyruk, yalnız Allah'ındır.
O gün, hiç kimsenin başkası için hiçbir şeye sahip olamadığı gündür. O gün buyruk yalnız Allah'ındır.
İnfitâr Suresi'nin 19. ayeti, Kıyamet Günü'nün mutlak otorite ve acziyetini vurgulayan güçlü bir ifadedir. Ayet, o gün hiçbir nefsin diğerine fayda veremeyeceğini ve tüm buyruğun yalnızca Allah'a ait olacağını dilbilimsel olarak ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'm-l-k' kökünü 'bir şeye sahip olmak, üzerinde güç ve yetki sahibi olmak' olarak açıklar. Ayetteki 'lâ temlikü' ifadesi, Kıyamet Günü'nde bu sahiplik ve yetkinin tamamen ortadan kalkacağını, kimsenin kimseye bir fayda sağlayacak bir güce sahip olamayacağını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'temlikü' fiilini 'güç yetirmek, muktedir olmak' anlamında kullanır. Ayetteki nefy (olumsuzluk) ile birlikte, o gün hiçbir nefsin diğerine yardım etmeye veya bir şey vermeye gücünün yetmeyeceğini, dolayısıyla dünyadaki mülkiyet ve iktidar kavramlarının geçersizliğini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'mülk' kavramının Kur'an'da hem dünyevi sahiplik hem de ilahi egemenlik anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'lâ temlikü' ifadesi, dünyevi mülkiyetin ve gücün Kıyamet Günü'nde tamamen anlamsız hale geleceğini, mutlak mülkiyetin yalnızca Allah'a ait olacağını gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'nefs' kelimesini 'can, ruh, kişi' anlamında kullanır. Ayetteki 'nefsün li nefsin' ifadesi, Kıyamet Günü'nde her bir bireyin (nefsin) diğer bir bireye (nefse) karşı hiçbir fayda sağlayamayacağını, herkesin kendi amelleriyle baş başa kalacağını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'nefs'in çeşitli anlamlarını sıralarken, 'insanın kendisi, zatı' anlamını da verir. Ayetteki kullanımı, Kıyamet Günü'nde her bir şahsiyetin, diğer bir şahsiyete yardım etme veya müdahale etme yetkisinden mahrum kalacağını, bireysel sorumluluğun mutlak olacağını belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'nefs' kelimesinin Kur'an'da 'birey, şahıs, öz' gibi anlamlara geldiğini ifade eder. Bu ayetteki 'nefsün li nefsin' yapısı, Kıyamet Günü'nde bireyler arasındaki dünyevi bağların ve yardımlaşmanın tamamen ortadan kalkacağını, her bireyin kendi kaderiyle yüzleşeceğini gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'şey''i 'var olan veya var olabilecek her şey' olarak tanımlar. Ayetteki 'lâ temlikü nefsin li nefsin şey'en' ifadesi, Kıyamet Günü'nde hiçbir nefsin diğerine en ufak bir fayda, yardım veya müdahale imkanına sahip olamayacağını, mutlak bir acziyeti vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'şey''in nekre (belirsiz) ve olumsuzluk bağlamında kullanılmasının, genelliği ve kapsayıcılığı ifade ettiğini belirtir. Bu ayette 'şey'en' kelimesi, Kıyamet Günü'nde hiçbir türden, hiçbir miktarda faydanın veya yardımın mümkün olmayacağını kesin bir dille ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'emr' kelimesini 'iş, durum, hüküm, buyruk' gibi anlamlarla açıklar. Ayetteki 'el-emru yevmeizin lillâh' ifadesi, Kıyamet Günü'nde tüm işlerin, hükümlerin ve mutlak idarenin sadece Allah'a ait olacağını, başka hiçbir varlığın söz hakkının bulunmayacağını vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'emr'in 'hüküm ve idare' anlamını öne çıkarır. Bu ayette 'el-emr'in Allah'a isnat edilmesi, Kıyamet Günü'nde tüm kainatın ve tüm varlıkların mutlak idaresinin ve hükmetme yetkisinin yalnızca Allah'ın elinde olacağını, dünyevi otoritelerin sona ereceğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'emr' kavramının Kur'an'da 'ilahi buyruk, yaratma emri, hükümranlık' gibi merkezi anlamlara sahip olduğunu belirtir. Bu ayette 'el-emr'in Allah'a tahsis edilmesi, Kıyamet Günü'nde Allah'ın mutlak ve tek egemenliğinin tam anlamıyla tecelli edeceğini, başka hiçbir iradenin geçerli olmayacağını ifade eder.
Namaz Sûreleri (Cilt 1)
Terzibaba - Necdet Ardıç
يَوْمَ لَا تَمْلِكُ نَفْسٌ لِنَفْسٍ شَيْپًا وَالْاَمْرُ يَوْمَئِذٍ لِلّٰهِ
~ ~ ~
(82/19) - Yevme lâ temliku nefsul linefsin şey'â, vel emru yevmeizin lillâh.
(82/19) - O gün kimse kimseye hiçbir fayda sağlayamayacaktır. O gün buyruk, yalnız Allah'ındır.
Yevme lâ temliku nefsul linefsin şey'â, (19)
O gün lâ temliku, elindeki mülkün herhangi bir kişinin elindeki malı hiç bir şekilde bir nefse fayda sağlayama-yacaktır. Yâni dünyada bıraktığın neyin varsa o gün bunların hiçbirisi fayda etmeyecektir. Hepsi tereke olarak Hakk’ın “El vâris” ismine, suretende geçici olarak fiziki varislerine kalmış olacaktır.
Vel emru yevmeizin lillâh. (19) O gün emir mutlak olarak Allah’ındır. Burada herbirerlerimiz murat ettiğimiz bir işi az veya çok yapabilmekteyiz. Şuraya gitsem, bura-ya gitsem şunu alacağım, bunu alacağım gibi. İrademiz geçerli. Ama o gün tek irade vardır, tek murat vardır, tek istek vardır. Yâni tek varlığın hükmü geçmektedir. O da Allah-ü Teâlâ Hazretleridir. Yâni bütün orada nefsler susmuş vaziyette, sadece seyir ve başlarına gelecekleri beklemektelerdirler. Diye böylece, bu Âyet-i Kerîme ile, Sûre-i Şerif burada bitmiş oluyor.
NOT= (Kaderi muallâk kalkmıştır. Çünkü o hüküm dünya hayatı içerisinde geçerlidir. Ayrıcalık kalmamış emri tevhid-i meydana gelmiştir.)
NOT= (82) nci sûreden (93) üncü sûreye geçerken sıra gözetilmemiştir. Aradaki sûrelerin sohbetleri (89-Fecr suresi) hariç, henüz yapılmadığı için kayıtları olmadığın-dan buraya alınamamıştır. İnşeallah ileriki zamanlarda vakit bulunabilirse, onları da kayda almaya çalışacağım.
Yolumuza bundan sonra gelen (93/Duhâ) sûresi ile devam edelim. Ancak yeri gelmiş iken daha evvelce bu sûrenin özet baskısı yapılan (54) nolu kitabımızda geçen yorumunuda (ikinci yorum) olarak buraya ilâve etmeyi uygun buldum, İnşeallah faydalı olur (T.B.)
------------------- 34
93 – DUHÂ Sûresi
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
Sûrenin tamamı Mekke-i Mükerreme'de, vahy bir süre kesildikten sonra nâzil olmuştur.
Âyetlerinin adedi, on birdir.
Vahyin kesilme süresi:
İbn Cüreyc'e göre 12 gün, İbn Abbas'a göre 15 gün, Bâzısına göre 25 gün, Mukâtil’e göre 40 gündür.
Daha önce Kureyş müşrikleri içlerinden seçtikleri beş kişiyi "Muhammed'i kitaplarında bulup bulmadıkları ve niteliklerini bilip bilmediklerini" sormak üzere Medîne-i Münevvere'deki Yahûdilere göndermişlerdi. Bu beş kişi Medîne-i Münevvere'ye gelip önce hristiyanlara sordular. Onlar da böyle bir peygamber tanımadıklarını söylediler. Yahûdiler ise: "Evet. biz kitabımızda onu buluyoruz ve bu zaman da onun gelmesi zamanıdır. Biz, Yemâme'nin Rahmânı'na (Yalancı Müseylimeyi kastediyorlar) o gelmesi beklenen peygamberin bilebileceği üç hasleti sorduk, bilemedi. Bu üç şeyi Muhammed'e sorun. Eğer ikisine cevap verir, birine cevap vermez ise bilin ki o beklenen peygamberdir, ona tâbi olun. Ona "Ashâb-ı kehf olan gençleri, Zülkarneyn'i ve rûhu" sorun." dediler. O beş kişi Mekke-i Mükerreme'ye dönüp geldiler ve Hz. Peygamber (s.a.v)'e Yahûdilerden öğrendikleri üç şeyi sordular. Efendimiz (s.a.v), onlara nasıl cevap vereceğini bilemedi, daha sonra cevap vereceğini söyledi ve fakat "İnşaallah" demedi. Bir rivâyete göre 40 gün,
başka bir rivâyete göre 15 (veyâ 12) gün vahy gelmedi ve bu durum Hz. Peygamber (s.a.v)'e çok zor ve ağır geldi. Müşrikler:
"Muhammed'in Rabbı onu terketti," bile dediler.
Nihâyet Cibrîl gelince Hz. Peygamber (s.a.v):
"Ey Cibrîl o kadar geciktin ki senin hakkında sû-i zanda bulundum ve aynı zamanda seni özledim." dedi.
Cibrîl: "Ben seni senden daha çok özledim. Fakat ben görevli bir memurum, gönderildiğimde inerim, gönderilmediğimde gelemem." dedi ve Allah Tealâ:
"Biz ancak Rabbının emri ile ineriz." (Meryem, 19/64 âyet-i kerîmesini;
"Hiçbir şey hakkında "Ben bunu herhalde yarın yapıcıyım, deme." (Kehf, 18/23) âyet-i kerîmesini ve bu Duhâ Sûresini indirdi. (E.H.Y.H.D.K.D.)
Bizler bu durumda kendimize şöyle bir pay çıkarabiliriz; yaptığımız bâzı hatalar ve gafletimiz sebebiyle ilhamlarımız kesilebilir, işte Cenâb-ı Hakk burada “sakın üzülmeyin Rabbiniz sizi unutup terketmez, belirli bir kesinti olsa dahi siz yolunuza devâm edin, yolunuz da ufkunuz da açıktır” demektedir.
Şimdi bu Sûre-i Şerifin de sayı değerlerine küçük bir göz atalım. (Duha) (ض حى) (ضdat-800) (لا ha-8) ( ye-10) toplam, (800+8+10=818) Âyet sayısı (11) dir. Sûre numarası (93) tür. Cüz (30) dur. Nüzül sayısı (11) dir. Bu sayı değerlerinden sizde yukarıdaki değerlere kıyasla birçok sayı değerleri üretebilirsiniz. Böyle bir başlangıçtan sonra Âyet-i Kerîmeler ile yolumuza devam edelim.
1- Andolsun kuşluk vaktine
2- Ve sakinleştiği zaman geceye ki,
3- Rabbin seni bırakmadı ve darılmadı.
4- Şüphesiz âhiret senin için dünyadan daha iyi olacaktır.
5- Rabbın sana verecek ve sen hoşnut olacaksın.
6- O seni yetim bulup da barındırmadı mı?
7- Seni yol bilmez bulup yola iletmedi mi?
8- Seni yoksul bulup zengin etmedi mi?
9- Öyleyse sakın yetimi ezme.
10- Dilenciyi de azarlama.
11- Fakat Rabbinin nimetini anlat da anlat.
وَالضُّحَى
(93/1) (Ved duhâ.)
(93/1) “Duhâ (kuşluk) vaktine andolsun.”
Hakîkat-i İlâhiyye’nin, gündüzün aydınlığı gibi sende açıldığı vakte andolsun.
Ayrıca, ŞEMS Sûresi’nde de belirtildiği gibi.
Ved Duhâ-kuşluk, Rûh güneşinin Fenâ fillâh gecesi-leylinden çıkıp baka billâh gündüzüne doğru yol almaya başladığı eşyanın tamamen ortaya çıktığı ve gölgesini önüne kattığı zamana ve bunun karşılığı olan İnsanda ki yaşam seyrine andolsun ki tecelli İlâhiyyenin mazharı-
dırlar. İşte bu yüzden biri fenâfillâh diğeri bakâ billâh olmak üzere iki rek’at namaz kılınması ısrarla tavsiye edilmiştir. İşte o yüzden bu hakikati anlayabilenler için. Kıldıkları iki rekât namazın bir diğer ifadesi, “doğduğu gibi günahsız olur,” diğer taraftan kuşluk namazının “kabul olmuş bir hacc ve umreye bedeldir”, buyurulmuştur. Çün-kü bu hali idrak etmek zâten Zâti, bir Hacc ve umredir.
İkinci yorum Efendimiz o günlerde, öyle içinden geçiriyor idi. Acaba Rabbım bana darıldı mı? Niye böyle oldu, artık vahiy gelmiyor. Yoksa ben yanlış bir kanallara mı girdim? Diye kendisinde şüpheler beliriyor idi. Tabî bu durumda herkeste aynı şeyler belirebilir. Belirli bir şirketle irtibat kurulduktan sonra diyelim. Bir haberleşme oluyorken, haberleşmenin kesilmesi, acaba o bayideki aksaklıktan mı? Bayinin yaptığı yanlış işlerden dolayı mı? kendile-rinden Malzeme akışı kesildi? Aynı şekilde Cenâb-ı Hakk’ tan gelen malzemeler, ma’nevi malzemeler kesilmiş olu-yor. Belirli bir süre. Tabi bu akış başladığı zamanki hayat başka, kesildiği zamanki hayat başkadır. Niye kesildi? Diye üzülüyor Efendimiz, tabi haklı olarak. İşte bu yüzden sûre-i şerif geliyor, Ved duhâ. Kuşluk vaktine yemin olsun ki. Bu ne demektir? Kuşluk vakti gündüze dönüşüm demektir. Yâni Ey Habîbim sendeki Hakîkat-i İlâhiyeni ben gündüzün aydınlığı gibi açtım, daha başında üzülme sen. Yâni bu nûr kesilmez üzülme sen diyor. Hemde yeminle kasemle bunu söylüyor.
Beklenen âyet-i kerime geldiği zaman peygamber (s.a.v.) Efendimizin, yüksek sesle “Allahuekber” dediğide rivayet edilmiştir.
وَالَّيْلِ إِذَا سَجَى
(93/2) (Vel leyli izâ secâ.)
(93/2) “Ve sükûnet vaktinde geceye (andolsun) ki.”
Gece fenâfillah yâni Îseviyyet mertebesi, gündüz ise bâkâbillah yâni Muhammediyyet mertebesidir. Cenâb-ı Hakk “habîblik ve rûh’ul-Kuds mertebelerine yemin olsun ki“ demektedir.
İkinci yorum Ayrıca gene, ŞEMS (91) Sûresi’nde de belirtildiği gibi.
Yaşanan zamanda, seyrinde değişken, ancak vaktinde sabit olan bir tecelli ve hakikat vardır, bu ise bünyesinde hem gündüzü hem de geceyi birleştirir, yani gece ile gündüzün birleştiği gezegenin çizgi noktasıdır ve hep aynı şekilde dönen, dünya üstünde hep aynı halde bulunur ve gece ile gündüzün birleştiği noktadır ve hep yer değiştir-mektedir. İşte devamlı geçen-gezen nokta bulunduğu yerden geçtikten sonra durağan olan o nokta, batı da, o andan itibaren durağan olan noktada, akşam ve daha sonra da, gece oluşumları başlamaktadır, daha sonra da tamamen geceye girilmiş olmaktadır. İşte böylece gezegen olan, gece ve gündüzün bitişik olduğu o nokta, yanlara doğru uzayınca çizgi, yoluna devam ettikçe veya dünya döndükçe, yerini yeni yerlere bırakarak, hiç durmadan yoluna devam etmektedir.
Doğuya geldiğinde dönüş devam ederken, arkasında kalan olguya eşyayı aydınlattığı ve ortalık görünür hale geldiği için gündüz, akşama doğru güneş batmaya doğru gittiğinde arkada kalan hâle de bu defa gece denmektedir. Eğer dünyanın dönmesini sadece aklımızda bir müddet
durdurmuş olsak göreceğimiz manzara o nokta-çizginin belirlendiği, gece ile gündüzün tam ortasının hep aynı yerde durduğunu fikren düşüncede görmüş oluruz.
İşte o nokta-çizgi gece ve gündüzün kaynaklandığı sıfır nokta hiçbir hükmün geçerli olmadığı ortak halleridir. Üzerinde gündüz hali yoktur ki, gündüz hükümleri geçerli olsun. Gece hükmü daha henüz oluşmamıştır ki, gece hükümlerine tabi olsun.
İşte bu yüzden de bu noktaların oluştuğu sahalarda ibadet yapılması “mekruh” sayılmıştır çünkü o süre ne gece ne gündüzdür. Ancak o noktadan sonra doğu tarafında olan hale gündüz, daha sonra dönüşüm itibari ile batıda oluşan halede gece denmektedir. (Vel leyli izâ yagşâhâ.) (91/4) İşte bu şekilde gezegenlerin dönerek oluşturduğu “leyl” gecenin, gündüzü “gaşy” kapladığı-sardığı ân’a bu muhteşem oluşumdan dolayı yemin edilmiştir.
Ayrıca bir bakıma geceden kasıt İlmi İlâhiyyede bâtında kalan esmâ-i İlâhiyeyenin zuhura çıkmamış bâtın halleridir. Bunlar bütün varlığı içten sarmış “gaşy” etmiş-ler ve eşyanın hakikatleridirler. Yeminin biride bunlaradır.
Bütün bunları kendi vücût mülkünde idrak eden sâlik-i, esmâ-i İlâhiyyenin “fenâfillâh” mertebesinden “gaşy” kaplaması-sarmasıdır.
Ve geceye sukûnet bastığı zamana yemin olsun ki. Yâni gündüzün aydınlığına gecenin karanlığına. Başka ifâde ile, Gündüzün aydınlığı Hakîkati Muhammediye Bakabillah, gecenin koyu karanlığı fenafillah, yâni İseviyet mertebesi. Muhammediyet ve İseviyet mertebesine. Yâni Habîblik ve Ruhûl Kudus’lük mertebelerine yemin olsun ki deniyor. İseviyet mertebesi Ruhul Kudus. Muhammediyet Mertebesi gündüz. Mahbub habîblik mertebesi. Muhabbet mertebesidir. Bu mertebelere yemin olsun ki: Deniyor.
مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَمَا قَلَى
(93/3) (Mâ veddeake rabbuke ve mâ kalâ.)
(93/3) “Rabb’in seni terketmedi ve darılmadı.”
Yâni senin ile olan işini bitirmedi.
Çünkü bu işin bitmesi âlemler durduğu sürece mümkün değildir. Bütün zâhir ve bâtın tecelliler evvelâ ona “Hakikat-i Muhammediyye ye” gelmekte oradanda âlemlere dağılmaktadır. Ancak burada bahsedilen hususi hal, çok özel olarak başlayan Zât-î kelâm tecellisinin bir miktar gecikmesiydi. Yoksa iradi, fıtri, ve asli olan kudret tecellileri zâten devam ediyor idi. Çünkü, “men reani fekad reel Hakk” Yani, “Bana bakan Hakk’ı görür” hakika-tiyle terk edilmesi zâten mümkün değildir.
İkinci yorum
Mâ veddeake rabbuke. Rabbın sana veda etmedi, yâni seninle olan işini bitirmedi. Ve mâ kalâ. Ve sana darılma-dı. Hani dedilerdi ya, müşrikler ehli küfür, Rabbın sana darıldı, artık seninle ilgisini kesti diye, ona cevap olarak sana ne darıldı, ne de veda etti. Öyleyse
وَلَلْآخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ الْأُولَى
(93/4) (Ve lel âhıretu hayrun leke minel ûlâ.)
(93/4) “Ve âhiret, mutlaka senin için, evvelkinden (dünyâ hayatından) daha hayırlıdır.”
Bu nedenle dünyâda olabilecek ufak tefek hadiselere bakarak çok fazla üzülmemek gereklidir.
Not: Efendim affınıza sığınarak aktarmaları yazarken aklıma gelen bir yorumu belirtmek istedim “Seyri sülûk yolunda bir sonraki dersten “acaba başarabilir miyim” vb. gibi sebeplerden dolayı çekinenler için “bir sonraki ders senin için bir önceki dersten hayırlıdır.” Denebilirmi? T. K.
Evet denebilir. T. B.
İkinci yorum Ahiret ise ûlâ yâni öndekinden hayırlıdır. Yâni bu dünya âleminden, önümüzde var olan mevcût olan dünya âleminden, ahiret hayırlıdır. Onun için dünyada olan ufak tefek şeylere bakarak üzüntü etme. Ahirette senin şanın da çok yüce olacaktır.
وَلَسَوْفَ يُعْطِيكَ رَبُّكَ فَتَرْضَى
(93/5) (Ve le sevfe yu’tîke rabbuke fe terdâ.)
(93/5) “Ve mutlaka Rabb’in yakında sana verecek, böylece sen râzı olacaksın.”
Bir grup ehli Beyt muhabbeti ağır basan âlimler Kûr’ân-ı Kerîm’de bu Âyet-i kerîmeyi en büyük lütuf Âyet-i olarak kabul etmişlerdir.
Kim hangi yerde ve mertebede ise işte bu Âyet-i kerî-me ile, o mertebenin bir ileriki mertebesinin ona verileceği müjdelenmektedir. Bu âyeti kerîmeyi okuyan bir kişinin
hayatında ümitsiz olması mümkün değildir.
Her mertebe itibarıyla bu âyet-i kerîmenin hakîkatinin yaşandıktan sonra “radiyallâhu anhum ve radû anh” yâni “Allah onlardan râzı olmuş, onlar da Allah’tan râzı olmuşlardır” (Mâide, 5/119) Âyet-i Kerîmesi tahakkuk etmektedir. Çünkü Hakk’a giden yolda tek mertebe yoktur ki, bu rızâlık tek sefer olarak meydana gelsin, kişinin ömrünün sonuna kadar râzılık mertebesi devâm etmek-tedir.
İkinci yorum Yakında ita edilecektir. Rabbuke fe terdâ. Rabbının rızası çok yakında sana ulaşacaktır. Rabbın rızasını çok yakında senin üzerine verecektir. Bir grup alimler Kûr’ân-ı Kerîm’de en büyük lutuf âyeti olarak bunu kabul etmişler. Şam alimleri ya da Iraki alimler. Diğerleri de “innellâhe yağfiruz zünûbe cemîâ innehu hüvel ğafûrur rahîm.” (39/53) “ Âyetini Kûr’ân-ı Kerîm’de en büyük tebşir âyeti olarak kabul etmişlerdir. Bir grup âlim onu, bir grup âlimde bunu kabul etmişlerdir. Aslında zâhiri ma’nâ da bu âyet-i kerîme, bâtınî ma’nâ da ise, (Ve le sevfe yu’tîke rabbuke fe terdâ.) (93/5) dır.
Bunu kabul edenler daha ziyade Ehli Beyt ağırlıklı âlimler. Çünkü Hazreti Rasûlullah’a zâten bu Sûre-i Şerif geldiği için Ehli Beyt ağırlıklı, muhabbet ağırlıklı âlimler “Ve le sevfe yu’tîke rabbuke fe terdâ” gerçekten çok büyük tebşirat vardır, bu Âyet-i Kerîme’de. “Ve le sevfe” bakın çok yakında yu’tîke sana ita edilecektir, verilecektir. Kimden? “Rabbuke.” Rabbın tarafından “fe terdâ.” Rabbının rızası çok yakında gelecektir.
Gerçekten bu çok büyük bir lutuf âyeti ve müjdedir. İşte kim hangi yerde, hangi makamda, hangi mertebede çalışıyorsa, dikkat et ey kulum çok yakında onun bir ileriki
mertebesi sana verilecektir, denmekte yâni. Müjde işte çok büyük müjdedir. İşte bu âyeti okuduktan sonra kişinin ümitsiz olması, hayatta ümit var olmaması mümkün değildir. Diğer âyet. “innellâhe yağfiruz zünûbe cemîâ.” Allah senin bütün günahlarını affedecektir. Bakın o bir başka mertebenin ifâdesidir, bu bir başka mertebenin ifâdesidir. Orada nefsani günahlardan kurtulma tebşiri müjdesi vardır, burada Râhmani hakîkatlere açılma, o yolun açılması müjdesi vardır.
İkisinin mertebeleri ayrıdır. O zaman biri bir tarafta, biri bir tarafta. En çok rahmet kapsamında olan âyet hangisidir diye düşünmeyelim, ikisi de bir tarafta, ikisi de bir mertebe îtibariyle, hepsi bizdedir, faydalı olarak diye düşünelim. Yâni birincisi zunub’lardan bahsediyor, çünkü günahlardan bahsediyor. Nefis mertebelerinden kurtulmak için. Cenâb-ı Hakk mutlaka seni affedecektir. Nefsani suçlarından ve bu “Ve le sevfe” onu affettikten sonra da çok yakında sana Rabbının rızası ulaşacaktır diyor. Hani bir âyette de vardı, “radıyallahu anha ve radıanh” işte bu âyetin tahakkuku, bu âyetin hakîkatini yaşadıktan sonra.
Bakın, Rabbının “ve terda” rızası sana yakında gelecektir. O âyette geldiğini ifâde etmekte. “Radıyallahu anha.” Allah onlardan razıdır ve onlarda Allah’tan razıdır, (Mâide, 5/119) hükmü, bu âyetin tahakkukundan sonra. Ama, bir defa mı, beş defa mı, on defa mı,? bu âyet tahakkuk eder? O ayrıdır. Bu âyetin her mertebede tahakkukundan sonra, o âyetin yaşantısı ortaya gelmekte, çünkü İslâm’ın içerisinde Hakk’a giden yolda bir mertebe yok ki, bir defa bu rızalık meydana gelsin. Nefsi râdıye, mardıye hepsi bunların rıza mertebeleridir. Taa sonuna gidinceye kadar. Hatta ömrünün sonuna gidinceye kadar bu rıda mertebesi devam etmektedir.
أَلَمْ يَجِدْكَ يَتِيمًا فَآوَى
(93/6) (E lem yecidke yetîmen fe âvâ.)
(93/6) “Seni yetîm bulmadı mı? Sonra barındırmadı mı?”
Daha önceki hallerinde o kadar lütûflarda bulunan Rabb’inin şimdi sana neden darıldığını zannediyorsun ve ümitsizliğe düşüyorsun!
Efendimiz (s.a.v)’in anne ve babası neden o daha küçük yaşta iken vefat ettiler? Cenâb-ı Hakk âlemlerin sultânı olan Efendimiz (s.a.v)’in anne ve babasını yaşatamaz mıydı? İstese, yaşatırdı tabî ki ancak Efendimiz (s.a.v) o zaman bu eğitimi alamazdı. Efendimiz (s.a.v)’in eğiticisi Hz.Allah (c.c)’ın ta kendisidir.
Gerçekten seyri sülûk yolunda olan bir dervişte anne babası olsa dahi, aynı şekilde yetîm hükmündedir. O görünenler madde bedenin anne babasıdır, dervişin rûhu ise yetîmdir, onu o yetimlikten kurtaracak olan ise baba hükmünde olan aklı küllden gelen tecellîlerdir.
Fizîki ana ve babaya dînimizin kuralları çerçevesinde verilmesi gereken bütün önemler verilecektir, orası ayrı bir hâdisedir, ancak kişi ruhâni olarak yetîm olduğunu idrâk etmediği sürece, Hakk yolunda ilerleyemez ve bunu sağlayan tek sistemde seyri sülûktur.
İkinci yorum
O seni yetim bulupta barındırmadı mı? Yâni daha evvelki hallerinde sana ne kadar büyük lutuflar yaptı da, şimdi niye darıldığını zannederek ümitsiz oluyorsun? Diye burada büyük tebşirat vardır. “E lem yecidke” seni öyle bulmadı mı? “Yetîmen” yetim bulupta “fe âvâ” seni barındırmadı mı? Yetim ne demektir? Anasız babasız. İşte velisi benim, senin velin benim deniyor. Yâni anan baban yoksa da, senin hâmin, senin koruyucun, senin velin
benim deniyor. Neden Hazreti Rasûlullah’ın annesi babası küçük yaşta vefat etti? Cenâb-ı Hakk isteseydi, Âlemlerin Sultanını anne baba kucağında, yaşatamaz mıydı? Yaşatır dı tabii. Yaşatırdı ama, o zaman bu eğitimi alamazdı. İşte onun eğiticisi Hazreti Allah’ın ta kendisidir. Ne diyor bakın: “beni Rabbım ne güzel eğitti.” Aynı şekilde Rabbım beni eğitti diyor. Annesi babası olsaydı o görev anneye babaya verilecekti. O da beşeri bir eğitim olcağından eksik bir eğitim olarak kalacaktı.
İşte gerçekten bir dervişte anası babası olduğu halde yetim hükmündedir. Neden? Çünkü o anne baba nefsinin annesi babasıdır. Yâni bu et kemiğin annesi babasıdır. Ruhu ise yetimdir. İşte onu o yetimlikten kurtaracak bir varlık hükmüne getirecek Allah’ın zâti tecellisinin olduğu bir mahâldir ki, o da, Akl-ı Küll’den gelen “baba” hükmün dedir. Nasıl Cebrâil Aleyhisselâm ve Ruhul Kudus. Mukaddes Rûh olarak İsâ Aleyhisselâmınn annesine karşı babalık görevini yaptı, lâtif varlık olarak. İşte eğitim seyrinde de kişinin bu yetimlikten kurtulması, ancak öyle bir iradeyle mümkündür.
Aksi halde anamız babamız olduğu halde yetim sayılmaktayız neden? Çünkü o ana baba demin dediğimiz gibi, bu cesedin anası babasıdır. Ruhumuzun anası babası nerede? O zaman yetim. Ama bu yetimlik hükmü, ancak bir seyr-i sûlûk tatbikatında ortaya çıkmaktadır. Ondan evvel böyle bir sorun zâten yoktur, anası da var babası da vardır. Varsın olsun. Allah mübarek etsin. Evvelâ kişinin anasız babasız hükmüne geçmesi gerekiyor ki, bu kayıtlardan kurtulsun. Ama yanlış anlaşılmasın, bu husus hiçbir zaman ana babayı terk demek değildir. Fiziki ana babaya dinimiz kuralları içerisinde yâni, ne kadar değer verilmişse, aynı değer verilecek, vereceğiz. Buradaki mânâ başka mânâdır. O mânâ babası o olması onun kendi anası babası olmasına bir zarar teşkil etmiyor.
Not= Diğer bir kitabımızda, “54-Beled Sûresi-90- 15” yetimlikten basedilmişti. İlgisi dolayısı ile buraya da aktarmayı uygun buldum. (T. B.)
يَتِيمًا ذَا مَقْرَبَةٍ
(Yetîmen zâ makrabeh)
(90/15) “Yakınlık sahibi olan yetimi.”
(O bir yetimdir ki Yakındır, kurbiyyet-yakınlığın sahibidir.) Demekk’i yetimlik Hakk’a kurb-yakın olmanın sahipliğidir.
Gene bu hususu da iki yönlü özetlemeye çalışalım.
Birisi zâhiri yetimliktir ki dini kitaplarımızın ilgili bölümlerinde çok geniş olarak izahları yapılmıştır, oralardan araştırılabilir.
Genelde kitaplarda yetimler şöyle tarif edilir.
(1) Annesiz veya babasız çocuklar.
(2) Hem annesiz hem babasız çocuklar.
(3) Anne veya babası belli olmayan çocuklar.
Diğer bâtıni yönünü ise şöyle diyebiliriz.
Tasavvufta Akl-ı küll ve Nefsi küll diye iki tarif vardır, Bunlardan “Akl-ı küll” “Âdem-baba”ya ve “Nefsi küll” Havvâ-anne” ye teşbih-benzetilmiştir. Akl-ı küll ile Nefsi küll’ün izdivacından âlemler, “Âdem ile Havvâ” nın izdivacından da insan nesli türemiştir.
Aslında bütün varlığın babası Akl-ı küll ve annesi de Nefsi küll dür. Akl-ı küll Zât-ı mutlağın Ahadiyyet merte-
besinden Vahidiyyet mertebesine, Ulûhiyet ismi ve ilmi ile aktardığı ilmi Zâtisidir ve fâildir. Ve Nefsi küll ise bu tecelliyi kabul eden mef’uldür. Tecellîi mukaddes ve taayyünü evvel Hakikat-i Muhammed-î mertebesidir. Bu mertebede Akl-ı küll gizlenip Nefsi küll zâhir olduğundan ve Akl-ı küll ve Nefsi küll-ün zuhurları olan bu âlem çocukları “yetimler” haline dönüşmüş olmaktadır.
Hâl böyle olunca zâhir âlemde kişilerin zâhir anne ve babaları olsa bile hakikat âleminde “yetimdir” taa ki bir Kâmil Mürşidin terbiyesi altında, gerçek bir seyrü sülûk tatbikatından sonra aslı olan babası akl-ı küll’e bu yoldan ulaşıp yetimlikten kurtulsun. İşte bu yönden. Demekk’i yetimlik Hakk’a kurb-yakın olmanın sahipliğidir.
Yani bu şekildeki yetimlik Zât-ı Hakk’a yakın olmanın sahipliğidir. Yani yetimlik Hakk’a yakınlık sahipliğidir.
İlk yetim zâhiren babası olmayan Hz. Âdem (a.s.) dır, ancak hakikati itibari ile babası Akl-ı küll-ilmi İlâhiyye’dir. Ona ulaştığı zaman yetimlikten kurtulup nesli sahih evlâd-ı has olur.
Daha sonra Annesi olmadığı için, Hz. Havvâ’nın yetimliği vardır, ancak onun annesi yoktur, ama Âdem’den meydana geldiği için, hükmen annesi Âdem olmaktadır. Ayrıca ayrı bir babası olmadığından da gene yetimdir. Ancak Hz. Âdem vasıtasıyla zuhur ettiği ve sebebi vücudu Âdem olduğuna göre babası da Âdemdir. Böylece Hz. Havva bir bakıma göre yetim bir bakıma göre de evlâd-ı Has’tır.
Daha sonra mertebe-i İbrâhîmiyyet (a.s.) ın yetimliği gelir. Oda Rabb’ına ulaştığı zaman yetimlikten kurtulmuş mânâ âleminde nesebi sahih evlâd-ı has’lar zümresine katılmıştır.
Daha sonra Mûseviyyet mertebesinin yetimliği gelir ki, Mûsâ (a.s.) da çok küçük yaşından itibaren çocukluğu ve
gençliği Fir’âvn’un yanında geçtiğinden zâhir ve bâtın o sürede yetim idi. Kendisine Peygamberlik geldikten ve tur’i Sînâ da Rabb’ın’dan Tevrat-ı Şerifi alınca Akl-ı Küll olan babasına ulaşınca oda o mertebesi itibari ile evlâd-ı has’lar zümresine katılmıştır.
Ve o mertebede “yetimeyni” iki yetim daha vardır. (Kehf/18/77-78) Hızır (a.s.) ile Mûsâ (a.s.) arasında geçen duvar hadisesinde belirtilen yetimlerdir. Bulûğ çağına erinceye kadar duvar altında kalan ölmüş babalarından kalma sandık-vereseleri’nin ortaya çıkmaması için Hızır (a.s.) yıkık duvarı sağlamlaştırmıştır. Bu hareketi ile çocukların asli olması ve eğetimi için zaman kazandırmıştır.
Daha sonra mertebe-i Îseviyyet, îsâ (a.s.) ın yetimliği vardır ki zâten meşhurdur. Sûreta babası olmadığından zâhiren yetim ancak (30) yaşında kendisine peygamberlik gelip aslı olan akl-ı küll’e ulaştığından o mertebesi itibari ile evlâd-ı Has olmuştur.
Daha sonra Mertebe-i Muhammediyye’nin yetimliği gelir. Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimiz dünyaya yetim olarak teşrif etmişlerdir. Çünkü onu akl-ı kül olan ilmi ilâhiyye eğitecektir. (40) yaşlarında Cebrâîl (a.s.) geldiğinde kendisine Akl-ı küll olan babasından o zaman-ı itibariyle bilgi getirmeye başladı bu süre (23) sene sürdü. Regaib gecesinde hakikatine, doğumuna rağbet etti mevlûd gecesi asli doğumunu nefs-i külden yaptı beraat gecesinde ilâh-î beraatını aldı kadir gecesinde kudreti ilâhiyyesini idrak etti Mi’râc geceside kendi varlığında bulunan bütün âlemlerin seyrini ve Hakikat-i İlâhiyyenin hakikatini kendi varlığında buldu, böylece yer yüzünde Allah’ın (c.c.) ismi â’zamı oldu ve Rûh-u Â’zamdan gelen Rûh-u ile de ebul ervah-Rûhların da babası oldu. Kim ki Hakikat-i Muhammed-î üzere bu mertebeye ulaştı işte o kimse de yetimlikten kurtulup Evlâd-ı haslardan oldu.
Gözümüzün nûr-u kâlbimizin süruru Mescid-i Nebevi’nin ilk zemini-arsası dahi (sehl ve Süheyl) isimli iki yetimin idi ücreti verilerek onlardan satın alınmış idi.
Bu hadise bize şunu göstermektedir. Nice öksüzler burada zaman içinde gerçek babaları olan (Ebul ervâh) akl-ı küll’ün zuhuru olan hakikat-i Muhammediyye ye ulaşıp gerçek Babalarına kavuşup yetimlikten kurtulmuş olmaktadırlar.
Hadîs-i Şerifte. (Bulûğ çağına ulaşınca yetimlik kalkar) Buyurulmuştur.
Bulûğa ermek zâhiren belli bir yaşa ermekle olmaktadır, ancak Bâtınen Bulûğa ermek kişinin kendi hakikati olan Hakikat-i İlâhiyye ye ermek ve (Ricâlûllah) Allah-ın erlerinden olmaktır. Buraya ulaşan kimseler ise kendileri yetim değil (Baba) olmuşlardır.
(Yetimlerin hem kendileri hem de malları (velâyet-koruma) altına alınır.) Yetimlerin koruyucusu (Velâyet) mertebesidir, oraya ulaştıkları zaman, oradan aldıkları bilgi ve eğitim, gerçek Babaları olan (Akl-ı Küll’e ulaşmalarını sağlayacaktır.
Böylece İnsân-ı Kâmile yönelmiş ve onda yok olmuş her bir yetim sâlik o kanaldan geçerek gayreti nispetinde kendi erliğini idrak ve gerçek Babası olan Akl-ı külle ulaşması mümkün olacaktır.
(Yetimler topluma, Allah-ın emânetleri’dir.) Kur’an-ı Kerim’de yirmiden fazla yerde yetimlerle ilgili birçok bilgi verilmiştir. Bu yetimlik Akabesi de böylece aşılmış olacaktır.
وَوَجَدَكَ ضَالًّا فَهَدَى
(93/7) (Ve vecedeke dâllen fe hedâ.)
(93/7) “Ve seni dalâlette buldu sonra hidâyete erdirdi.”
“Dalâlet” bizim beşeri olarak anladığımız ma’nâda inkâr yönlü olmayıp, “sana bildirdiğimiz bu hakîkatları sen daha evvelce bilmiyor idin, ve biz bunları sonra sana açmadık mı, ve Hâdi ismini sende zuhura çıkarmadık mı?” anlamındadır.
Hâdi isminin en kemâlli olarak, açığa çıktığı yer Hazreti Resûlulllah’tır. Ve Efendimiz (s.a.v)in soyundan gelecek olan Mehdi (s.a.v.) ile bu süreç yâni hidâyet sistemi tamamlanmış olacaktır. Batıdan da Îsâ a.s’ın gelmesiyle, mertebe-i Îsevîyyet ile mertebe-i Mehdîyyet birleştiğinde, yeryüzünde büyük bir inkılâb olacak, ve bu şekilde bir müddet yaşayanacak olan dönemden sonra, kıyâmet halleri oluşacaktır.
Herbirerlerimiz kendimizde bulunan Hâdi ismini ne kadar zuhura çıkarırsak Hazret-i Rasûlullâh’ın hidâyetine o nispette ulaşmış olmaktayız.
İkinci yorum Seni dalâlette bulup ta hidâyete erdirmedi mi? Yâni sen bu işleri çocukluğunda bilmezdin. Dolayısıyla mudil ismi hükmü altında idin. Yalnız tabi müşriklerin dalâl hükmü başka, Hz. Rasûlullah’taki o hâdise başkadır. Cenâb-ı Hakk burada “dâll” kelimesini kullanmış. Tabî bizde onu okumak zorundayız. Ama bu bizim anladığımız mânâda inkâr yönüyle bir dalâlet demek değildir. Yâni daha evvel sana verdiğimiz hakîkatleri sen bilmiyordun, evvelce bunun gaybında idin, yâni bunun gafletinde idin. Biz sana bunları açmadık mı? diyor. “Hedâ” yâni Hâdi ismini sende zuhura çıkarmadık mı? İşte Âdem Aleyhisse-lâmdan beri, kıyamete kadar geçecek ne kadar insân varsa, bunların hepsinin üstünde, Hâdi isminin en çok
zuhura çıktığı yer, muhteşem olarak zuhura çıktığı yer, Hz. Rasûllullah (s.a.v) Efendimiz. Hâdi isminin zuhur mahâllidir.
Neden? Âyet-i Kerîme’de belirtilen. Sen dalâlette iken biz seni hidâyete eriştirmedik mi? İşte en büyük hâdi ismi Efendimizde baş tarafta o iken. Çünkü bu Hâdi ismi, hidâyet yönü ile, bütün bu günlere kadar gelen Hakîkat-i İlâhi’yi Kûr’ân-ı Kerîm’i Âyetleri, Hadis-i Şerif’leri Hâdi ismi altında zuhura getiren o yüce peygamberimizdir. Gene onun neslinden gelecek olan son büyük Hâdi, yâni Mehdi onunla, bu sayfa tamamlanmış olacaktır. Yâni hidâyet sistemi onunla sona ermiş olacaktır. Tabi o gün hemen sona ermiş değildir. Ondan sonra daha başka büyük çapta bir hâdi gelmeyecek. Hidâyet ehli. Mehdi diye belirtilen bir mahâl bir zuhur hali ortaya gelmeyecektir. O da onun neslinden olacak yâni Efendimizin neslinden yâni Seyyid-lerimizin birinden olacaktır. Doğudan gelecek, batıdan da İsâ Aleyhisselâmın gelmesiyle mertebe-i İseviyet ile, yâni Mertebe-i Ruhullah ile Mertebe-i Ruhiyet ile, Mertebe-i Mehdiyet birleştiği zaman, yeryüzünde büyük bir ınkılâp olacak Islâmi inkılap olacak.
Bir müddet yeryüzü böyle güzel yaşantıdan sonra, bilinen kıyamet mahşer, halleri de oluşacaktır. İşte burada herbirerlerimizde de, bu Hâdi isminin zuhuru vardır. Biz ne kadar bu hâdi ismini zuhura çıkartırsak Hz. Resulul-lah’ın hidâyetine o nispette ulaşmış olmaktayız. İstediği kadar dışarda bir mal olsun, biz ona ulaşıp onu alamadık-tan sonra, onu tahsil edemedikten sonra, veya ona benzer şeyler üretemedikten sonra, ona sahip olamayız. Vitrinde seyredelim istediğimiz kadar. Nasıl ki, bütün insânlarda Cenâb-ı Hakkın bütün esmâ-i ilâhîyesi mevcût olduğu gibi, bizde de mevcût, dolayısıyla hâdi ismi de bizde mevcûttur ama bunun karşısında, mudil ismi de bizde mevcûttur. Ya hâdiyi kullanacağız, hidâyet yolcusu olacağız, ya mudili kullanacağız dalâlet yolcusu olacağız. Cehennem yolcusu olacağız, halimiz ikisinden biridir.
وَوَجَدَكَ عَائِلًا فَأَغْنَى
(93/8) (Ve vecedeke âilen fe agnâ.)
(93/8) “Ve seni yoksul bulup zenginleştirmedi mi?”
Burada belirtilen yoksulluktan kasıt fakir hâlidir. Bütün insanların en fakiri halinde yaşayanı Efendimiz (s.a.v)’dir. Fakirlik ayrı bir şeydir fakr ayrı bir şeydir. Efendimiz (s.a.v) “Fakr ile iftihar ederim” buyurmaktadır oysa bütün âlemler kendisi için halkedilen birinde fakirlik denilen bir şey olabilirmi.? Fakr öyle büyük bir mertebedir ki iki âleminde üzerine çıkarak a’mâiyyet mertebesine geçmektedir yâni kimlikler ortadan kalkmakta hakîkatleri-ne dönüşmektedir.
Bir hadisi şerifte belirtildiği üzere “Fakr tamam olunca o Allah’tır” buyurulmuştur. Fakr nefsâniyetinden sonuna kadar soyunmuş olup nefsinden fakr olan demektir, para, mal, mülk fakiri demek değildir. Bu haldeki kişi ne kadar ararsa arasın kendi nefsine, benliğine ait bir şey bulamaz. Kişi nefsâniyetinden çıkıp kendisinde kendine ait bir varlık kalmaz, ancak orada mevcût bir varlık bulunmaktadır, işte o varlık Hakk’ın varlığından başka bir şey değildir.
Zenginliği de aynı şekilde beşeri anlamda mal, mülk zengini zannediyoruz, oysa bu zenginlik rûh zenginliğidir. Daha önce sâdece kendine ait esmâ-i ilâhîyyeleri kullana-biliyor iken daha sonra Allah’ın bütün isimleri ile zengin-leşti. Bu zenginliği bulunmayan bir varlık bütün âlemlere nasıl rahmet edebilir, demek ki Efendimiz (s.a.v) bütün âlemlerden zengin ki âlemlere ikrâm edebiliyor.
“İttikâ malı elden çıkarmak değil, gönülden çıkar-maktır” sözünde olduğu gibi, bize de lâzım olan elimizdeki malı mülkü elden çıkararak fakirlik üzere yaşamak değil,