Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû-ttekû(A)llâhe vekûnû me'a-ssâdikîn(e)
Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun.
Ey iman edenler! Allah'dan korkun ve doğrularla beraber olun.
Tevbe Suresi 119. ayet, iman edenlere Allah'a karşı takva sahibi olmayı ve sadıklarla birlikte bulunmayı emretmektedir. Ayet, 'iman', 'takva' ve 'sıdk' kavramları üzerinden müminlerin ahlaki ve sosyal sorumluluklarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'emn' kökünü 'kalbin sükûnet bulması, korkunun zıttı' olarak açıklar. 'İman' ise, 'tasdik etmekle birlikte emniyet vermek' anlamındadır. Ayetteki 'âmenû' ifadesi, Allah'a ve O'nun emirlerine tam bir teslimiyetle güvenip tasdik edenleri, böylece kalpleri huzur bulanları kasteder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'iman' kavramının Kur'an'da sadece 'inanmak'tan öte, 'güvenmek, emniyet duymak ve kendini teslim etmek' anlamlarını da içerdiğini belirtir. Ayetteki 'Ey inananlar' hitabı, bu güven ve teslimiyet ilişkisini kurmuş olanlara yöneliktir ve onlardan takva ve sıdk üzere olmalarını ister.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'takva'yı 'Allah'ın emrettiklerini yapmak ve yasakladıklarından kaçınmak suretiyle O'nun azabından korunmak' olarak açıklar. Ayetteki 'ittakullâh' emri, müminlere Allah'ın sınırlarına riayet ederek kendilerini her türlü kötülükten ve ilahi cezadan korumalarını öğütler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'vikaye'nin 'bir şeyi zararlı şeylerden korumak' olduğunu belirtir. 'Takva' ise, 'nefsi korkulan şeyden korumak'tır. Şeriat dilinde ise 'nefsi günahlardan korumak' anlamına gelir. Ayetteki kullanım, Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle günahlardan ve O'nun hoşnutsuzluğunu çekecek davranışlardan uzak durmayı emreder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'takva'nın Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu, 'Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle hareket etmek, O'nun emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmak' şeklinde özetlenebileceğini ifade eder. Ayetteki 'ittakû' emri, müminlerin hayatlarını bu sorumluluk bilinciyle şekillendirmeleri gerektiğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'sıdk'ı 'sözün gerçeğe uygun olması' olarak açıklar. 'Sâdık' ise, sözü ve fiili doğru olan kişidir. Ayetteki 'sâdıkîn' ile kastedilenler, hem imanlarında hem de amellerinde dürüst ve samimi olan, münafıklık ve yalandan uzak duran kimselerdir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sıdk'ın 'sözün, fiilin veya inancın gerçeğe uygun olması' olduğunu belirtir. 'Sâdık' ise, bu vasfı taşıyan kişidir. Ayetteki 'me'a's-sâdıkîn' ifadesi, müminlere sadece doğru sözlü olmakla kalmayıp, aynı zamanda doğru inanç ve doğru amellere sahip olanlarla birlikte olmayı, onların yolunu takip etmeyi emreder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sıdk' kavramının Kur'an'da sadece 'doğruluk' değil, aynı zamanda 'samimiyet, dürüstlük ve ahde vefa' gibi geniş anlamlar taşıdığını vurgular. Ayetteki 'sâdıkîn' ile birlikte olma emri, müminlerin ahlaki ve sosyal çevrelerini bu niteliklere sahip kişilerle kurmalarını, böylece kendi iman ve takvalarını güçlendirmelerini hedefler.
Tevbe Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Yâ eyyuhâ-llezîne âmenû-ttekû(A)llâhe vekûnû me’a-ssâdikîn(e) Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun. (9/119)
Sadıklar ile beraber olmanın kişiye ne yararı vardır? Hz. Pir Mevlânâ bu konu ne demiştir?
719. Hem lütuf bulmak ve hem fetâ, ya’ni delikanlı olmak için ma’nâ ehlinin arkadaşı ol!
Ya'ni ilâhî lütuflara nâil olmak ve ma’nâ âleminde çocukluktan kurtulup, yetişkin bir delikanlı olmak istersen; ya'ni ehli olan insân-ı kâmile ulaşıp, onunla otur kalk! Nitekim âyet-i kerîmede de: (Tevbe, 9/119) “Yâ eyyühellezîne âmenûttekûllâhe ve kûnû meas sâdikîn” "Ey mü'minler, Allah'tan korkun ve sâdıklar ile berâber olunuz!"[134]
564. Tahkik olmadıkça yârlardan munkatı olma; sıdktan kesilme, o katre inci olmadı!
Taklîdin tahkîka mübeddel olmadıkça kâmillerden ayrılma! Nitekim âyet-i kerîmede, (Tevbe, 9/119) “Ey îmân eden kullanm, Allâh’a ittika edin ve sâdıklar ile berâber olun!" buyurulur. Zîrâ kâmillerin huzûru sadeftir; onlardan sana mün’akis olan katre-i tecellî henüz senin kalbinde inci olmamıştır. Binâenaleyh o katre-i tecellî inci oluncaya kadar, sadef gibi olan kâmillerin huzûrunu terk etme!
1086. Her bir kimsenin likasından bir şey yersin; ve her karînin kıranından bir şey götürürsün.
İmdi, mâdemki sûret-i insâniyyeden her biri içi taâm dolu bir kâsedir; her bir kimseye mülâki olduğun vakit, onun kâsesinden bir gıdâyı ahlâkî yersin. Ve her karînin mukârenetinden de kendi kâse-i vücûduna bir şey nakl edersin. Zîrâ tabîat sârıktır, farkında olmadığı halde musâhibinden mutlaka bir şey alır. Onun için âyet-i kerîmede, (Tevbe, 9/119) ya’ni “Sâdıklar ile berâber olun!” buyurulur. Ve Türkçe’de, “Üzüm üzüme baka baka kararır” darb-ı meseli meşhûrdur.[135]
3244. Herkesin aksini bil, ey cân gör! İstediğin bir cinsin yanına otur!
Ey Hak yoluna sâlik olan cân, her musâhib olacağın kimselerin akislerine dikkat edip, kalbine olan te’sîrini bil ve gör; ondan sonra istediğin bir cinsin yanına otur ve onunla musâhib ol! Zîrâ sohbetin te’sîri ve tabîat sârıkdır. Onun için âyet-i kerîmede (Tevbe, 9/119) “Ey îmân eden kimseler, Allah’dan korkun ve sâdıklar ile berâber olun” buyrulmuştur.[136]
2635. Karinden, onun kıyl ü kâli olmaksızın, kalb onun huyundan gizli huy kapar.
Sürî ve cismânî olan yakınlığın kalb üzerine mühim bir te’sîri vardır. Bi-nâenaleyh bir kimse kendi karini olan arkadaşının sözü ve kıyl ü kâli olmak¬sızın onun huyundan haberi olmayarak gizli huy kapar; ve onun huyu ve ahlâkı kalbine sirâyet eder. Bu sereyân âlem-i tabîatta gizli bir hâldir. Eğer karîn iyi olursa onun güzel huyu ve ahlâkı insana sârî olur; ve eğer fenâ olursa onun fenâ huylan, onun kalbine müessir olur. Bunun için âyet-i kerîme (Tevbe, 9/119) “Sâdıklar ile berâber olunuz!” buyrulmuştur.[137]
Peki sadık nedir?
Fahr-i Kâinât Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem, İsrâ ve Mîrac hâdisesini Kureyş müşriklerine haber vereceği zaman:
“–Ey Cebrâîl! Kavmim beni tasdîk etmez!” dedi. Cebrâîl aleyhisselâm:
“–Ebûbekir Sen’i tasdîk eder. O sıddîktır.” buyurdu.[138]
Nitekim müşrikler, Mîrac hâdisesini duyduklarında, derhâl Hazret-i Ebûbekir’e koştular:
“–Arkadaşın, bir gece içinde Mescid-i Aksâ’ya gittiğini, oradan da göklere çıkıp sabah olmadan tekrar Mekke’ye geldiğini söylüyor. Bakalım buna ne diyeceksin?” dediler. Hazret-i Ebûbekir radıyallâhu anh:
“–One söylüyorsa doğrudur! Çünkü O’nun yalan söylemesine imkân ve ihtimâl yoktur! Ben, O’nun her getirdiğine peşinen inanırım...” dedi. Müşrikler tekrar:
“–Sen O’nu tasdîk ediyor ve bir gecede Beytü’l-Makdis’e gidip geldiğine inanıyor musun?” dediler. Hazret-i Ebûbekir radıyallâhu anh:
“–Evet! Bunda şaşılacak ne var? Vallâhi O bana, gece veya gündüzün herhangi bir vaktinde kendisine Allah’tan haber geldiğini söylüyor da ben yine O’nu tereddütsüz tasdîk ediyorum.” dedi. Daha sonra Ebûbekir radıyallâhu anh, o sırada Kâbe’de bulunan Peygamber Efendimiz’in yanına gitti. Olanları bizzat Efendimiz’in mübârek fem-i saâdetlerinden dinledi ve:
“–Sadakte (doğru söyledin) yâ Rasûlâllah!..” dedi.
Allah Rasûlü sallâllâhu aleyhi ve sellem de O’nun bu tasdîkinden gâyet memnun kalarak cihânı aydınlatan tebessümüyle Hazret-i Ebûbekir’e:
“–Ey Ebûbekir! Sen «Sıddîk»sın!..” buyurdular.[139]
Sadık’tan gelen Sıddık; Doğru sözlü, doğruluktan ayrılmayan, gerçeği tasdik edendir.
Yani sadık, hakikati tastik edendir. Hakikay-i tastik eden fenâfillah mertebesinde olanlar ile beraber olun ki sizde o müşahadeye ve tasdiğe ulaşabilesiniz.