Ve'alâ-śśelâśeti-lleżîne ḣullifû hattâ iżâ dâkat ‘aleyhimu-l-ardu bimâ rahubet vedâkat ‘aleyhim enfusuhum vezannû en lâ melcee mina(A)llâhi illâ ileyhi śümme tâbe ‘aleyhim liyetûbû(c) inna(A)llâhe huve-ttevvâbu-rrahîm(u)
Savaştan geri kalan üç kişinin de tövbelerini kabul etti. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları da kendilerini sıktıkça sıkmış, böylece Allah'(ın azabın)dan yine O'na sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Sonra (eski hallerine) dönsünler diye, onların tövbelerini de kabul etti. Şüphesiz Allah, tövbeyi çok kabul eden ve çok merhamet edendir.
Allah, haklarında hüküm beklenen o üç kişiyi de bağışladı. Çünkü o derece bunalmışlardı ki, yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmeye başlamıştı, vicdanları da kendilerini sıkıntıya sokmuştu. Allah'dan kurtuluşun, ancak Allah'a sığınmakta olduğunu anlamışlardı. Sonra da Allah, onları tevbekâr olmaya muvaffak kıldı da tevbelerini kabul buyurdu. Şüphesiz ki Allah, tevbeleri çok çok kabul edendir, çok merhametli olandır.
Bu ayet, Tebük Seferi'ne katılmayan üç kişinin yaşadığı psikolojik ve fiziki sıkıntıyı, Allah'a dönüşlerini ve Allah'ın tevbelerini kabul edişini anlatmaktadır. Ayet, 'daralma', 'sığınak' ve 'tevbe' kavramları üzerinden ilahi rahmetin ve dönüşün önemini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): ضيق (dîk) kelimesi, bir şeyin genişliğinin az olması veya bir şeyin içine sığmaması durumunu ifade eder. Ayetteki 'ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ ٱلْأَرْضُ' ifadesi, yeryüzünün genişliğine rağmen onlara dar gelmesi, yani psikolojik bir sıkıntı ve çaresizlik hissi olarak açıklanır. Bu, fiziki bir darlıktan ziyade, ruhsal bir bunalımı ve çıkışsızlığı simgeler.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ ٱلْأَرْضُ' ifadesini mecazi bir anlatım olarak değerlendirir. Yeryüzünün genişliğine rağmen dar gelmesi, onların içinde bulundukları durumun zorluğunu ve çaresizliğini, kaçacak yer bulamayışlarını ifade eder. Bu, Allah'ın gazabının bir tezahürü olarak yorumlanır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ضيق' kavramının Kur'an'da genellikle sıkıntı, zorluk ve bunalım anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki kullanımı, kişinin içinde bulunduğu durumdan dolayı hissettiği psikolojik baskıyı ve çaresizliği vurgular. Yeryüzünün dar gelmesi, dışsal bir gerçeklikten ziyade, içsel bir ruh halinin yansımasıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): لجأ (lece'e) fiili, bir şeye sığınmak, ona iltica etmek anlamına gelir. مَلْجَأ (melce') ise sığınılacak yer veya sığınak demektir. Ayetteki 'أَن لَّا مَلْجَأَ مِنَ ٱللَّهِ إِلَّآ إِلَيْهِ' ifadesi, Allah'tan başka sığınılacak hiçbir yerin olmadığını, tüm çarelerin O'na yönelmekte olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, melce' kelimesinin, korku veya tehlike anında güvenli bir yere yönelme anlamını taşıdığını belirtir. Bu ayette, üç kişinin yaşadığı sıkıntı ve pişmanlık sonucunda, Allah'tan başka hiçbir kurtarıcı ve sığınak olmadığını idrak etmelerini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): El-Kefevî, melce' kelimesinin hem maddi hem de manevi sığınakları kapsadığını ifade eder. Ayetteki bağlamda, bu, Allah'ın kudret ve rahmetine sığınmaktan başka bir çarelerinin kalmadığını, O'nun dışındaki tüm kapıların kapandığını anlamalarını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): توب (tevb) kelimesi, dönmek anlamına gelir. Allah'a nispet edildiğinde, kulun günahından dönmesini kabul etmek, ona merhametle yönelmek demektir. Kula nispet edildiğinde ise, günahından pişmanlık duyarak Allah'a dönmek, O'ndan af dilemek anlamına gelir. Ayetteki 'ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْ لِيَتُوبُوٓا۟' ifadesi, Allah'ın önce onlara tevbe etme imkanı ve lütfu verdiğini, sonra da onların tevbelerini kabul ettiğini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, tevbenin, kişinin işlediği günahtan pişmanlık duyarak Allah'a yönelmesi ve bir daha o günahı işlememeye azmetmesi olduğunu belirtir. Ayetteki 'تَابَ عَلَيْهِمْ' ifadesi, Allah'ın onlara tevbe etme fırsatı vermesi ve tevbelerini kabul etmesi olarak açıklanır, bu da ilahi rahmetin bir göstergesidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, tevbe kavramının Kur'an'da merkezi bir yere sahip olduğunu ve 'dönüş' anlamını taşıdığını vurgular. Kulun Allah'a dönmesi (tevbe etmesi) ve Allah'ın kula dönmesi (tevbesini kabul etmesi) şeklinde iki yönlü bir ilişkiyi ifade eder. Bu ayette, Allah'ın kullarına olan merhameti ve onların samimi dönüşlerini kabul edişi açıkça görülmektedir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, tevbe kelimesinin semantik alanının, pişmanlık, vazgeçme, yönelme ve af dileme gibi unsurları içerdiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, üç kişinin yaşadığı derin pişmanlık ve Allah'a yönelişlerinin, ilahi kabulle sonuçlandığını gösterir. Allah'ın 'et-Tevvâb' ismiyle bağlantılı olarak, O'nun tevbeleri çokça kabul eden olduğu vurgulanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): et-Tevvâb, Allah'ın sıfatlarından olup, kullarının tevbelerini çokça kabul eden, onlara tekrar tekrar tevbe etme imkanı veren ve günahlarını bağışlayan anlamına gelir. Bu ayette, Allah'ın bu ismi, üç kişinin tevbelerinin kabul edilişini ve ilahi rahmetin genişliğini pekiştirmektedir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): El-Kefevî, et-Tevvâb isminin, Allah'ın kullarına olan lütfunu ve merhametini ifade ettiğini belirtir. O, kullarının günahlarından pişmanlık duyarak kendisine yönelmelerini sever ve onların tevbelerini kabul eder. Ayetteki bu isim, Allah'ın affediciliğinin ve bağışlayıcılığının bir teyididir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, et-Tevvâb isminin, Allah'ın insanlarla olan ilişkisinde 'dönüş' kavramının önemini vurguladığını belirtir. Allah, kullarının kendisine dönmesini bekler ve onların samimi dönüşlerini karşılıksız bırakmaz. Bu isim, Allah'ın affediciliğinin ve merhametinin sürekli ve kapsayıcı olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rahmet, kalpteki incelik ve şefkatten kaynaklanan iyilik ve ihsan etme arzusudur. Allah'a nispet edildiğinde ise, O'nun kullarına olan lütfu, ihsanı ve bağışlayıcılığı anlamına gelir. er-Rahîm ismi, Allah'ın bu merhametinin sürekli ve özel olduğunu, özellikle müminlere yönelik olduğunu ifade eder. Ayetteki kullanımı, tevbe edenlere yönelik ilahi merhametin bir göstergesidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, er-Rahîm isminin, Allah'ın ahirette müminlere özel olarak tecelli edecek olan merhametini ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, tevbe eden üç kişinin günahlarının bağışlanması ve Allah'ın lütfuna nail olmaları, O'nun er-Rahîm isminin bir yansımasıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, rahmet kavramının Kur'an'da Allah'ın temel niteliklerinden biri olduğunu ve O'nun yaratılmışlara karşı gösterdiği şefkat, lütuf ve bağışlayıcılığı ifade ettiğini belirtir. er-Rahîm ismi, Allah'ın bu merhametinin somutlaşmış halidir ve tevbe eden kullarına yönelik özel bir lütfu temsil eder.
Tevbe Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Ve’alâ-sselâseti-llezîne hullifû hattâ izâ dâkat aleyhimu-l-ardu bimâ rahubet vedâkat aleyhim enfusuhum vezannû en lâ melcee mina(A)llâhi illâ ileyhi sümme tâbe aleyhim liyetûbû inna(A)llâhe huve-ttevvâbu-rrahîm(u) Savaştan geri kalan üç kişinin de tövbelerini kabul etti. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları da kendilerini sıktıkça sıkmış, böylece Allah’(ın azabın) dan yine O’na sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Sonra (eski hâllerine) dönsünler diye, onların tövbelerini de kabul etti. Şüphesiz Allah, tövbeyi çok kabul eden ve çok merhamet edendir. (9/118)
Bu üç kişi "Murare ibni'r-Rebî'il-Amri ve Hilal b. Ümeyye el-Vakıfi. Ka'b b. Malik (r.a)" dır.
Kâ'b (r.a.) demiştir ki, "Biz üçümüz, onlar o yeminleri ettikleri vakit, Resulullah'ın onların mazeretlerini kabul edip kendilerine istiğfar ettiği kimselerden sonraya kaldık. Bizim durumumuzu Allah açığa çıkarıncaya kadar Resulullah bizi "irca' " eyledi de bundan dolayı Allah Teâlâ bizim hakkımızda "Ve o geriye kalan üç kişi..." diye buyurdu. Burada Allah'ın söz konusu ettiği tehallüf, yani peygambere ters düşüp savaşa katılmamak anlamına değildir. Bizim tehallüfümüz o yalan yere yemin edenlerden sonraya kalmamız ve hakkımızdaki hükmün gecikmiş olması anlamınadır..."[131]
Mesnevi-i Şerif betitlerinde bu âyetin yorumun bakalım;
584. Ey âlî olan nûr! Senin tevfîkın olmaksızın tövbe, tövbenin sakalına istihzadan başka nedir?
“Tevfîk”, Allâh Teâlâ hazretlerinin kulların fiilini sevdiği ve râzı olduğu şe¬ye muvâfık kılması, demektir. "Nûr”, esmâ-i ilâhiyyedendir. “Nûr-ı bülend’’den murâd, Hak Teâlâ’dır. Bu beyt-i şerîfte (Tevbe, 9/118) “Hak Teâlâ onlara rücû’ etmeleri için, rücû’ etti” âyet-i kerîmesine işâret bu-yurulur. Bu âyet-i kerîme mûcibince kulun tövbesi ve rücû’u evvelen Hakk’ın tövbesine ve rücû’una muallaktır ki, bu da Hakk’m kuluna tövbeye muvaffakıyyet ihsâmdır. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber efendimiz buyururlar ki: “Bu âyet-i kerîme tövbeyi terk edenler için bir özür ta’lîmidir. Vaktâki “Niçin tövbe etmedin?” diye kendilerine suâl vâki’ olur, onlar bu suâli müteâkıben i’tizâr edip derler ki: "Yâ Rab! Sen bizlere tâib ve râci’ olmadın, binâenaleyh biz de tövbe edemedik.” Bu tefsîr Hz. Şeyh-i Ekber’in âsîlere verdiği bir müjdedir. Ya’ni, ey âlî olan Nûr! Senin tevfîkın olmaksızın yapılmış olan tövbe ve rücû’ esassız ve temelsiz bir tövbe ve rücûdur. Öyle bir tövbe, tövbe dediğimiz ma’nâ ile istih- zâ etmekten başka nedir!..
585. Tövbenin bir bir bıyıklarını koparırsın; tövbe gölgedir ve sen parlak aysın!
“Seblet ber-kenden”, bıyık yolmak; âciz ve zelîl bırakmaktan kinâyedir (Bahâr-ı Acem). Ya’ni, yâ Rab! Kul hakkındaki lütfün mutlaka tövbeye muallak değildir. Binâenaleyh sen tövbeyi âciz ve kıymetsiz bir hâlde de bırakır-sın. Zîrâ Kur’ân-ı Kerîm’inde sûre-i Fetih’de (Fetih, 48/14) ya’ni “Göklerin ve yerlerin mülkü Âllâh Teâlâ’nındır, dilediği kimseyi mağfiret eder” buyurdun. Kulun tövbesi olmasa da onun mağfireti lütfunun bileceği iştir. Zîrâ tövbe senin “Tevvâb” ism-i şerifinin sâyesi ve zillidir. O ism-i şerifin müsemmâsı olan zât-ı latifin ise, zulmet-i isyân üzerine mütecellî olan parlak ay gibidir. Ay ışığının vâsıl olduğu yerlerde nasıl, gölge kalmazsa, senin zât-ı latîfinin tecellîsi vaktinde dahi esmâ gölgeleri de öylece zâil olur. Zîrâ mezâhir esmânın ve esmâ sıfatın ve sıfât zâtın perdeleridir. Zât zâhir olunca perdeler kalkar.[132]
986. Tövbe kurtcağız ve aşk ejderhâ gibidir. Tövbe halkın vasfı ve o Hudanın vasfıdır.
“Kirm”, böcek nev’inden olan küçük kurt demektir ki, ipek kurdu ve ağaç kurdu ve yemiş kurdu gibi envâ’ı vardır. Ma’lûm olsun ki, “tövbe [:tevbe]”nin iki ma’nası vardır: Birisi ma’nâ-yı lügavî, diğeri ma’nâ-yı şer’îdir. Ma’nâ-yı lügavî alelıtlâk “rücû‘” etmektir. Ma’nâ-yı şer’îsi “ma’siyet- ten tâate rücû”dur. Bu beyt-i şerîfteki tövbe, tövbe-i şer’îdir; ve tövbe-i şer’î ise ancak mahlûkun vasfı olur. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri ma’siyetten tâate rücû’dan münezzehtir. Fakat ma’nâ-yı lügavî i’tibâriyle tövbe Hakk’ın dahi vasfı olur. Nitekim âyet-i kerîmede (Tevbe, 9/118) “Hak Teâlâ onlann ma’siyetten tâate rücû’ etmeleri için onlara döndü" buyurulur. Ve “et-Tevvâb” Hak Teâlâ hazretlerinin esmâ-i şerîfesindendir. Bu husûstaki tedkîkât Fütûhât-ı Mekkiyye’nin 64. Bâb’ında Hz. Şeyh-i [Ekber] tarafından beyân buyurulmuştur. Burada zikri uzun olur. Binâenaleyh Hakk’ın onlara dönmesi ve rücû’u onlan bu’dden kurba çekmek için olur; ve Hakk’ın tövbesiyle kulun tövbesi bu zikr olunan ma’nâda aslâ müşterek değildir. Lâkin aşk ve muhabbete gelince: Bu vasıf evvelen Hak Teâlâ’nındır. Çünkü âyet-i kerîmede (Mâide, 5/54) ya’ni “Allah onlan sever ve onlar da Allâh’ı sever” buyurulur. Binâenaleyh Hak Teâlâ evvelen zât-ı şerifini muhabbetle tavsîf buyurdu. Sonra da bu vasfi kullanna verdi. Böyle olunca aşk ve muhabbetin ma’nâsı Hak ile halk arasında müşterek bir vasıf olur. Bu vasıf tövbe vasfına benzemez. Beyt-i şerîfte bu inceliklere işâret buyurulur. Ya’ni, kulun vasfi olan ma’siyetten tâate rücû’ bir kurt mesâbesindedir. Aşk ise bu kurda nazaran ejderhâ gibidir. Aşk galebe ettiği vakit abdin evsâfı fânî olur ve onda vasf-ı Hudâ zâhir olur.[133]