Fî eyyi sûratin mâ şâe rakkebek(e)
(6-8) Ey insan! Seni yaratan, şekillendirip ölçülü yapan, dilediği bir biçimde seni oluşturan cömert Rabbine karşı seni ne aldattı?
Seni dilediği her hangi bir şekilde parçalardan oluşturdu.
Bu ayet, insanın yaratılışındaki ilahi kudreti ve düzeni vurgulamaktadır. 'Şekil', 'dilemek' ve 'terkip etmek' kavramları üzerinden Allah'ın insanı kusursuz bir biçimde var etmesini ve bu yaratılışın ardındaki iradeyi gözler önüne sermektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sûret' kelimesini bir şeyin dış görünüşü, şekli ve niteliği olarak tanımlar. Ayetteki kullanımıyla, Allah'ın insanı belirli bir biçimde, düzenli ve uyumlu bir yapıda yaratmasını ifade eder. Bu, insanın fiziksel ve ruhsal yapısının ilahi bir tasarımın ürünü olduğunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'sûret' kelimesinin mecazi anlamlarına da değinir. Ayetteki 'fî eyyi sûretin' ifadesi, Allah'ın dilediği herhangi bir biçimde insanı yaratma kudretini ve bu yaratılışın mükemmelliğini vurgular. Bu, Allah'ın yaratmadaki sınırsız iradesini ve kudretini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sûret' kavramının Kur'an'daki kullanımının, sadece fiziksel bir şekilden öte, bir varlığın özünü ve kimliğini de ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'sûret', insanın sadece dış görünüşünü değil, aynı zamanda ona bahşedilen benzersiz özellikleri ve potansiyeli de kapsar. Allah'ın insanı 'dilediği sûrette' yaratması, onun eşsizliğini ve değerini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'şâe' fiilinin Allah'a nispet edildiğinde, O'nun mutlak iradesini ve kudretini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'mâ şâe' ifadesi, Allah'ın insanı yaratırken ve ona şekil verirken hiçbir sınırlamaya tabi olmadığını, her şeyi kendi dilemesiyle gerçekleştirdiğini gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'meşîet' (dileme) kavramının Allah'ın sıfatlarından biri olduğunu ve O'nun her şeyi kendi iradesiyle var ettiğini açıklar. Bu ayetteki 'mâ şâe', Allah'ın insanı hangi biçimde ve özellikte yaratacağına dair mutlak seçme hakkına sahip olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'şâe' fiilinin Kur'an'da genellikle Allah'ın kudret ve iradesinin bir göstergesi olarak kullanıldığını belirtir. Ayetteki bağlamda, Allah'ın insanı yaratma ve ona şekil verme eyleminin tamamen O'nun dilemesine bağlı olduğunu, bu dilemenin ise hikmet ve adaletle gerçekleştiğini ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'terkîb' kelimesinin farklı parçaları bir araya getirerek bir bütün oluşturmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'rakkebeke' ifadesi, Allah'ın insanı farklı organlardan, dokulardan ve sistemlerden oluşan karmaşık ve uyumlu bir yapı olarak yarattığını, bu parçaları bir araya getirerek ona işlevsel bir bütünlük kazandırdığını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'terkîb'in bir şeyi oluşturan unsurları birleştirme ve düzenleme eylemini ifade ettiğini açıklar. Bu ayetteki kullanımıyla, Allah'ın insanı en güzel ve en mükemmel şekilde, her bir uzvunu ve işlevini yerli yerine koyarak yarattığını, ona kusursuz bir düzen verdiğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'terkîb'in, bir şeyin unsurlarını bir araya getirerek ona belirli bir form ve işlev kazandırmak olduğunu belirtir. Ayetteki 'rakkebeke', Allah'ın insanı sadece fiziksel olarak değil, aynı zamanda ruhsal ve zihinsel olarak da bir bütün halinde, belirli bir amaç doğrultusunda yarattığını ifade eder.
Namaz Sûreleri (Cilt 1)
Terzibaba - Necdet Ardıç
فٖى اَیِّ صُورَةٍ مَا شَاءَ رَكَّبَكَ~ ~ ~
(82/8) - Fî eyyi sûratim mâ şâe rakkebek.
(82/8) - (6-8) Ey insan! Seni yaratan, şekillendirip ölçülü yapan, dilediği bir biçimde seni oluşturan cömert Rabbine karşı seni ne aldattı?
(82/8) - Dilediği her hangi bir surette terkîb etti
Seni hangi sûrette, bakın nasıl bir şekilde terkib etti? Tertip etti. Yâni senin terkibini meydana getirdi. İlaç terkipleri gibi. Meselâ bir asprin hangi kimyasal terkiplerden meydana geliyorsa, onun ismi asprin oldu ve
yahut gripin oldu, veyahut baş ağrısı, ayak ağrısı, ismini aldı, veya soğuk algınlığı gibi, şeylere ne diyorlar? Antibiyotik. Şu veya bu şekilde antibiyotik ismini aldı. Neden,? bir karışım şeklinde neticesinde. İşte Cenâb-ı Hakk öyle bir terkip sûretinde meydana getirdi ki, “mâ şâe” dilediği şekilde bizleri tertip etti. Terkip etti. Hem tertip etti, hemde terkip etti. İşte demin bahsettiğimiz gibi vucudumuzu dört ana unsurdan terkip etti.
Toprak. Daha üstünde su. Daha üstünde ateş. Daha üstünde hava mertebe olarak. Bedenimizi bundan terkip etti. Ruhumuzu nerden terkip etti? Ruhumuz dediğimiz zaman ne bileceğiz, rûhumuz hakkında? Bakın bize bir hayat veriyor, bir can veriyor yaşıyoruz. Yere yattığımız, ellerimizi yanımıza uzattığımız zaman. Bakın beden aynı beden, nerde hadi bakalım hani konuşuyordu ya? Hani tad alıyordu? Tuzlu tatlı diyordu. Aman acı diyordu, yemeyeyim ben bunu aman zehirli diyordu.
Nerede o? İşte bunun içerisinde, bunun varlığında, bize hayat veren, ayrıca bir varlığımız var ki; işte o bizim gerçek varlığımız. Bu beden çukura atılıyor gidiyor. Soran var mı? Ne oluyor bunun akıbeti diye. Sormaya gerek yok, çünkü anasına gidiyor. Özlediği yere gidiyor. Aslına gidiyor yâni. Toprak toprağa gidiyor. Su zâten suya karışıp gidiyor. Hava havaya karışıp gidiyor. Nefesimiz havaya karışıp gidiyor. Ateşimiz ateşe gidiyor.
Geriye ne kalıyor? Nerede hani o güzel güzel sûret? O güzel şekil gülen, oynayan yerine göre ağlayan hislenen duygulanan kişi nerede? Varlık nerede? Demek ki onun kişiliğini kişilik yapan, varlığını varlık yapan, onun içinde başka bir cümbüş varmış. İşte o cümbüşü yâni o hayatı. Hayy esmâsının zuhurunu meydana getirdiği hali “ma şae” bizi yâni o nasıl dilediyse öyle terkip etti. Bizim elimizde birşey yok. Dünyaya geldik annemiz babamız bize kulak mı taktı tornavidayla? Bunu duyuşu şu oranda olsun, çok hassas duysun diye. Hassas bir duyu organı mı
taktı? Güzel koku alsın diye burun aleti mi taktı? Kol mu taktı anne baba bize tahtadan, ayak mı taktı? Hiç birşey yapmadı kimse, kimseya hiçbir şey yapmadı. İşte Cenâb-ı Hakk kendi dilemesiyle hangi kulunu ne şekilde zuhura getirtecekse o tertip üzere meydana getirdi.
Hani akşamda konuşuluyordu ya. Sistem aynı ama şekillerimiz hepimizde değişik. Hani bu günkü gibi. Parmağımızın çizgileri bile haritası bile değişik. Bakın şu kadarcık, küçücük bir alana yüz milyardan fazla şekil sığdırıyor, Cenâb-ı Hakk Âdem Aleyhisselâm’dan kıyamete kadar gelecek insânların sayısını, tahminen yüz milyar olarak hesap etmişler. Tabi allahû âlem. Ama en azından yüz milyar, bakın şu kadar yere veyahut şu kadar çehreye yüz milyar, değişik sistem vermiş. Bakın kimse kimsenin aynı değil. Ama hepimiz birbirimizin aynı. Ama kimse birbirinin aynı değil. Hem iç bünye duygusal olarak hemde dış bünye fiziksel olarak.
İşte Cenâb-ı Hakkın tekliği burada da, kendini göstermekte. Kendi tek, var ettği herşey de tek. Dışarıya çıktığınız zaman, araziye çıktığınız zaman aynı iki tepe bulamazsınız. Aynı iki ova bulamazsınız. Aynı iki ağaç dahi bulmak mümkün değildir. İsterseniz bir ağaçtan aşı alın. Aynı ağaçtan iki ağacı aşılayın. İkisi birbirinin aynı olmaz. Neden? çünkü hep yek hep tek. Nusret Babam bir şiirinde şöyle diyordu. Böyle zar atıyoruz, ne hikmetse bize “hep yek,” yek, tek, tek, geliyor, diyordu.
Tabi zar attığı falan yok tu, o sahadaki espriyi anlatıyordu. Hani bazısı altı gelsin, beş gelsin yâni büyük rakkamlar gelsin diye bakıyor, ben diyor bir atıyorum bir bir geliyor diyor. Hep tek, tek geliyor diyor. Bize hep tekler düşüyor diyordu. Böylece hayatın her türlüsünde tevhid hakikatlerini yaşıyor olduğunu anlamış oluyoruz.
Size birde küçük hikâye anlatayım bilenler vardır ama yeni arkadaşlarımızda var, onlarda öğrenmiş olurlar. Espri olsun diye. Tek, tekten olduğu için. Nusret babamın küçük
iki tane kız torunu vardı, o zamanlar bizim torun kadar büyüklükte idiler. İşte ben onlara ziyarete giderdim. Otururuz sohbet vakti gelsin diye beklerken. Yahut bir ara olur, yemek arası olur gibilerde. O kızlar beni çok severler, kimisi boynuma çıkar kimisi kucağıma gelir. Necdet amca hadi bize masal anlat derlerdi. Bende onlara bir şeyler anlatırım çocuklar eğlenirler, onlara da bir değişiklik oluyor idi.
Bir gün onlar gene o çocuk safiyetiyle, Necdet amca ne olur bize bir masal anlat dediler, bende oturun bakayım, size şimdi bir masal anlatacağım, yalnız çok iyi, dikkatli dinleyin dedim. Onlar kulak kesildiler. Ben, “bir varmış bir yokmuş” dedim. Bu cümleyi değişik tonlarda tekrar ettim. Nusret babamda karşıda oturuyor elinde gazete, gazete okuyor, yâni haberleri okuyor idi. Durdum tekrar, “bir varmış bir yokmuş” dedim. Şimdi çocuklar merakla arkadan ne gelecek diye bakıyor. Ben gene “bir varmış bir yokmuş.” “Bir varmış bir yokmuş,” diye tekrar ediyorum. Şimdi çocuklar arkadan ne gelecek, bir varmış bir yokmuş diye merakla bekliyorlar. Bunu değişik tonlarda üç dört sefer tekrar ettikten sonra;
Nusret babam şöyle gazeteyi okurken, gazeteyi biraz aşağı indirip, üstünden baktı, “kızım bir varmış iki yok-muş” diyecek ama bir türlü diyemiyor dedi.
Bunlar işin espri tarafıdır ama, içinde gerçekler vardır. Bir varmış bir yokmuş. “Bir varmış iki yokmuş” demek lâzımdır. Bu âlamde zâten aslında birden başka birşey yoktur. Allah onlardan razı olsun, Allah yattıkları yeri cennet etsin. Onların hiçbirisinin Haklarını ödememiz mümkün değildir.
İşte böyle çok güzel bir sûret içerisinde de halk etti. Ve devam ederek.