İçeriğe atla
Mutaffifîn 1Cüz 30 · Sayfa 587

Mutaffifîn Sûresi 1. Âyet

المطففين

Sohbete sor

Veylun lil-mutaffifîn(e)

Ölçüde ve tartıda hile yapanların vay haline!

Mutaffifîn Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Eksik ölçüp tartanların vay haline!“ (83/1)


Aslında bu âyet hakkında nasıl yazmaya, nasıl başlayacağımı bilemiyorum? Sûre ilk âyetine Rabbimizin Vay hâline hitabı ile başlıyor… و Vav-ı Kasem ile yani yemin ile başlayan ifadeler ile nasıl insanı ürpertiyor ve titretiyor. Vav-ı Kasemin “Ye” harfine bağlanması ile bunun Yakîn hâli ile olacağını ve kaynağının Lâm ile Ulûhiyet mertebesinden yemin edildiği anlaşılmaktadır.

Bizlerinde Türkçede kullandığımız “Eyvah ki Eyvah hâline” gibi…

Bu hâli Nusret Babam (r.a.) “Eyvah demeden Allah” diyelim diye hem şiirini ölçü ve tarzı bilmezlere hem de bizlere bildirmiştir… İlmi keramet denilen hâl böyle olsa gerek…

Hani Yunus Emre hazretlerini sigaya çeken Molla Kasım gibi… Yunus Emre hazretlerinin şiirlerini bir bir kendi ölçü ve tartısına göre şiirlere bakıp, bir bir suya atarken sıradaki şiirin sonunda, Derviş Yunus bu sözü, Eğri büğrü söyleme, Seni sıygaya çeker, Bir Molla Kasım gelir.

Beyitlerini görünce eyvah ben ne yaptım demiştir. Bugün elde bulunan şiirlerin bu siga-sorgudan sonra kalan şiirleri olduğu söylenmektir.

Araya oluşan şu tecelliyi alalım… Molla Kasım’ın sığasını yazarken eşim geldi. Alışverişe gidiyorum dedi… İyi birlikte inelim dedim… Markete girdik alışverişi yaptık ve dışarı çıktık. Almış olduğumuz (Hamburger) Kevser pınarından gelen Hakîkat-i Muhammedi, Burağının kesretinde indirim yapılaması gerekirken yapılmamıştı. Kasiyer görevlisi kontrol etti 7 Lira (7 Nefis-7 Subut-i Sıfât) iade edeceğim dedi. İyi güzelde, fişi kontrol etmesek ne olacaktı diye sorunca benim ile alakası yok Merkez’den kaynaklanıyor dedi. Ben de biliyorum bunda senin bir dahlin yok, ama yapılan bu iş yanlış dedim…

Evet, herşey mekezindedir ama burası kesret âlemidir. Yapılan bu tür satışlar haksız kazanca ve ölçü ve tartıda hileye girer ve yapan tarafından sorumluluğu vardır.

Bu âlemde en ölçü ve tartıda en büyük hile şeytanın hilesidir. Yoku var, varı yok göstererek hayâl ve vehim olan bu zâhir âlemi gerçekmiş gibi gösterip, insanın gerçek hakîkatı ve varı olan Hakk’ı unutturur.

Belki bu şiirin ne alakası vardır diye okuyanlar düşünülebilir. Yolumuzda şiir yazmaya çalışan kişilerin isdidatı varsa İz-Efendi Babam bu kişiye şiir aruz ölçüsü veya hece ölçüsüne uygun yazmayı tavsiye eder. Bir derviş her ma’nâsı ile ölçülü olmalıdır…

İz-Efendi Babamı bir ziyaretimde yine kilo-tartına dikkat et diyerek ölçülü ve tartılı olarak zâhir-bâtın bir hayât yaşamamı-yaşamamızı tavsiye etmiştir. Sağ olsun…

Fakirin Nusret Babamın “Erler Demi” şiirine acizane yazmış olduğu yorumdan “Eyvah” bölümlerini faydalı olur düşüncesi ile burayı alıyoruz. 4 defa tekrar edilen bu nakarat 4 mertebenin Eyvah hâline tercüman gibidir.


(24) Eyvah demeden, Allah diyelim.

(24) Hu Ahmedin Vahdeti An ve An Allah, Nûr Âlîm…

“Hu, Ahmedi, Vahdet”, birlik muhabbet perdesi ile örtmüş “küntü kenzen mahfiyen” ben gizli bir hazîneyim demiştir. An ve An yani Hazreti Âlî nin dediği gibi “El an” Allah var idi onun ile hiçbir şey yoktur. (اَللهُ) Allah (c.c.) derken, “El An” onunla beraber başka hiç şey yok diyorsan işte o zaman eyvah değil, Eyivallah… dersin. İşte bu Eyivallah’ın göz nûru âlemlerin göz nûru olan İnsân-ı Kâmil’dir.

Bu şiir görüldüğü gibi 24 beyitten oluşmaktadır. Bu yazıya aldığım fotağraf arkasında Nusret Babam Rahmetullâhi aleyhin imzasını Musret Tura UŞŞÂKİ diye attığını fark ettim, belki ilk ismi Mehmet diye bu şekilde imza atmaktaydı… Fakîrin baş ve son harfleri de bu isim ile aynıdır(M-T). Musret’in ortasındaki harfler S-R (صر) “Sır” olmaktadır. Mehmet’in ortasındaki harfler ise H-M “Hakîkati Muhammedi” deki (صر) “Sır”dır. Fakîrin ortasında ki harfler ise “URA” dır. Ura’nın saat-zaman, çıplaklık, ilmek atmak ma’nâları vardır. İlmek hafifçe düğüm atmaktır. Bu 24 beyitlik şiir ki 24 saat ve 24 ayar olan Fenâfillah ve Bekābillah hakîkatlerini Hazret-i Nusret ile bu şiir’i ile sırlamıştır. Bu sırlı ilmeği çözme işini de zâhir ve bâtın İz-Terzi Babam-dan aldığım zâhir ve bâtın ilmi ile ve onun çırak ve kalfası olarak fakîre yaptırmışlar diye düşünüyorum.

Bu hâleti rûhiye içinde Nusret Babamın Erler Demine adlı kitâbına Terzi Babamın yazdığı mühim bir not bölümü vardır. Özet olarak şöyledir;

1955 yılında[5] Nusret Babamın ma’nevi seyri sülûkunu tekmil ettiği zaman da yazdığı bu şiir aslına uygun ilâhi olarak meclislerimizde okunmaktaydı. Ancak nasıl bir iştir ki şah beyitlerini değiştirerek namlarına kaydettirmişlerdir.

“Ey yolcu biraz gel dinle beni,
Kervan yürüyor sen kalma geri,
Nusret denilen deryâ gezeri,
Hatmetti bugün seyri seferi” Şeklinde olan şiirin son beyti:

“Yusûf denilen dünyâ güzeli,
Fethetti bu gün gönlü seferi,” Şeklinde değiştirilerek okunmaktadır. Vicdân muhâsebesi yaparak belki yanlışlarından dönerler, yoksa akıbet ne olur bilemem.

Bundan bir önce yazdığım yazıdan birkaç ayrıntı ile burada gördüğüm bağlantıyı açıklamaya çalışayım. “Bak ara” kaidesince “Demine” kelimesi “De”mine” yani “Mine De” Mine nin söylenmesi istiyor. Veya bir başka açıdan bakarsak “Erler Mine de” olmaktadır. Mine, Mina, Cam, Şişe, Hayl, Liman, iskele sözlük anlamları vardır. Bu ise Ef’âl-Madde, Esmâ-Nûr, Sıfât-Ruhâniyet, perde ve hayâllerine olan muhabbet kaldırıldıktan sonra, muhabbet perdesinin de kaldırılması gerekliğidir. Mina’da nefsi emmâre yani nefis şeytânı taşlandıktan sonra Kûrb’an bayramının 4. Günü kişi oluşan Celâl tecellisi ile nefsini keserek, bu eti etrafındakilere ikram etmesidir.

Bilindiği gibi mertebelere riâyet şarttır. Celâl tecellisinin belirtildiği beyitlerde rû’ya ve hayâlden ibâret olan bu âlem Muhammediyyet mertebesinden yorumlanmıştır. Bu arkadaşlar, nefsâni hayâl olan rû’yalarını bu beyitler ile belirtmişler. Ve Cemâl tecellisi ile tasvir etmişlerdir. Hangi seferi fethettiklerini okuyanların ve okuyacak olanların idrâkine bırakıyorum… Bu kişilerde “Eyvah!” Demeden “Nusret” derler. İnşeallah…

Bu yazılanları kaleme almadan âlem-i ma’nâda bir zuhûrât görmüştüm. Erler demine-Nusret Tura adlı eserde, Mehmet Nusret TURA adlı bölümün bir paragrafı bununla bağlantılı olduğum için bu paragrafı buraya alıyorum.

Talebesi olan Necdet Beyefendi onunla beraberliklerinden şunları yazar: “Nusret Babam gişede çalıştığı sıralarda ziyâretine giderdim. Gemi saati olmadığı zamanlar gişe kapalı olur, kendisi içerde ya istirâhat eder ya da eğer yorgun değilse zikir yapar veya yazılarını yazardı. Ben kapıyı vurmam beklerim, o geldiğimi anlar içeri alır, benimle sohbet ederdi… Bir gün arkadaşım ile beraber ziyâretine gitmiştik. Sonra başka yerde dersimiz olduğunu söyleyerek kendisinden izin istedik. Kapıdan çıkarken “Deryâda yıkanıp temizlendiniz, hadi şimdi göle gidip kirlenin bakalım” dedi. Bunun ne anlama geldiğini çok seneler sonra anladım.

Cenâb-ı Rabb’ül âlemin rahmeti gazabımı geçmiştir, diyor. Hazreti Nusret’in de bu konuda ne kadar rahmetli olduğu bu olanlar ve zuhûrâttan anlaşılmaktadır.

Hazreti Nusret bir an oğlum “Cesaretin var mı AŞK’a Ya Hu! diyerek AŞK’ın kitâbını gösterdi.

Bu yolda zaman zaman sorulan gerçekten Var mısın? Sorusuna, şu şekil de cevap verelim.

Ey Tebrizli Şems, Dinim aşktır benim, senin yüzünü gördüm göreli,
Benim dinim senin yüzünde övünür, ey sevgili.
Bunu unutma, hâtırlaa ama.

Hz. Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî (k.s) Allah’ıma, Hu’suna, Hüvesine, Kûrb’an olarak varım diyerek, Tevhid sahasında koşturduğumuz Nûr-atımızı soluklandıralım. Ve bu gün Ahmed Avni Konuk Mesnevî-i Şerif Şerhi 3. ciltte okuduğum konu ile tevaffuk eden kısa bölümü aktararak yazıyı bitirelim.

Divân-ı Kebir de şöyle geçmektedir.

“Derviş sözünü görüp de söyler, ammi işitir de söyler.”

855. Kulak dellâldır ve göz ehli visâldir. Göz hâl sahibi ve kulak kâl sahipleridir.

Kulak dellâllık vazifesini yapar. Dellâl nasıl ki kendisinin olmayan malı “Harac, mezat” diye satarsa kulak yolundan âlim olanlar da kendilerinin zevki olmayan ilmi öylece satarlar. Fakat çeşm-i bâtın ve ayn-ı basîret sahipleri ehli visâl olduklarından, onlar Hakk’a vuslât hâlindeki zevklerin-den bahsederler. Binanaleyh göz hâl sâhibi ve kulak kâl sâhibidir. Nitekim “Haber muâyene gibi değildir” buyurmuşlardır.[6]


Ayna ile terazi, birisi incinecek yahut utanacak diye doğru söylemekten sakınır mı, susar mı? Ayna ile terazi, öyle kadri yüce ve doğru mihenk yerleridir ki sen onlara iki yüz sene hizmet etsen sonra aynaya desen ki "Ben sana bu kadar sene hizmet ettim, hatırım için beni çirkin gösterme" Teraziye desen ki "Yalvarırım sana, fazla tart, eksiğimi açığa vurma" Onlar sana cevap verir de derler ki "Zavallı, herkesi kendine güldürme, âlemi kendine maskara etme" Ayna ile terazi hile bilmezler, yalan söylemezler. Doğruluktan ayrılmayan ayna ile terazi derler ki "Allah gerçeklerin bizim vasıtamızla tanınması, anlaşılabilmesi için kadrimizi yüceltti, bizi bu işte görevlendirdi. Bu doğruluğumuz olmasaydı, gerçeği olduğu gibi ortaya koymasaydık bizim ne değerimiz kalırdı? İyilerin güzellerin yüzlerini nasıl görür, nasıl gösterebilirdik?"[7]


Âyete uzunca bir “Vay hâline” girişinden sonra hile ne demek anlamına bakalım…

Hile ne demek?

1- Birini aldatmak, yanıltmak için yapılan düzen, dolap, oyun, desise, entrika Gayet basit bir hile ile saflığından istifade ederek işi başardı. R. H. Karay

2- Çıkar sağlamak için bir şeye değersiz bir şey katma.

3-Olağan çevirim uygulayımlarıyla gerçekleştirilmesi güç, pahalı, tehlikeli, zaman alıcı ya da olanaksız bulunan işlemlerin, optik, mekanik, kimyasal bazı özelliklerden yararlanılarak yapılanı; bu yolla elde edilen olağandışı, olağanüstü sonuçlar. TV4- Sinemadakine benzer sonuçların televizyonda elektronik yöntemlerle elde edileni.

4- Bir çıkar nedeniyle hayvanın kusurlarını gizlemek veya daha iyi nitelikte göstermek için yapılan işlemler.[8]

Arapçada hile “Mekr” ve Farisi de “Tezvir” olarak kullanımaltadır…

Konu ölçü ve tartı olunca çeşitli milletler farklı birimler kullanabilmektedir. Kimisi kilometre, kimisi mil kullanır. Kilogram, Ons, Libre, Galon vs… Eskiden ölçüde arşın, endaze, ağırlıkta okka, batman gibi ölçüler kullanırdı.

Yaşı biraz ilerlemiş olanlar hatırlarlar, tartılar demir kilo ile tartılır, esnaf tahta cetveller kullanırdı. Mahallemize gelen yoğurtçu, zervadatçı amca iki kefeli tartı aleti kullanırlardı.

Artık günümüzde bunların yerine elektronik tartı, kantarlar ve lazer ölçüm cihazları aldı ve gelişen teknoloji ile beraber bunlarda seyrini ilerletmektedirler. Zamanımızın sıfât çağından, zât çağına geçiş seyri içinde olmasının payı yadsınamaz…

Eloktronik (El-ok-tr-onik)- Lazer (La-z-er) olarak baktığımızda El, Ok-yayın eğriliği doğruluğundandır. Onunla arsında mesafe, iki yay kadar, yahut daha az kaldı (Necm/9). Tr-Tur, Onik-Oniki-Hakikat-i Muhammedidir. Görüldüğü gibi Hakîkati Muhammedi-İnsân-ı Kâmil’in eli mesabesinde olan Tûr ve Necm temsilcileri Nusret Tura (r.a) ve Necdet Ardıç (ks.9 Eloktronik tartı mesabesinde olan kişiledir. Yani karşısına gelen kişileri hassas olar kaç kiloluk, kaç okkalık adam olduğunu tartarlar. Nusret Tura (r.a.) karşısında gelen kişiyi ölçer, biçer ve kaç liralık adam ise biletini o mesafeye göre keserdi. Necdet Babam ise kişinin enini, boyunu, uzunluğunu alır ve taşıyabileceği elbiseler diker…

La-Yok, Ze-Sahib Er-Recül ise kişini Yokluğunu idrak edip, erlik hakîkatine sahib olmanın ölçüsüdür. İşte hakiki tartı ve öçlüleri koyduktan sonra bunların hile ve hurdalarını neymiş, Âyet, Hadis ve Mesnevî-i Şerif beyitleri eşliğinde bakmaya çalışalım.


Yetimin malına yaklaşmayın; yalnız erginlik çağına erişinceye kadar (malına) en güzel biçimde (yaklaşabilir ve uygun şekilde harcayabilirsiniz). Ölçü ve tartıyı tam adaletle yapın. Biz kimseye gücünün yettiğinden fazlasını teklif etmeyiz. Söylediğiniz zaman da, yakınınız da olsa âdil olun ve Allah'a verdiğiniz sözü tutun. Öğüt alıp düşünesiniz diye Allah bunları size emretmiştir. (En’âm 6/152) Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik): "Ey kavmim, dedi, Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka bir ilâhınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil geldi: Ölçüyü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyalarını eksik vermeyin, düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın; eğer inanan (insan)lar iseniz, böylesi sizin için daha iyidir!" (A’raf 7/85) Ölçtüğünüz zaman tam ölçün ve doğru terazi ile tartın. Bu hem daha hayırlıdır ve sonuç itibariyle de daha güzeldir. (İsrâ/35) Medyen'e de kardeşleri Şu'ayb'i gönderdik. Dedi ki: "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka ilâhınız yoktur. Ölçeği de, teraziyi de eksik tutmayın. Ben sizi hayır (bolluk) içinde görüyorum. Bununla beraber yine de sizi kuşatacak bir günün azabından korkuyorum." (Hûd 11/84)

"Ey kavmim! Ölçerken ve tartarken adaleti yerine getirin. Halkın malına densizlik etmeyin ve yeryüzünde fesatçılık yaparak fenalık etmeyin." (Hûd 11/85) Eğer mümin iseniz, Allah'ın helâlinden size ihsan ettiği kâr sizin için daha hayırlıdır. Bununla beraber ben sizin üzerinize gözcü değilim." (Hûd 11/86)

"Ölçeği tam ölçün de hak yiyenlerden olmayın." (Şuarâ 26/181)

"Ve doğru terazi ile tartın." (Şuarâ 26/182)

"Halkın eşyalarını değerinden düşürmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın." (Şuarâ 26/183)

“Göğü yükseltti ve mizanı koydu.” (Rahmân 55/7)

“Sakın tartıda taşkınlık etmeyin.” (Rahmân 55/8)

“Tartıyı adaletle yapın, terazide eksiklik yapmayın.” (Rahmân 55/9)

Âyeti kerimelerden bazılarının faydalı olur düşüncesi ile Terzi Baba Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk çalışmalarının yorumlarını buraya alıyoruz.

وَالسَّمَاء رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمِيزَانَ {الرحمن/7}

vessemae refe’aha ve veda’al­ miyzane “ve refe’aha/O refi’a/irtifa, yükseltmiştir, sema/göğü ve vedaa/yerleştirdi, koydu, ihdas etti, miyzan/tartıyı, vezni.”

“ O, göğü yükseltmiştir, tartıyı koymuştur.” (55/7) Biri zâhir biri de bâtın olmak üzere iki semâ/gök yükseltilmiştir.

Kur’anı Keriym Mülk Sûresi 67. sûre 3. Âyette

الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقًا مَّا تَرَى فِي خَلْقِ الرَّحْمَنِ مِن تَفَاوُتٍ فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِن فُطُورٍ {الملك/3}

elleziy haleka seb’a semavatın tıbakan “semavatı yedi kat olarak halk eden elleziy/o zattır”

“Gökleri yedi kat üzere halk eden O’dür” diye ayette belirtilen zâhir gökyüzüdür.

“Yere göğe sığmam mü’min kulumun gönlüne sığarım” ifadesiyle hadis-i kudsîde belirtilen ise, insan gönlü olan bâtın gökyüzüdür.

Zâhir gökyüzü yedi kat (tabaka) olduğu gibi, gönül gökyüzü de yedi tabakadır.

Bunlar yedi nefis mertebeleridir.

Birinci tabaka “Nefs-i Emmare”dir.

Diğerleri; “levvame”, “mülhime”, “mutmeinne”, “radiye”, “merdiye, safiye” diye isim alırlar.

Gerçek bir eğitim ile bu mertebeler aşılır. İnsan hakiki benliğini ve kimliğini böylece tanımağa başlar.

Gönül göğünü ve beden arzını (toprağını) adaletle korumak için tartıyı koymuştur.

Her mertebede, o mertebenin gereği olan ilmi almak, daha fazlasını yüklememek için tartıyı koymuştur.

Mevdüdi bu âyet hakkında şöyle diyor:

[Tüm müfessirler “mizan” kelimesinden “adalet” anlamını çıkarmışlardır.

Bu koca kainat içindeki bunca varlık ve fezada dolaşan sayısız yıldız, gezegen v.s. adalet ve denge üzerine kurulmuş bir nizama tabi kılınmasaydı, bu kainat bir saniye bile ayakta duramazdı. Nitekim milyonlarca yıldan bu yana kainatın ayakta durması bu gerçeğe şahitlik etmektedir.

Çünkü hava, su, toprak ve diğer unsurlar arasında uyum sağlanmamış olsaydı, hayatın devam etmesi bir yana yaşamak bile mümkün olmazdı.]

أَلَّا تَطْغَوْا فِي الْمِيزَانِ {الرحمن/8}

ella tatgav fiyl miyzani “haydi/artık miyzan/tartı hakkında tagay/haddi tecavüz etmeyin,”

“Artık tartıda tecavüz etmeyin,”(55/8)

O halde siz de mizanda (terazide) eksiklik, yani yanlışlık yapmayın. Teraziyi, ölçüyü tam hakkıyla tartın.

Cenâb-ı Hak insanın halk edilişini öyle mükemmel bir şekilde tamamlamıştır ki, ruhi ve nefsi tüm dengelerini adalet üzere “Esmâ-i İlâhiye”nin zuhurları olarak gerçekleştirmiştir.

Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında şöyle diyor:

[ Şeriat ve kanuna tecavüz edip de haddinizi aşmayasınız. Tartısız yahut maddi ma’nevi tartıda taşkınlık etmeyesiniz de Allah-u Teâlâ’nın emirlerine, hükümlerine itaat ve hukukla riayet edesiniz. ]

وَأَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْمِيزَانَ {الرحمن/9}

ve ekıymul vezne bil kıstı ve la tuh­sirul miyzane “ve vezni/ölçüyü kıst/kıstas, adalet ile ikame/yerine getirin doğru yapın, ve miyzanı/tartıyı ahser/hasret, hüsran, eksik tutmayın.”

“Tartmayı doğru yapın, tartıyı eksik tutmayın.” (55/9)

“Mizan”ın

- “adalet”,

- “tartı” veya

- “hak” olarak üç defa zikredilmesi, “İnsân-ı Kâmil”in gayesi olan seyrini anlatmaktadır,

1 – “Ahsen-i Takvim” üzere gerçek değeri, özü, hakkı olan “Zât-ı İlâhi”de var edilişidir.

2 – “Esfel-i Safilin”e inişidir.

Burası “insan” olarak hakkı olan âlemleri en latifinden en kesifine kadar “hakk’al yakıyn” müşahede etmesi, öğrenmesi ve “Zât-ı İlâhi”nin ona “insan” olmanın hakkını vermesidir.

“Kulluk” mertebesine inerek bilinmekliğini en ince noktasına kadar öğretmesi, Hak olarak iyiyi ve kötüyü de göstermesidir, insan bunları kendinde bütünleştirmeli, birleyebilmelidir. Cenâb-ı Hak kendini sevmenin hakkını burada vermektedir.

3 - Yeniden “Ahsen-i Takvim”e yükselişi.

Bütün bu bilgileri edindikten, talim ettikten sonra “Zât-ı İlâhi”nin hakkını vermek; “Esfel-i Safilin”‘de kalmamak gerekir.

Tüm zıdları birlemiş olarak bu âlemde Zât’ın hükmünü yerine getirmektir.

Diğer bir yönden, gaflette yaşayan insana bir uyarıdır, İlk var edilişinin (Hak üzere) “venefahtü” nün hakkını vermek için önce İslamiyete davettir.

Gafletten “şeriat”a geçiş için bir çağrıdır.

Allah-u Teâlâ mizanı koydu:

Cennet ve cehennem de bir mizandır.

Bu ayet-i kerime şeriat mertebesinde yaşayanlara bir davettir.

Haksızlık ve taşkınlık edip “bütün İslam abidliktedir, bedenin ibadetindedir” deyip, ikinci bir gaflete düşmemek için bir uyarıdır.

Rahmâni gaflete düşmemek için bir uyarıdır.

Seyr-i sülüka başladıktan sonra dünya ve ahiretten geçen salik “fenafillah”a ulaştıktan sonra tekrar (belki de en büyük gaflet olan) bu “fenafillah”ta kalma arzusunu yenmek için bir uyarıdır.

Muhammedîliğin hakkını vermek için bir çağrıdır, İnsân-ı Kâmil olarak marifet ilmini hakkı olanlara hakkıyla vermek için bir çağrıdır.

1 - İlk mizan kelimesi “semâ”lardan sonra zikredilmektedir.

Burada “semâ”aynı zamanda aklın da “semâ”sıdır.

İnsanın “aklı” başındadır. Baş ise yüksektedir.

Yani Allah (c.c) “onu yükseltti” ufkunu, idrakini yükseltti, açtı.

Yani “ey gaflette yaşayan kişi! Uyan! Bak, sana bu kadar akıl verdim. Kendi hakkını yeme! Bir seyrin var, yola soyun ve başla!” Denmek istenmiştir.

2 - Ve “mizan”ı koydu; bu ikinci mizan, artık iki mizan arasındaki mertebelere haksızlık etmeyin, taşkınlık yapıp orada oyalanmayın.

Aklı taşıyan baş semaya yükseltilmiş, ama onu taşıyan beden ise, yere basmaktadır. Her ikisinin de hakkını vererek seyrinize devam edin diye ayette uyarı vardır.

3 - Üçüncü mizan, artık seyri tamamlamak için bir uyarıdır. Tartıyı adaletle tutun, doğrultun ve eksik yapmayın, deniliyor.

Burada artık seyrini tamamlayan salike bâtın ve zâhir;

dünya ve ahiret, şeriat ve marifet arasında dengeyi, hukuku sağlayın. Hiç birinin hakkını eksik vermeyin.

“Zülcenaheyn” iki kanadın da hakkını veren ancak yükselebilir.

Dışınız, sapasağlam, dosdoğru bu alemde;

İçiniz Hakk ile daim dolu olsun.

Bu mizanlardan sonra, bu hakkı da yerine getirdikten sonra bizi yine bâtınından zâhirine göndermektedir. Bu husus hemen bir sonraki âyette gayet açık belirtilmektedir.

Elmalı’lı Hamdi Yazır bu âyet hakkında şöyle diyor:

[Ayarsız tartı kullanmayın, hem de tartarken insaf ve adaletle, dosdoğru tütün. İster söz ister fiil olsun, her hususta tartma işini adaletle yapın. Kendiniz için tartarken de diğer tarafı ağır tutmayınız. Hepsinde terazinin dilini doğru tutunuz ve tartıyı aksatmayın, eksiltmeyin. Teraziyi kötü niyetli kullanmak suretiyle ahirette mizanınıza yazık etmiyesiniz diye, O Rahmân mizanı koydu ve göğe yükseklik verdi.][9]


193 - Ebu Sa'id el-Hudrî (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdu: "Emin ve doğruluktan ayrılmayan ticaret ehli (ayette sırat-ı müstakim ashabı olarak zikredilen) peygamberler, sıddikler, şehidler ve sâlihlerle beraberdir." Tirmizî, Büyû 4, (1209); İbnu Mâce, Ticârât 1, (2139).

194 - Tirmizî'nin, Rifâ'a İbnu Râfi'den yaptığı diğer bir rivayetinde şöyle buyrulmuştur: "Kıyâmet günü tüccarlar fâcirler (günahkârlar) olarak diriltilecekler. Ancak Allah'tan korkanlar, iyilik yapanlar ve doğruluktan ayrılmayanlar müstesna" Tirmizî, Büyû 4 (1210); İbnu Mâce, Ticârât3, (2146).[10]

6640 - Hz. Cabir İbnu Abdillah (R.a) anlatıyor: "Resûlullah (S.a.v) buyurdular ki: "Tarttığınız zaman tartınızı ağır yapın."

6641 - İbnu Abbas (R.a) anlatıyor: "Resülûllah (S.a.v), Medineye geldiği vakit, halk ölçü-tartı işinde insanların en kötüsü idi. Bunun üzerine Allah Teâlâ hazretleri "Ölçü ve tartıda hile yapanların vay haline" diye başlayan sûreyi indirdi, Bundan sonra ölçü ve tartıyı güzel yaptılar."[11]

6642 - Ebu'l Hamra radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah (S.a.v)'ı, yanında bir kap içinde bir miktar zahire satan bir adamın yakınlarından geçtiğini gördüm. Mübarek elini kabın içine sokup (kontrol ettikten sonra) adama: "Sen hile yapmışa benziyorsun. Bize hile yapan bizden değildir" buyurdu."[12]


1052. Ey nefret edici şeyh, tezvîri terk et; birkaç körü cem' etmiş acı susun!

“Tezvîr", kizb ve hîle etmek. “Kör"den murâd ilm-i hakîkî ile ilm-i taklîdîyi temyîze muktedir olamayan kimseler. “Acı su”dan murâd taklîdî ve tahminî olan ilim. Ya’ni, “Ey ehl-i hâlin yokluğundan ve mücâhedesinden nefret edici olan şeyh-i müzevvir, yalan ve hîle ile halka kendini satmayı terk et! Sen etrâfina birkaç temyizsiz kimseleri toplamış bir acı su mesâbesindesin. O toplanan kimseler senden o acı suyu içerler ve sen lisân-ı hâl ile dersin”

1053. Ki: "Bu mürîdlerimdir ve ben acı suyum; benden içerler ve kör olurlar!" Avâmı başına toplayan ve onların mallarına ve hürmetlerine tama’ edip evliyâlık taslayan müzevvir şeyhlerin hâlleri, dâimâ bu hitâbda bulunur; fakat onların hallerinden bu hitâbı halk anlıyamazlar, pervâne gibi etrâfında dolaşırlar.

1054. Kendi suyunu ledün denizinden tatlı et, fenâ suyu bu körlerin tuzağı etme!

“Fenâ su”dan murâd ulûm-ı taklîdiyye ve nazariyyedir. “Bahr-ı ledün’’den murâd, ulûm-ı yakîniyye ve zevkiyyedir. Ya’ni, “Ey şeyh-i müzevvir, halka ulûm ve ma’rifet bahş etmek bahânesiyle kendini satma; ve acı ve fenâ su mesabesinde olan ulûm-ı taklîdiyye ve nazar ile iftihâr etme; ve bu ulûmu körleri avlamak için tuzak yapma!” Eğer halkı irşâd hevesinde isen, o taklîdî ilimleri, ulûm-ı yakîniyye ve zevkiyyeye tahvil et!

1274. Mümeyyize oyun yoktur, husûsiyle o kimse ki, onun temyizi ve aklı gayb söyleyici ola.

Temyîz sâhibi olan kimselere karşı, müfsidlerin oynayacakları oyunun ve hilenin aslâ te’sîri yoktur; husûsiyle temyîzi ve aklı âlem-i gaybın esrârına nüfuz edip bu âlemden söz söyleyici olan evliyâ-yı Hakk’a karşı, hiçbir hîle ve oyun müessir olamaz.[13]

159. Nal vaktinde atın dudakları gibi. O nihâyet âdî taşı la'l gibi gösterir.

Cisim, “at”a ve şeytan, “nalband”a ve onun vesveseleri, “kıskı’ya ve huzûzât-ı nefsâniyye dahi “nal”a teşbîh buyrulmuştur. Ya’ni, “Şeytan bu cism-i hayvânîni kendisinin dalâlet yolunda koşturmak için idrâkinin dudaklarını vesvese kıskısı ile büker ve ona huzûzât-ı nefsâniyye nallarını vurur. Nihâyet böyle bir kimseye âdî bir taşı la’l ve fenâyı iyi gösterir.”

160. O senin kulaklarını atın kulağı gibi tutar; hırs ve kesb tarafına çeker.

Ya’ni, “Şeytan seni böyle bağladıktan sonra senin kulaklarından atın kulağı gibi tutar. Hırs-ı dünyâ ve kazanç tarafına çeker.” Sultan Veled hazretleri kesbi, zarûrî olmayan ve ikâba müeddî olan kesb sûretinde şerh buyurmuşlardır. Zîrâ hayât-ı dünyeviyyede herkes âilesinin nafakasını şer’an kazanmakla mükelleftir ve ticâret meşrû’dur. Nitekim sûre-i (Nisâ, 4/29) ya’ni “Ey mü’minler aranızda mallarınızı bâtıl sebeb ile yemeyin. Meğerki birbirinizden râzı ve hoşnûd olarak ve ticâret tarikıyla ola!" buyrulur. Mezmûm olan şey ticârette hırs ve hiledir.[14]


يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَأْكُلُواْ أَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ إِلاَّ أَن تَكُونَ تِجَارَةً عَن تَرَاضٍ مِّنكُمْ وَلاَ تَقْتُلُواْ أَنفُسَكُمْ إِنَّ اللّهَ كَانَ بِكُمْ رَحِيمًا {النساء/29}

(29) (Ya eyyühellezîne amenu la te'külu emvaleküm beyneküm Bilbatıli illâ en tekûne ticareten an teradın minküm ve la taktülu enfüseküm* innAllahe kâne Biküm Rahîmâ;)

“Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin. Ancak kendi rızanızla yaptığınız ticaretle yemeniz helaldir. Birbirinizin canına kıymayın. Şüphesiz Allah, size karşı çok merhametlidir.” Kişilerde meydana gelen doğuşlar ve bunların diğer kişilerle paylaşılması bu âlemdeki en büyük ticarettir, çünkü bu ahiret ticaretidir. Alıcı ve vericininde kemâlde olması lazımdır ki o alışveriş olsun.

Zulüm insânda o kadar ileriye gidiyor ki artık o nefsi öldürme derecesine ulaşıyor ve burada nefsten kasıt İlâh-î varlığın zuhurudur yoksa nefsi emmâre değildir. Ve ayrıca öldürmeyin emri diğer şekilde bakışla yaşatın demektir yani İlâh-î varlığınızı faaliyete geçirin demek istiyor. Rahîm olmasa zâten seni ihata etmez, sana şah damarından yakın olmaz. Cenâb-ı Hakk bize rahmet etmiş ise bizimde kendimize en az O’nun kadar rahmet etmemiz lâzımdır.[15]


2489. Veliyi kurt bulsa iyi olur, ondan ki, velîyi kötü nefis bula!

Ya’nî, bir velîyi kötü nefisli bir alçak kimsenin bulmasından ve ona mülâkî olmasından ise, bir kurdun hulması ve ona mülâkî olması daha iyidir.

2490. Zira ki kurt her ne kadar birçok sitemlerdir, fakat onun ferhengi ve keydi ve mekri yoktur.

“Ferheng”, ilim, dâniş, edeb, büyüklük ve muvâzene ma’nâlarınadır. Ya’nî, kurt her ne kadar çok ziyâde zâlim ve yırtıcı ise de, onun ilim dâiresinde düşüncesi ve hîlesi ve mekri yoktur.

2491. Yoksa o ne vakit tuzağa düşerdi? Mekr âdemîde tamâm olur.

Ve eğer kurdun ilim dâiresinde düşüncesi ve hîlesi olsaydı, o bîçâre tuzağa tutulur mu idi? İlim dâiresinde düşünüp birtakım hîleler yapmak âdemde tamâm olur. Zîrâ hîlekâr âdem başka türlü düşünür ve hilesine revâc vermek için başka türlü söyler. “Ve âdemde tamâm olur" ibâresi ile ba’zı hayvanlarda dahi hîlekâr var ise de, nâkıs olduğuna işâret buyurulur. Nitekim maymun ve kedi ve sıçan gibi hayvanlarda bu nâkıs hilelerin envâ’ı zâhirdir. Fakat hiçbirinin hîlesi insanın hîlesi ve dolabı kadar mükemmel değildir.

3822. Bu, sayılmış olan hîle mikdârıyla değildir. Bu Mekrden sen ölmedikçe fâide yoktur.

Ya’nî, bu hakîkat yolunda yürümek, bu akl-ı cüz’înin sayılı olan hileleri ve tedbîrleri mikdârına tâbi’ değildir; ve sen bu sayılı ve mahdûd olan aklın hilelerinden ve tedbîrlerinden ölmedikçe, ya’nî insân-ı kâmilin muvâcehesinde bu aklın sayılı olan tedbîrlerini ve hünerlerini terk etmedikçe, bu yolda senin için hiçbir fâide yoktur.[16]


İnsan, aklı evvel terazisini, ekmel adaletin kubbesi altında kurduğu zaman, hakîkat iktizaları gelir.

Onda bulunan hakîkatlerden her biri neyi gerektiriyorsa, ona göre hesabına bakar.

Yahut onun için bir ahadiyet köprüsü kurulur. O zaman da, tabiat metni cehennemi üzerinde yürür.

O köprü, çözümü zor bir şey olması icabı: Kıldan daha incedir. Uzaklığı dolayısı ile kılıçtan daha keskindir.[17]


Bu alıntı bilgiler ışığında yola devam edelim aslında en büyük hile insanın kendini şeytanın ve nefsinin verdiği iğvalar ile aldatması ve bu dünya hayatında kendi aslı olan Rabbine ulaşamasıdır.”


ا kelimenin başında olan “elif” sembol harfi ise, görüntüde olup lâfızda yoktur, çünkü tecellisi olmayan âlem olan, “ahadiyyet” mertebesinin temsilcisidir. Orada tecelli olmadığı için tarif ve şekilde söz konusu değildir. Sadece “elif” ismi verilen ve bütün mertebeleri bünyesinde bulunduran. O temsili sembol ile ifade edilebilmektedir. İrfan ehli “ahadiyyet” mertebesi hakkında pek söz söylemek istememişlerdir, çünkü beşeriyyet aklı ile bu sahada akıl yürütmek mümkün değildir.

لْ devamında olan “Lâm” sembol harfi ise, (Mizanın-tartının) zuhur yeri olan Ulûhiyet hakîkatini ifade etmektedir. Ahadiyyetin mizansızlığını, “Lâm” ın üzerinde bulunan “cezm” in cazibesi/çekimi ile mizan-sızlıktan mizanı zuhura çıkararak tartı ve ölçünün zuhur ve faaliyete geçmesinin temsilcisi olan “ma’nâ/semboldür. Ve ikisi birlikte okunduğu zaman ise “EL” olarak ifade almaktadır ki, “yedullah” Allah-ın kudret elidir ve mizan ile bu âlemleri düzenlemeye başlamıştır.

مُ devamında olan “Mim” sembol harfi ise Hakîkat-i Muhammedi olan Mizan (tartı-ölçünün) Ulûhiyet mertebesinden Ef’âl mertebesine inişinde Mekr (hile) (zan) ile karıştırılabileceğine işarettir. Üstünde bulunan “ötre” işareti Yunus Emre hazretlerinin “Elif okuduk ötürü, Pazar ettik götürü”nün bir başka mertebeden söylenişi ile “Mim okuduk ötürü, Pazar ettik götürü”dür. Mim’i Muhammedinin hakîkat pazarından götürü alınıp, Ef’âl, şeiat pazarında satılması hâlinde hile ve yalana başvurmadan “Allah ile alış veriş yapılıyor”[18] gibi alınıp verilmesidir.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)