İçeriğe atla
Tevbe 118Cüz 11 · Sayfa 206

Tevbe Sûresi 118. Âyet

التوبة

Sohbete sor

Ve'alâ-śśelâśeti-lleżîne ḣullifû hattâ iżâ dâkat ‘aleyhimu-l-ardu bimâ rahubet vedâkat ‘aleyhim enfusuhum vezannû en lâ melcee mina(A)llâhi illâ ileyhi śümme tâbe ‘aleyhim liyetûbû(c) inna(A)llâhe huve-ttevvâbu-rrahîm(u)

Savaştan geri kalan üç kişinin de tövbelerini kabul etti. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları da kendilerini sıktıkça sıkmış, böylece Allah'(ın azabın)dan yine O'na sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Sonra (eski hallerine) dönsünler diye, onların tövbelerini de kabul etti. Şüphesiz Allah, tövbeyi çok kabul eden ve çok merhamet edendir.

Tevbe Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Ve’alâ-sselâseti-llezîne hullifû hattâ izâ dâkat aleyhimu-l-ardu bimâ rahubet vedâkat aleyhim enfusuhum vezannû en lâ melcee mina(A)llâhi illâ ileyhi sümme tâbe aleyhim liyetûbû inna(A)llâhe huve-ttevvâbu-rrahîm(u) Savaştan geri kalan üç kişinin de tövbelerini kabul etti. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları da kendilerini sıktıkça sıkmış, böylece Allah’(ın azabın) dan yine O’na sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Sonra (eski hâllerine) dönsünler diye, onların tövbelerini de kabul etti. Şüphesiz Allah, tövbeyi çok kabul eden ve çok merhamet edendir. (9/118)


Bu üç kişi "Murare ibni'r-Rebî'il-Amri ve Hilal b. Ümeyye el-Vakıfi. Ka'b b. Malik (r.a)" dır.

Kâ'b (r.a.) demiştir ki, "Biz üçümüz, onlar o yeminleri ettikleri vakit, Resulullah'ın onların mazeretlerini kabul edip kendilerine istiğfar ettiği kimselerden sonraya kaldık. Bizim durumumuzu Allah açığa çıkarıncaya kadar Resulullah bizi "irca' " eyledi de bundan dolayı Allah Teâlâ bizim hakkımızda "Ve o geriye kalan üç kişi..." diye buyurdu. Burada Allah'ın söz konusu ettiği tehallüf, yani peygambere ters düşüp savaşa katılmamak anlamına değildir. Bizim tehallüfümüz o yalan yere yemin edenlerden sonraya kalmamız ve hakkımızdaki hükmün gecikmiş olması anlamınadır..."[131]

Mesnevi-i Şerif betitlerinde bu âyetin yorumun bakalım;

584. Ey âlî olan nûr! Senin tevfîkın olmaksızın tövbe, tövbenin sakalına istihzadan başka nedir?

“Tevfîk”, Allâh Teâlâ hazretlerinin kulların fiilini sevdiği ve râzı olduğu şe¬ye muvâfık kılması, demektir. "Nûr”, esmâ-i ilâhiyyedendir. “Nûr-ı bülend’’den murâd, Hak Teâlâ’dır. Bu beyt-i şerîfte (Tevbe, 9/118) “Hak Teâlâ onlara rücû’ etmeleri için, rücû’ etti” âyet-i kerîmesine işâret bu-yurulur. Bu âyet-i kerîme mûcibince kulun tövbesi ve rücû’u evvelen Hakk’ın tövbesine ve rücû’una muallaktır ki, bu da Hakk’m kuluna tövbeye muvaffakıyyet ihsâmdır. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber efendimiz buyururlar ki: “Bu âyet-i kerîme tövbeyi terk edenler için bir özür ta’lîmidir. Vaktâki “Niçin tövbe etmedin?” diye kendilerine suâl vâki’ olur, onlar bu suâli müteâkıben i’tizâr edip derler ki: "Yâ Rab! Sen bizlere tâib ve râci’ olmadın, binâenaleyh biz de tövbe edemedik.” Bu tefsîr Hz. Şeyh-i Ekber’in âsîlere verdiği bir müjdedir. Ya’ni, ey âlî olan Nûr! Senin tevfîkın olmaksızın yapılmış olan tövbe ve rücû’ esassız ve temelsiz bir tövbe ve rücûdur. Öyle bir tövbe, tövbe dediğimiz ma’nâ ile istih- zâ etmekten başka nedir!..

585. Tövbenin bir bir bıyıklarını koparırsın; tövbe gölgedir ve sen parlak aysın!

“Seblet ber-kenden”, bıyık yolmak; âciz ve zelîl bırakmaktan kinâyedir (Bahâr-ı Acem). Ya’ni, yâ Rab! Kul hakkındaki lütfün mutlaka tövbeye muallak değildir. Binâenaleyh sen tövbeyi âciz ve kıymetsiz bir hâlde de bırakır-sın. Zîrâ Kur’ân-ı Kerîm’inde sûre-i Fetih’de (Fetih, 48/14) ya’ni “Göklerin ve yerlerin mülkü Âllâh Teâlâ’nındır, dilediği kimseyi mağfiret eder” buyurdun. Kulun tövbesi olmasa da onun mağfireti lütfunun bileceği iştir. Zîrâ tövbe senin “Tevvâb” ism-i şerifinin sâyesi ve zillidir. O ism-i şerifin müsemmâsı olan zât-ı latifin ise, zulmet-i isyân üzerine mütecellî olan parlak ay gibidir. Ay ışığının vâsıl olduğu yerlerde nasıl, gölge kalmazsa, senin zât-ı latîfinin tecellîsi vaktinde dahi esmâ gölgeleri de öylece zâil olur. Zîrâ mezâhir esmânın ve esmâ sıfatın ve sıfât zâtın perdeleridir. Zât zâhir olunca perdeler kalkar.[132]

986. Tövbe kurtcağız ve aşk ejderhâ gibidir. Tövbe halkın vasfı ve o Hudanın vasfıdır.

“Kirm”, böcek nev’inden olan küçük kurt demektir ki, ipek kurdu ve ağaç kurdu ve yemiş kurdu gibi envâ’ı vardır. Ma’lûm olsun ki, “tövbe [:tevbe]”nin iki ma’nası vardır: Birisi ma’nâ-yı lügavî, diğeri ma’nâ-yı şer’îdir. Ma’nâ-yı lügavî alelıtlâk “rücû‘” etmektir. Ma’nâ-yı şer’îsi “ma’siyet- ten tâate rücû”dur. Bu beyt-i şerîfteki tövbe, tövbe-i şer’îdir; ve tövbe-i şer’î ise ancak mahlûkun vasfı olur. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri ma’siyetten tâate rücû’dan münezzehtir. Fakat ma’nâ-yı lügavî i’tibâriyle tövbe Hakk’ın dahi vasfı olur. Nitekim âyet-i kerîmede (Tevbe, 9/118) “Hak Teâlâ onlann ma’siyetten tâate rücû’ etmeleri için onlara döndü" buyurulur. Ve “et-Tevvâb” Hak Teâlâ hazretlerinin esmâ-i şerîfesindendir. Bu husûstaki tedkîkât Fütûhât-ı Mekkiyye’nin 64. Bâb’ında Hz. Şeyh-i [Ekber] tarafından beyân buyurulmuştur. Burada zikri uzun olur. Binâenaleyh Hakk’ın onlara dönmesi ve rücû’u onlan bu’dden kurba çekmek için olur; ve Hakk’ın tövbesiyle kulun tövbesi bu zikr olunan ma’nâda aslâ müşterek değildir. Lâkin aşk ve muhabbete gelince: Bu vasıf evvelen Hak Teâlâ’nındır. Çünkü âyet-i kerîmede (Mâide, 5/54) ya’ni “Allah onlan sever ve onlar da Allâh’ı sever” buyurulur. Binâenaleyh Hak Teâlâ evvelen zât-ı şerifini muhabbetle tavsîf buyurdu. Sonra da bu vasfi kullanna verdi. Böyle olunca aşk ve muhabbetin ma’nâsı Hak ile halk arasında müşterek bir vasıf olur. Bu vasıf tövbe vasfına benzemez. Beyt-i şerîfte bu inceliklere işâret buyurulur. Ya’ni, kulun vasfi olan ma’siyetten tâate rücû’ bir kurt mesâbesindedir. Aşk ise bu kurda nazaran ejderhâ gibidir. Aşk galebe ettiği vakit abdin evsâfı fânî olur ve onda vasf-ı Hudâ zâhir olur.[133]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)