Ve-iżâ-lkevâkibu-nteśerat
Yıldızlar saçıldığı zaman,
Yıldızlar döküldüğü vakit,
Bu ayet, kıyamet alametlerinden biri olan yıldızların dağılmasını tasvir etmektedir. Kelimelerin kök anlamları, bu kozmik olayın şiddetini ve evrensel düzenin bozulmasını vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kevkeb' kelimesini 'parlayan cisim' olarak tanımlar ve Kur'an'da genellikle yıldızlar için kullanıldığını belirtir. İnfitâr Suresi'ndeki 'el-kevâkib' ifadesi, kıyamet anında düzenini kaybedecek olan gök cisimlerini, yani yıldızları ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'kevkeb'in 'parlak ve ışıklı cisim' anlamına geldiğini ve çoğulunun 'kevâkib' olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımı, kıyametle birlikte bu parlak cisimlerin kozmik düzeni terk ederek dağılacağını gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'intesarât' kelimesini 'dağıldı, saçıldı' olarak açıklar. Ayetteki 'yıldızların intesar etmesi', onların gökyüzündeki düzenli konumlarından koparak etrafa saçılmasını, düşmesini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'intesarât' fiilinin 'dağılmak, saçılmak' anlamında kullanıldığını ve bu bağlamda yıldızların yerlerinden koparak düzensiz bir şekilde etrafa yayılmasını mecazi olarak ifade ettiğini belirtir. Bu, kıyamet anındaki kozmik kaosu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'nesr' kökünün 'dağıtmak, saçmak' anlamını taşıdığını ve Kur'an'da genellikle bir şeyin düzeninin bozulması, parçalanması bağlamında kullanıldığını belirtir. İnfitâr Suresi'ndeki 'intesarât' fiili, yıldızların kozmik düzen içindeki yerlerini kaybederek dağılmasını, yani evrensel bir yıkımı sembolize eder.
Namaz Sûreleri (Cilt 1)
Terzibaba - Necdet Ardıç
وَاِذَا الْكَوَاكِبُ انْتَثَرَتْ
~ ~ ~
(82/2) - Ve izel kevâkibun teserat.
(82/2) - Yıldızlar saçıldığı zaman,
İşte kevkeb yıldızlar döküldüğü zaman. Akşamki sûrede yıldızlardan Necm diye bahsetti, burada da kevkeb diye bahsediyor. İkisi de yıldız demektir. Bunun birisi izâhlara göre büyük yıldızlar, birileri daha küçük orta boy yıldızlar gibi. Necm diye bahsettiği, işte buradaki Kevkebler. Yusuf Aleyhisselâmda da bu yıldızdan, Necm değil, kevkeb diye bahsedilmektedir. Yâni “onbir kevkebin ay ve güneşin secde ettiğini.” (12/4) Onbir Necm, nücümün secde ettiğini demiyor. “Kevkeb” olarak bahsediliyor.
İşte bunlar da, akşamki mevzuda olduğu gibi bizim gönlümüzde olan bireysellik yıldızlarıdır, yâni bizce gönlümüzde yıldızlaşmış olan muhabbetlerimizdir. Meselâ birisi benim evim var der, onun kafasında onun muhabbe-
ti varsa o bir yıldızdır. Arabam şu marka, bu marka son model gibilerde. O onun başında yıldızlaşmış olur. İşi, eşi, dostu muhabbet ettiği nesi varsa, onların hepsi büyüklüklerine göre gönül âleminde, nefis semâsı içerisinde, onun yıldızlaşmış benlikleri ve muhabbetleridir. İşte bunların da hakikatleri anlaşılıp, dökülmeye başladığı zaman. Ne zaman? Nefsinin kıyameti kopmaya başladığı zaman bunlar oluyor.
Bunlar dökülmeye başlıyor. Yâni bunların oluşması için kıyamet alâmetlerinin, dışarda genel kıyametin, içerde de kendi kıyametinin derken, nefsinin kıyametinin kopmaya başlaması. Bu tür hâdiselerle gerçekleşmiş oluyor. İşte bir dervişte, şeriat mertebesinden târikat mertebesine, tarikat mertebesinden, hakîkat mertebesine geçerken, bu zelzeleleri geçirmesi, bu aşamaları yapması gerekiyor. Cenâb-ı Hakkın bahsettiği en küçük dediğimiz sûresinden en büyük sûresine, en küçük âyetinden, en büyük âyetine kadar bilindiği gibi hep bizi anlatıyor.
Zâhir ve bâtın bizlerin hallerini anlatıyor. Ama biz onları sadece dışarıda, afâki olacak, olmuş veya gelecekte olacak hâdiseler diye baktığımızdan, bir türlü kendimize tatbik edemiyoruz, kendimize döndüremiyoruz. Gelecekte meselâ, şu kadar sene sonra kıyamet kopacaksa, bizim ömrümüzde o kıyamete ulaşamayacaksa, o kıyametin bizimle ne ilgisi olabilir? Bizim üstümüzde ne tesiri olabilir? Ama Kûr’ân-ı Kerîm'in her âyetinin enfüsi olarak bizde, mutlak tesiri, ifadesi, yeri vardır. Yâni varlığımızda yaşanması gerekmektedir.
İşte o büyük kıyamet denilen, kıyamet kopmadan, genele göre, küçük kıyamet, bireye göre büyük kıyamet olan, bizde bu hâdiselerin oluşması gerçekleşmesi gerekiyor ki, bu istihaleleri, bu geçişleri, bu sarsıntıları yaparken, nefsimizin sırtımızdaki ağırlığını bir şekilde atmalıyız. Aksi halde hep onu çekmek, taşımak, zorunda kalırız ki, o da bize çok ağırlık yapar. Bizi yolumuzdan
alıkoyar. Bir insân ne kadar hafiflerse, yolculuğu o kadar kolay olur. Ne kadar üzerinde yük varsa, ağırlık varsa yolculuğu da o kadar zor, zahmetli ve yorucu olur.
Hani nasıl balonlar yukarı çıkarken, ne kadar üzerlerinde kum torbaları varsa atıyorlar? Ve de gazını arttırıyorlar ki, kapasitesi yükselsin, daha yukarılara çıksın diye. Nasıl füzeler yükselmeye başladığı zaman birinci kat yakıt deposunu boşa bırakıyor, ikinci kat yakıt deposunu boşa bırakıyor? O yakıt depolarıyla birlikte kuyruğunda onları götürse hedefine ulaşamaz. Otomatik depo içindeki gaz bittiği zaman, o onda ayrılıyor. İkinci depo ondan ayrılıyor. Sadece çekirdek akıl kalıyor. O kapsül kalıyor. Böylece yol daha sür’atli gidilmeye başlamış oluyor.