İçeriğe atla
İnşikâk 6Cüz 30 · Sayfa 589

İnşikâk Sûresi 6. Âyet

الإنشقاق

Sohbete sor

Yâ eyyuhâ-l-insânu inneke kâdihun ilâ rabbike kedhan femulâkîh(i)

Ey insan! Şüphesiz, sen Rabbine (kavuşuncaya kadar) didinip duracak ve sonunda didinmenin karşılığına kavuşacaksın.

İnşikâk Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Ey insan! Kuşkusuz sen Rabbine doğru çaba üstüne çaba sarfetmektesin, nihayet O'na varacaksın.“ (84/6)


Âyeti kerimede Cenâb-ı Hakk Ey insan derken başına Yâ eyyuhEL-İnsân ile Lâm-ı tarifi getirmiştir. Bu tarif insânın hakikati olan Elif; Ahadiyyet ve Lâm; Ulûhiyet mertebesini bildirmektedir.

Sad sûresi 75. Âyette inşanın halkîyeti şöyle ifade edilmektedir.

Kâle yâ iblîsu mâ meneake en tescude limâ halaktu bi yedeyy(yedeyye), estekberte em kunte minel âlîn.

“Allah: "Ey İblis! O benim kudretimle yarattığıma (halkettiğim) secde etmene ne engel oldu? Kibirlenmek mi istedin? Yoksa yüksek derecelerde bulunanlardan mı oldun?" dedi.” (38/75) Burada ifade eden Allah-Ulûhiyet mertebesi ve olayı aktaran ise Ahadiyyet mertebesidir. Yani “El” dir. İblise secde etmemesinin “men” kim-kimlik ifadesi ile hangi kim-kimlik rab-rablik ifadesi olduğu sorgulanmaktadır. Yedeyy (yedeyye); İki elim ile yani Celâl ve Cemâl karşılıklı sıfâtlarımla, zıt esmâlarım ile halkettiğim yani kendi varlığımdan ceal ettiğim, meydana getirdiğim, “EL” vasfı verdiğim İnsân demektedir.

İşte bu karşılık ve zıtlıklar ile “L” nın yani yokluğun aslında tersten gizli bir şekilde bâtında “EL” olduğunu anlayabilirse bu zıtlıkların ve farklı görünümlerin yani halk’ın zuhurunun yokluk aynasında Hakk görüntüsünden başka bir şey olmadığını anlar.

Yalnız bu zuhurlar nefs ile bu aynada var olduklarından yaptıklarından sorumlulukları vardır.

Kişi rabbine doğru çaba sarfetmektedir. Eğer rabbi hadi üzere ise cemâl üzere bir gidiş (Âdem), eğer mudill ise âyeti kerimede belirtilen (men) kimliktir, celâle doğru bir gidiş ve rabbine varıştır.

Nusret Babam (r.a) bu hakikati ne güzel dile getirmiş.

İnsân isen gel maşuku seyret. Fâni vücûd’u bâki’ye devret. Mahbûb’u Hakk’sın ilminde zevket. Yorulma gitme celâl’e doğru.[16]

İnsân’ın hakîkatini anlamak için İnsân sûresinde o günün şartlarında yapılan gerçekten büyük emek harcanmış İz-Terzi Babam’ın çalışmasını buraya almanın okuyucular açısından faydalı olacağını düşünüyoruz.


Cenâb-ı Hakk, Kûr’ân-ı Keriym’inde İnsân-ı:

1 – Nefs :

2 - İnsân:

3 - Âdem:

4 - Beşer:

5 - Halife:

İsimleriyle beş ayrı vasıfta tanıtmış, bizler kendimizi ifade ederken “insân” vasfını kullanır olmuşuz.

Halbuki Cenâb-ı Hakk bizlerden bahsederken, Kûr’ân-ı Kerîm’in de “nefs” ifadesini en çok kullanmıştır. Bizler dahi ceplerimizde taşıdığımız “nüfus” yani “nefs” ler kâğıdı ile kendimizi ispatlamaktayız. Neden acaba nüfus cüzdanlarımıza “insân cüzdanları” den memiş de “nüfus cüzdanları” denmiştir.

Yaklaşık olarak baktığımızda; Kûr’ân-ı Keriym de insân’a,

- 283 yerde nefs,

- 57 yerde insân sizli, sizler çoğul olarak.

- 37 yerde insân tekil olarak.

- 24 yerde Âdem.

- 14 yerde beşer.

- 6 yerde halife olarak hitab edilmiştir.

- Bu hesaplamalar (1985) senelerinde bir hayli zorluklar içerisinde Kûr’ân-ı Kerîm-in bütün sayfaları bir bir taranıp uzun mesâiler yapılıp araştırılarak elde ettiğimiz değerler idi. Vâh’y ve Cebrâil (a.s.) isimli kitabımızın 127/128 inci sayfalarında da belirttiğimiz bu;

-Tablo ve değerlendirmeler daha sonra yaptığımız bilgisayar çalışmalarında bazı eksiklikleri görüldüğünden bu hususta yeniden bir çalışmaya başladık.

-Değişik yöntemlerle ve değişik yönlerden yaptığımız uzun çalışmalar neticesinde eski araştırmalarımızın üzerine ilâveten bu hususta çok daha geniş kapsamlı bilgilere ulaştık. Gerçekten hayret verici bu bilgi ve dökümanları aşağıda hep birlikte görmeğe ve incelemeğe çalışalım. Aslında iki tablonun da neticeleri bir birine yakın görünmektedir. Yeni tablomuzun oluşması şöyledir.

- 9 yerde: 1 –Halife. İsmi, lâkabı’dır. (Halifetullah)

- 39 yerde: 2 - Beşer. İsmi, tebşir edilen, zâtî tecelli ile müjdelenendir.

- 25 yerde: 3–Âdem. İsmi, Hakikat-i Muhammedi’nin ilk zâtî zuhur mahallidir.

- 3 yerde: 4 - İns olarak geçmektedir.

- 58+1 yerde: 4 – İnsân. İsmi, aslî ismidir. (Tekil olarak geçmektedir.)

- 249 yerde: 4 - İnsân. İsmi, aslî ismidir. (Çoğul olarak geçmektedir.)

- 294 yerde: 5–Nefs, İsmi ise, yaşam sahasının faaliyet ismidir, hisler ve duyguların kaynağıdır diyebiliriz. Bu isimlerle beş ayrı vasıfta tanıtmıştır.

Bu sayısal değerlerin de gelecek kitaplarımız da yaptığımız hesaplamalarla ne kadar çok on üç e bağlı olduğu çok açık olarak görülecektir. Burada tekrarına lüzüm görmedik. Zaten ilk bakışta bile on üçlerin ne kadar aşikâre oldukları görülmektedir. Diğerleri için ise biraz araştırma ve inceleme yapmak gerekecektir.

Bu tabloların açıklamaları ALTI PEYGAMBER, kitabımızın, birinci bölüm, Âdem’iyyet mertebesi’nde ve (13) ve “Hakikat-i İlâhiyye” kitaplarımızda ve diğer kitaplarımızda açıklanmıştır. Oralara da bakılabilr.


Bu beş kelimenin ortak özelliği “Âdem” hariç, bazı har-flerinin Arapça noktalı harfler olmasıdır. Bu noktalar benlik noktalarıdır ki, bunlar bizim birimsel varlığımızı oluştur-maktadırlar. Bu isim kelimelerinin tamamı Hakk’ın varlığını ve bu mahallerde zât-î zuhurunu ifâde etmektedirler.

“İnsân” kelimesi (Elif), (Nûn), (Sîn) ve tekrar (Nûn) harflerinden oluşmaktadır.

(Elif) ahadîyyet mertebesinin ifâdesidir.

(Nûn) üç seferin faslını, yani Hakk’tan halka olan fıtri sefer, halktan Hakk’a olan irâdî sefer ve daha sonra Hakk’tan halka Hakk ile olan seferlerdir.

(Sîn) insânın gerçek hüviyetidir. (Nûn) harfi ile belirtilen seyir (Sîn) harfinde de vardır.

(Nûn) Seferlerini tamamlayarak tekrar eski hâline dönen varlık bu (Nûn) ile nûr olmaktadır. Ve bu nûr ile de bütün âlemi ihâta etmektedir.

“Hâlîfe” kelimesi (Ha), (Lâm) ve (Fe) harflerinden oluşmaktadır.

(Ha) halkolunma, (Lâm) Lâhut âlemi, (Fe) “fe yekûnu” yani “hemen olur” demektir.

Cenâb-ı Hakk (c.c) yeryüzünde kendi zuhurunu murat edince halkıyyeti ile onu meydana getirdi, Lâhut yani ilâhî hâli ile faaliyetini tamamladı ve “fe yekûnu” yani o da hemen oldu.

“Beşer” kelimesi (Be) (Şın) ve (Rı) harflerinden oluşmaktadır.

(Be) () harf-i cer’dir ve isimlerin başına gelir ve (ile) mânâsınadır ki beşer denilen şey onu var eden ile birliktedir demektir.

(Şın) harfinde üç nokta vardır ve (Sîn) harfinden daha şiddetli vurgusu vardır. Bu da (Sîn) harfinin ifâde ettiği insândaki faaliyet sahasının ifâdesidir. Üç nokta ise nefsi, izâfi ve ilâhî benlik dediğimiz üç benliği ifâde etmektedir. Ve İlâh-î müşahede demektir.

(Rı) Rahmânîyyet ve Rubûbîyyettir.

“Senin varlığını üç benlik ile vasfettim. Kendimin sende var ve seninle berâber olduğumu müjdeledim.”

“Nefs” kelimesi (Nûn), (Fe) ve (Sîn) harflerinden oluşmaktadır.

(Nûn) Rahmâni yönde faaliyet sahasında kalınırsa nûr-u İlâhî’dir ancak terbiye edilemez ve emmârelikte kalınırsa nâr-ı cehennem’dir.

(Fe) fevkalâde özellikler mânâsınadır.

(Sîn) insânın gerçek hüviyetidir.

“Âdem” kelimesi (Elif), (Dal) ve (Mîm) harflerinden oluşmaktadır.

(Elif) Ahadîyyet mertebesidir.

(Dal) delil olmasıdır yani hem hakikâte hem dalâlete delil olmaktadır.

(Mîm) hakîkati Muhammedîyye’dir. Âdem (a.s) beden olarak Efendimiz (s.a.v) den önce dünyâya gelmiş olmasına rağmen varlığında hakîkati Muhammedîyye mevcût idi. Evvelâ hakîkati Muhammedîyye halkedildi ve daha sonra hakîkati Muhammedîyye bütün âlemleri ve netîcede Âdem’i halketti. Âdem’de sûret-i Muhammedi’yi ortaya getirdi. Sûret-i Muhammedi ise sûret-i Hakk’ın ta kendisidir. Bu bakımdan Efendimiz (s.a.v) hem baş hem son oldu.

“İnsân”, insân varlığının zât ismidir eğer insânda tek bir mertebe olsa idi tek bir isimle yapılan hitâp yeter idi ancak yukarıda da görüldüğü üzere değişik isimler ile hitâpta bulunulması insânın değişik mertebelerinin olduğunun açık ifâdedir.

Bu nedenle insân denilen oluşumu daha iyi tanıyabilmemiz için kendisine atfetilen isimleri biraz bilmemiz gereklidir.

Bu isimlerin hepsini değişik şekillerde duyuyoruz ve bunları duyduğumuz da insânı ifâde ettiklerini hemen anlıyoruz. Ancak özel bir ifâde ile neler anlatılmak istendiğini düşünmeden genel olarak insândan bahsettiğini düşünerek o şekilde bu hitâpları kabul ediyoruz.

“Halîfe” kelime anlamı olarak, “arkasından gelen” demek olduğuna göre sıfât mertebesinin ifâdesidir. Halîfe denildiği zaman Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın sıfâtlarını ortaya çıkaran mertebenin adıdır.

“Nefs” esmâ mertebesindeki yani lâtif rûhlar âlemi mertebesindeki adıdır. En çok nefs kelimesi ile bahsedilmiştir çünkü nefs mertebesi faaliyet mertebesidir. Hem duygusallığın hem maddeselliğin hem de rûhaniliğin kaynağıdır. Esmâ âlemi dediğimiz rububîyyet âleminin birisi Hakk’a diğer ef’âl mertebesine bakan iki yüzü vardır. Yukarıda yani sıfât âleminde toplu olan birimsel faaliyetler bu âlemde programlarının ayrışmasıyla faaliyete geçiyorlar ve dünyâ üzerinde tahakkuku oluyor. İnsânda nefs yani kendindeki yaşamı hissetme hâli en büyük faaliyet sahasıdır. “Nefs lâtifleşince gönül olur” çünkü hakikâtini idrâk edip kendini tanıyarak yukarıya doğru yolculuğa başlamıştır.

“Âdem” ve “beşer” ise ef’âl mertebesindeki adıdır. “Beşer” müjdelenmiş demektir, avâmi olarak “beşer şaşar” gibi terimler ile insânı bir yanılma vesîlesi sayıyoruz ve hakikâtini düşürüyoruz. Aslında beşer şaşmaz yani gerçek beşer hüviyetine ulaşmış olan varlık şaşmaz, istisnaları vardır tabi ancak genelde şaşmaz çünkü müjdelenmiş olan bir şeyin zâten şaşmamış olması lâzımdır. Şaşkın olan bir şey ne müjdelenir ne de kendisine lütûf verilir. Şaşkınlık halleri var ise de müjdelendikten sonra onlar bitmiş demektir.

Bu müjdelenme ne ile müjdelenmedir?

Cennet ile mi?

Hûriler ile gılmanlar ile mi?

Bu müjdelenen beşer Hakk’ın kendi varlığının onda mevcût olduğunu müjdelemesidir. Cenâb-ı Hakk (c.c) benim hakikâtim sende mevcûttur diyerek onu müjdeliyor, tebşir ediyor. Cenâb-ı Hakk (c.c) “Ben âlemlere sığmadım, mü’min kulumun gönlüne sığdım” diyor. İnsân dışında hiçbir varlığa böyle bir hitâp yoktur. Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın başka hiçbir varlıkta olmayan zâti tecellisi insânda vardır.

“ve nefahtu fîhi min rûhî” yani “ona rûhumdan üfledim.” (Sâd 38/72)

ve eyyednâhu bi rûhil kudus” yani ve onu Rûh'ûl Kudüs ile destekledik.” (Bakara, 2/87)

“Ve lekad kerremnâ benî âdeme” yani “Ve andolsun ki; Âdemoğlunu kerem sâhibi kıldık” (İsrâ, 17/70) Bu gibi Âyet-i Kerîme’ler insâna olan büyük müjdeyi gösteriyorlar, insân için! Bunlardan büyük bir müjde olabilir mi? Ancak bizler kendimizi tanımıyoruz ve değerimizi bilmiyoruz.

Tasavvuftan gâye kişinin kendi değerini bilmesidir yoksa birkaç ilâhî okumak, geçmiş hikâyeleri okumak değildir. Bunlarda yol için gereklidir ancak sürekli hâle gelirse belli bir süre sonra oyalanmaya dönüşürler ve kişiyi yolda saplar bırakırlar.

İnsân Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın zâtı ile tecellisinin varlığını anlatmaktadır, hâlife zâtın arkasından gelen sıfât mertebesini, beşer de müjdelenen mânâsına, nefs ise insânın harekete geçmesini sağlayan mekânizmasının tümüdür, sabah ilk uyandığımızda dahi farkında olmadan ilk önce nefsimizi hatırlıyoruz. Nefsin içinde eksileri artıya çevirerek ve bütün âlemdeki varlıklara muhabbet etmemiz lâzımdır. Duygular kontrol altına alınmadığı sürece onlar bizi yönetmektedirler ilk önce nefsi idâre eden bu duyguların kontrol altına alınması gereklidir.

Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın bize vermiş olduğu üstün duyguları nefsin alt mertebelerindeki duygular ile kapatarak perdelediğimizden dolayı nefsimize zûlmetmiş oluyoruz. Âdem (a.s) bunu ilk anladığı anda “Biz nefsimize zûlmettik” diyerek bu hakikâte yani “Bizde Hakk’ın zâtı vardı ancak biz bunu anlayamadık ve nefsin hakikâtini ortaya çıkaramadık” hakikâtine işaret etmektedir.

İnsânın dört mertebesi vardır:

1.Akıl, yani cüz ve küll.

2.Rûh, yani cüz ve küll.

3.Nefs, yani cüz ve küll.

4.Beden, yani dört unsur, toprak, su, ateş, hava.

İşte bu dört değer insânın insân olmasını sağlıyorlar. Beden ile rûh yani madde ile mânâ birleştiğinde ikisinin arası yoğunlukta nefs dediğimiz varlık meydana geliyor ki ona ne madde diyebiliyoruz ne de rûh diyebiliyoruz. Akıl da bu oluşumları yönlendirmektedir. İnsânın varlığı bu şekilde tamam olmaktadır eğer insânda nefs olmasa, ya hayvanlar gibi, ya da melekler gibi olacaktı ki her iki durumda eksikliktir.

Ve nefste iki ahlâktan da mevcûttur yani hem dünyâya çeken ahlâklar hem de yukarıya çeken ahlâklar mevcûttur. Nefste bu iki durum arasında bocalamaktadır. Nefs kendisini dünyâya yani aşağıya çeken ahlâklardan kurtulunca sâfiye hâline geliyor ve ondan sonraki ismi rûh oluyor.

Seyri sülûk yolunda târikat çalışmaları beden ile birlikte nefs üzerinde olmaktadır. Kabire giren de bu ikisi yani beden ile nefstir, rûh kabire girmiyor. Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın en fazla olarak “nefs” kelimesinden bahsetmesinin sebebi de budur yani faaliyet sahasında olan nefs’tir beden aracı varlık ve diğerleri ise idâreci vasıftadırlar.

Nefs’in rûhani yönünden aldığı özelliği ebedidir ve nefs ölmez sadece terbiye edilir. Efendimiz (s.a.v) “Ben nefsimi müslüman ettim” buyuruyor ve dikkat edelim, öldürdüm demiyor. Madde bedenimiz dünyânın malzemesinden yapıldığı için o ölüyor ve yine burada yani dünyâda kalıyor.

Bu nedenle nefs terbiyesi seyri sülûk yolunda çok önemli bir mertebedir. Kişi ahirete nefsiyle berâber gittiği için rûhunda olan kayıtların bir kopyası nefsinde de vardır.

Kabirde dört türlü yaşam şekli vardır:

Birincisi, Ehli küfrün, ebedi cehennem ehlinin azap içindeki kabir yaşantılarıdır.

İkincisi, günahkâr Mü’min’lerin kabir yaşamıdır. Kendi varlıklarını ayrı bir varlık olarak zannetmişler ve bedenlerinin dışına çıkamamışlardır. Bedenlerini eksi yollarda kullanarak günah işleyerek ve imân etmiş ancak hayatlarını günahkâr olarak yaşamış olanlardır. Rûh ise bu yapılanlardan münezzehtir. Rûh o birime gerekli enerjiyi verdikten sonra artık onu kullanan birim olan nefs sorumludur. Bu grup günahları kadar azâbta olacak olanlardır. Efendimiz (s.a.v)’in dediği gibi “Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur” işte bu grup bu belirtilen cehennem çukurunda olanlardandır. Nefs o bedenin bir karış üzerinde aynen dünyâda yaşıyormuş gibi o eziyeti çekmektedir çünkü kendisini bu dünyâda yaşar iken et ve kemik olarak kabul etmiş ve o bedeni sâhiplenmiştir bu nedenle ondan ayrılamıyor. Ayrılmak için gerekli olan şuurun dünyâda kazanılması gerektiği için ve bu da kazanılmadığı için böceklerin yediği bedenin acısını aynı dünyâ hayatında yaşarken çekilen acı gibi çekecektir. Daha sonra cehennemde cezalarını çektikten sonra çıkacaklardır.

Üçüncüsü, mü’minlerdir. Mü’minler kabire girdiklerinde orası onlara cennet bahçelerinden bir bahçe olacaktır. Bu grup dahi kendilerini ayrı bir benlik olarak kabul etmektedirler ancak dünyâ hayatlarında eksi faaliyetlerde bulunmadıklarından dolayı ve bu ibadetlerin vermiş olduğu letafet dolayısıyla kendisine gelen varlıklar yine bedeninin üzerinde olan nefse ulaşamıyorlar çünkü etrafında nûrani bir perde oluşmaktadır. Ve mü’minlerin çürüyen madde cesetleri cennet bahçesi hükmünde bir yerde bulunduklarından dolayı onlara te’sir etmiyecektir.

Dördüncüsü, Ârifler zümresidir. Bu grup daha dünyâda iken varlıklarının hakikâtini idrâk ederek şuurlandıklarından dolayı madde bedenleri ile birlikte kabire giren nefsleri istedikleri anda kabirden çıkmaktadır. Kabre girişi madde bedene hürmet içindir. Çünkü kazandıklarını bu beden ile kazanmıştır. Evliyâullah’ın defnedildiği yerin onun makamı olması da bu sebeptendir.

Seyri sülûk yolunda madde beden üzerinde yapılan terbiyenin akıl ile ve rûh ile berâber olması lâzımdır. Nasreddin Hoca kışın zor olan eşeğin bakımı için, eşeği az yemeğe alıştırmaya başlar ve her geçen gün yemini azaltır, sonunda bir gün bakar ki eşek ölmüş, bunu görünce “tam da alışmıştı” der. Bizler de aynı şekilde sürekli maddi yönden az yemek, yemek vb. gibi fiiliyatlar ile nereye kadar ulaşabiliriz. Bu nedenledir ki nefs çok önemli bir şeydir, bir yüzü çamur, topraktır ancak öteki yüzü pırıl pırıl Hakk’a ayna olan bir yüzeydir. Bizler çamur, toprak tarafını kullanırsak çamura ulaşırız ancak parlak tarafını kullanıp bir de bu kısımdaki bütün tozları silerek iyice parlattığımızda kendimizin zâtını seyretmeye başlıyoruz ki bu muazzam bir şeydir.[17]


Ey insan! Kuşkusuz sen Rabbine doğru çaba üstüne çaba sarfetmektesin, nihayet O'na varacaksın. (84/6) Âyet-i Kerime’de ifade edildiği gibi fakirde bu çalışmaları yaparken, bazı varidatlar ile ulaşmış olduğu hâli Bendeki Terzi Babam (1) numaralı çalışmaya almıştı. Okuyanlara faydalı olur düşüncesiyle buraya alıyoruz.


Metin-Hamid-Veli Esmâ Bağlantıları (ع) Ayın: Görme, Gören, Görülen, (س) Sin: İnsân, üç seyirle üzerine aldığı üç nokta ile Şın (ش) harfine dönüşür. Bu da “Şen” yani Hakk’ın işi olmaktadır. Buraya ulaşan kişi Hakk’ın aleti olur. (س) “Sin” harfi sayısal değeri “60” (ش) Şın harfinin sayısal değeri “300”dür… 300/60= 5 dir. Yâni (س) Sin, (ش) Şın olduğunda 5 katı bir sayıya ulaşmıştır. (5) ise 5 Hazret mertebesi ve 5 vakit namazdır. Burada kılınan namaz kemâliyle olduğundan 5x10= 50 vakte ulaşan (صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ) “salâtu dâimûn” üzere (عُبودَت) “ubûdet” mertebesinden bir namazdır.

(ق) Kaf: Kudret ve Kurre (Kararlılıktır), Gören insân kudretine ulaşan kişi de, daha sonraki çalışmaları ile oluşan “Aşk hâli” ile hayatı (قُرَّةَ أَعْيُنٍ) “Kurret’ül Ayn” olan ”Göz Nûru” (صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ) “Salât-u Dâimûn” üzere bir hayata dönüşür. İşte bu kişi önce (مَتين) Metin olan güvenilir bir kişi daha sonra dost ve bu hâl üzere Cenâb-ı Hakk (c.c.) tarafından övülmüş bir kişiye dönüşmüş olur.

Şimdi (حَمِيد - وَلِي - مَتين) “Metin, Veli, Hamid” esmâlarının sıra sayılarını ve rakamsal toplamlarına toplamlarına bakmaya çalışalım.

Nüzûl sıra sayısına göre;

(55+56+57)= 168

((6+8)-1)= (14-1)= 13 tür. Bilindiği gibi Hazreti Muhammed’in Şifre sayısıdır.

(68-1) “Nun Sûresinin” 1. âyeti ile bağlantılıdır…

ن وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ {القلم/1}

Nûn vel kalemi ve mâ yesturûn.

68/1. “Nun ve kalem ve ehli kalemin satra dizdikleri ve dizecekleri hakkı için”[18]

(المتين - الولي - الحميد) “El-Metin, El-Veli, El- Hamid” bunların sayısal değerlerini toplayacak olursak, Lâm’ı târifsiz; (500+46+62)= 608= (6+8)= 14

(68) Biraz önce bunun (سورة النور) “Nûr Sûresi” bağlantısı olduğu ifâde edilmişti…

(14) Nûr-u Muhammedi ve bilindiği gibi her mertebeyi kapsamaktadır… Oluşan (0) ise kâb-ı kavseyn dâiresidir…

14 ün yanına alınırsa 140 yapar… Gayriyet ile 140.000 zulmâni ve nûrânî perdeyi oluşturur. Nusret Babam rahmetullâhi aleyh şiirinde;

140.000 perde var derler, Birini görmem ey erler.

Diye bu hâli ifâde etmektedir. Zâten bunların hepsine perde olmuştur. Nusret Babam rahmetullâhi aleyhe, Efendi Babama, bakan nereden bakıyorsa o perdeyi görür.

Halk içre bir âyineyim herkes bakar bir an görür, Her ne görür kendi yüzün ger yahşi ger yaman görür.[19]

140” sayısının daha önce bünyesinde, “17” (سورة الإسراء) “İsr Sûresi”, “53” (سورة النجم) “Necm Sûresi”, “70” (سورة المعارج) “Mearic sûre” sayılarının toplamı olduğunu söylenmişti. “1” ile “40” ayırırsak… “1” Ahadiyyet ve “40” ona ayna olan Hakikat-i Muhammediye ve 40 ders ile Seyri Sülûk olur… “1” yani harfsel ifâdesi (ا) “Elif” bilindiği gibi 12 zâhir, 1 bâtın noktadan oluşur… 40+13= 53 olur.

Bunun ne olduğu mâlûmdur. Hayret ki, hayret demekten başka elimizde olan bir şey yoktur.

(ال) “El” Lâm-ı târiflerini ile (المتين - الولي - الحميد) “El-Metin, El-Veli, El- Hamid” sayısal değerini toplarsak;

(531+77+93)= 701

(701) Sayısı derslerimizde genelde verilen (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah “, Kelime-i Tevhid sayısıdır. Bu sayı 700 veya 701 olabilir…

Bu Kelime-i Tevhid başta 101 âdet sonda 600 âdet olmak üzere çekilir, Tevhid derslerimize geçen sâlikin beş hazret mertebesinde Kelime-i Tevhid söyleyiş ifâdesi değişir.[20]

(600) ifadesi (خ) “Hı” harfi ile halkiyete işârettir. 12. Derse geçen kişi bunun “500” âdetini her mertebenin Kelime-i Tevhid ifâdesi ile Halk, Halkiyet (ل) lâm’ını ve (خ)Hı”nın üzerinde benlik noktasını kaldırarak (ح) “Ha” yani Hakk ile hayat bulur ve Kelime-i Tevhid-i her mertebesini Hakîkati ile söyler…

(100) Burada kalan sayı kesrette vahdet ile “Esmâ-i İlâhiyyenin” tamamını kapsayan Allah’a işârettir. Çünkü bu mertebeye gelen harfi nidâsız (يا الله) Ya Allah der. Bununla “Esmâ-i İlâhiyye” sayısı 100 eder. “Allah, Rahmân, Rahîm” kaynak esmâlar olduğu için sıraya girmez. 100-3= 97 dir. Bu da 97. Sûre olan Kadir ve Kadir gecesidir. Bunun sabahı da 28. Mertebe olan, Hazreti Muhammed mertebesidir…

(500) Bunun ne olduğu daha önce açıklanmıştı. Bir yönü (ث) “Se” ile Sena/Sevb, Övgü/Elbise ma’nâlarına gelir. Kevser kelimesi içinde geçen “Muhakkak biz sana kevseri verdik”[21] ile ifâdesini bulan gönülden-gönüle gelen hayat suyudur. Bunun üzerinde ki üç nokta ile sayı “503” ulaşır. Bu sayının ma’nâsal ifâdesi (مُحَمّداً رَسُولُ اللهُ) Muhammeder Râsûlullah’tır. Ortadan sıfır alınınca yine bu sıfır (0) yine Kâb-ı kavseyn dâiresini oluşturur. Geriye kalan “53” ile Efendi Babamın yoldan gelen şifre sayısı ve (حمدا) “Ahmed” sayısal değeri oluşur. Bu ifâdeler (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah “, Kelime-i Tevhid’in içinde oluştuğun- dan (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اَلّله مُحَمّداً رَسُولُ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah Muhammeder Rasûlullah” ifâdesi oluşmuş olur.

Bir diğer ifâdesi de (مَتين) “Metin” esmâsıydı. Bunun daha önce Efendi Babam-ın evlenmeden önce görmüş olduğu zuhûrâtta ki kılıç sarkacı olduğu ifâde edilmişti. (53) “Allah, Rahmân, Rahîm” (الولي) Veli esmâsı (أَحمَد) “Ahmed”in bünyesinde (حَمد) ”Hamd” olduğunu belirtmiştik… (مَتين) Metin bu esmâsının bir yönün Nusret Babam rahmetullahi âleyhe bağlı olduğu ifâde edilmişti, buradan da anlaşılacağı üzere yolumuzda ki tüm pirlere ve Hazreti Ali’ye kadar uzanan bir zincir oluşur. Bu altın zincirin-tesbiğin kaynağı imâmesi Rasûlu Zişân (s.a.v.) Efendimizdir. Bu zincir- tesbihin imâmesinin önünde-başında İlm’el yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yak’în tesbih taneleri olan (الّله - رحمن - رحيم) Rahîm, Rahmân, Allah tesbih taneleri vardır. Onun için sıraya girmezler. Bu tesbihi 33’e bölen (مَتين) “Metin” ve (حَمِيد) “Hamid” esmâları ayraçlarıdır. Bu şekilde sayı “95” düşer. Bu çok enteresan bir sayıdır.

1“95” (سورة التين) “Tin sûresi” sayısal değerdir. İçinde geçen (تين) “İncir” ve (ذَيتون) “Zeytin” ile “Vahdette Kesret, Kesrette Vahdet” ile dünyâ hayatında ki Sıfât ve Zât tecellisine işârettir. 8 âyet olması yine “53” sayısını verir.

(95) Kâ’be-i muazzamada ki göğe açılan “sitâre” Yıldız kapısının sayı numarasıdır. Bu yine “53”tür.

(95) ters çevrilirse bu da “59”dur… “53”ün mekânı ve (نج) “NC” ile (نَجَف) “Necef” velâyet sancağının dalğalandığı mekândır.

Şimdi sormak lazımdır, (سورة التين) “Tin sûresinde” (أ سْفَلَ سَافِلِينَ) Esfele Sâfîlin denilen bu aşağıların aşağısı yere, İrfan ehli “Hazret-i Şehâdet” demekle haksız mıdırlar?

Bu arada yeri gelmişken oluşan bu hâdisede görülen, bu işin hakîkat yönü bu altın zincir-bilezikte ki sarkacın kılıç olanı (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اَلّلهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah“, Kelime-i Tevhid”, Kâlb olanı da (حَمد) Hamd ile (بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ) Bismillâhir rahmânir rahîm, Besmele-i Şeriftir.

Bunun zâhire dönük olan yönü zuhûrâtta gördüğüm iki erkek çocuk ve Efendi Babam-ın iki erkek çocuk ve (8) “Tevhid-i Ef’âl” remzi ile bunlar İsmâiliyet ve İshakiyettir. Biri mâ’nâ olarak Hazreti Muhammed (s.a.v.) ulaşır bu kâlbtir. Bir diğeri “Zebih” olarak kûrb’an olur… Ama kimin kûrb’an olduğu belli olmadığı için her ikisi de kûrb’an kabul edilerek, her mertebenin kûrb’an hakîkatine ermesi sağlanır.

(مَتين) Metin esmâsının bir (ال) “El” e ihtiyacı vardır. Burada oluşan sayı 500+31= 531 dir. Yukarıda bunun ifâdesi verilmişti. (بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم) Bismillâhir rahmânir rahîm, Besmele-i Şerif ve (مُحَمّداً رَسُولُ اَللهُ) Muhameder Resûlüllah bunu yapamaz, her ikisi de rahmettir. Bunun için Lâ İlâhe İllâ Allah ve Biismi Allahü Ekber – Allahu-Ahad[22] ismine ihtiyâc vardır. (اللهُ) Allahu sayısal değeri okunuşu itibâriyle 73, (أَحَد) Ahad ise “13”tür.

(73+13)= 86 dır. Bunun ne olduğu daha önce açıklanmıştı… “86” (سورة الطارق) “Târık Sûresidir”.

(8+6)=14 (14) Nûr-u Muhammedi’dir. Burada şu hitâb gelir. (8) Tevhid-i Ef’’al ve (6) “6” yöndür.

وَالسَّمَاء وَالطَّارِقِ {الطارق/1}

Ve’s semâi vet târık.

86/1. “Andolsun o göğe ve Târık’a,” Gönül göğü ve bu göğü delip geçen yıldıza kasem yemin edilmektedir. Sesleniş mertebesidir.

İşte (8) ve Tevhidi Ef’âl ile,

فصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ {الكوثر/2}

Fe salli li rabbike venhar.

108/2. “Rabbin için namaz kıl ve kûrb’an kes” Âyeti hükmü ifâdesini bulur. Yalnız burada bu ilk ifâdedir. Kişinin ilk seyri ve “İbrâhîmiyet” “Tevhid-i Ef’âl” mertebesi ile oluşacak kûrb’an hâdisesidir. Bu kûrb’an bayram’ının birinci gününün ifâdesidir.

“Îshakîyet” ile “Mûsevîyete” ulaşan kişi burada bir boğa keser. Bu kûrb’an bayram’ının ikinci günüdür. İkinci seyir de buraya ulaşılır.

وَمَا أَدْرَاكَ مَا الطَّارِقُ {الطارق/2}

Ve mâ edrâke mât târık.

86/2. “Târık nedir bildin mi?” Sorusuyla karşılaşılır. Araştırma yapılması istenmektedir… Duyuş mertebesidir.

“Mûsevîyyeten” “Îsevîyete” ulaşan sâlik burada bir deve keser bu Hacc’da, Mina’da olur… Hem şeytânını taşlayıp Müslüman eder. (Yukarıda ki 2 mertebe ile burada üçüncü mertebe tamam olur). 3 cemre ye taş atılmış olur.

النَّجْمُ الثَّاقِبُ {الطارق/3}

En necmus sâkıb.

86/3. “O karanlığı delen yıldızdır(Necmi Sâkıb)” Dördüncü gün Kûrb’an yoktur, bu gün oluşan Celâl tecellisi ile sâlik kûrb’an olur ve etrafına rahmet olarak bu etten dağıtır. “Muhammediyyet”ten mertebesinden uzatılan bir el “Îseviyet” mertebesini yukarı çeker, Ma’nâ kanalından gelen “İsmâiliyette” “Muhammediyete” ulaşır. Rabbimiz “Kûr’ân da İsmâil’i an; çünkü o, vaadine sâdık bir peygamberdi.[23] İşte burada Rabb-i Hass denilen özel rabbe ulaşılır… Rabb-imiz şöyle buyurmaktadır. “Hiçbir nefis yoktur ki başında bir denetleyici bulunmasın”[24] Kişinin denetleyicisi rabb-idir. Bu hale ulaşmış olan kişinin Rabb-i Hassı denetleyicisi olduğu gibi, Rabb’ul erbab olan Allah (c.c)’ta denetleyicisidir. Nefsi sıfâtlar, Hakk’ın Zâti ve Sübûti Sıfâtlar ile münkalib olup donanmıştır.[25]

Bu işin hikmetini çok düşündüm, Mustafa Hilmi Safi Babam rahmetullâhi aleyh ve Hazmî Babam rahmetullâhi aleyh Nakşi yolunu bünyesinde bulunduran Zâtlar, fakîr de daha önce bulunduğu yerde hem kadiri, hem de Nakşilik vardı. Sâdıklıkta tasdiktir. Nakşilikte Ebûbekir Sıddıka bağlı olduğu için tasdik ve Fenâfillâh mertebesi halidir. Hazreti Ali velâyet yolu, Muhammediyet kanallıdır… İsteyen kabul eder, isteyen kabul etmez. Ama bu velâyet elini tutmaya ihtiyaç vardır. Tutmasa ne olur bir şey olmaz ama Muhammedi–Îsevi mertebesinden yukarı çıkamaz…

Burada oluşan iki matematiksel ifâde vardır… 1 4’e ulaşır… 4 ise 3’ü yukarı çeker…

“14” “43” toplarsak, (14+43)= 57 bu (حَمِيد) Hamid esmâsının sayısal değeridir. Hamd, Ahmed, Muhammed ve Mahmud olur.

(5+7)= 12 bu da İnsân-ı Kâmil-Kâmil İnsân ifâdesidir.

Oluşan 4 tane 12 ile (4x12)= 48 olur… Toplamı (4+8)= 12 yine 12 dir.