Vemâ umirû illâ liya'budû(A)llâhe muḣlisîne lehu-ddîne hunefâe ve yukîmû-ssalâte ve yu/tû-zzekâ(te)(c) ve żâlike dînu-lkayyime(ti)
Halbuki onlara, ancak dini Allah'a has kılarak, hakka yönelen kimseler olarak O'na kulluk etmeleri, namazı kılmaları ve zekatı vermeleri emredilmişti. İşte bu dosdoğru dindir.
Halbuki onlar, dini sadece Allah'a tahsis ederek, Allah'ı birleyerek, ancak Allah'a ibadet etmekle, namazı kılmakla ve zekatı vermekle emrolunmuşlardır. İşte dosdoğru din budur.
Beyyine Suresi'nin 5. ayeti, tevhid inancının temelini oluşturan ibadet, ihlas ve dosdoğru din kavramlarını vurgulamaktadır. Ayet, kulluğun sadece Allah'a has kılınması, namazın ikamesi ve zekatın edası gibi temel dini vecibeleri, 'hanif' bir duruşla ilişkilendirerek dinin özünü ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'abd' kelimesinin zillet ve boyun eğme anlamı taşıdığını belirtir. Ayetteki 'li-ya'budû' ifadesi, emrolunan kulluğun, Allah'a karşı tam bir teslimiyet ve boyun eğme hali olduğunu, bu teslimiyetin de ibadetlerle tezahür ettiğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'abd' ve 'ibadet' kavramlarının Kur'an'da Allah-insan ilişkisinin temelini oluşturduğunu, insanın Allah karşısındaki mutlak bağımlılığını ve O'na karşı sorumluluğunu ifade ettiğini belirtir. Ayetteki emir, bu temel ilişkinin pratik bir tezahürü olarak sunulur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ihlas'ın bir şeyi saf ve katışıksız kılmak olduğunu ifade eder. Ayetteki 'muhlisîne lehu'd-dîne' ifadesi, dinin ve ibadetlerin Allah'tan başkasına yöneltilmemesi, hiçbir şirk unsurunun karıştırılmaması gerektiğini mecazi olarak anlatır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ihlas'ın kalbi Allah'tan başkasından arındırmak olduğunu belirtir. Bu ayetteki kullanımı, ibadetlerin sadece Allah rızası için yapılması, gösterişten ve dünyevi beklentilerden uzak durulması gerektiğini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ihlas'ın Kur'an'da tevhidin ve samimi imanın bir göstergesi olarak kullanıldığını belirtir. Beyyine Suresi'ndeki bu ifade, imanın ve ibadetin özünde bulunması gereken saf niyeti ve Allah'a yönelişi açıkça ortaya koyar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'hanîf' kelimesinin 'meyletmek, yönelmek' anlamından geldiğini ve batıldan hakka yönelen kişiyi ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'hunefâe' ifadesi, emrolunan kulluğun, tevhid inancına sıkı sıkıya bağlı, şirkten arınmış bir duruşla yerine getirilmesi gerektiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hanîf'in, bütün dinlerden yüz çevirip sadece İslam'a yönelen kişi olduğunu açıklar. Bu ayetteki 'hunefâe' kelimesi, müminlerin, Allah'a kulluk ederken, diğer tüm inanç ve ideolojilerden uzak durarak sadece O'nun dinine bağlı kalmaları gerektiğini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hanîf' kavramının Kur'an'da Hz. İbrahim'in tevhid inancını temsil ettiğini ve şirkin zıddı olduğunu belirtir. Ayetteki 'hunefâe' ifadesi, müminlerin de İbrahimî bir duruşla, yani mutlak tevhid inancıyla Allah'a yönelmeleri gerektiğini vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'salât' kelimesinin lügatte dua anlamına geldiğini, şeriatta ise belirli fiil ve sözlerden oluşan ibadeti ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'yüqîmü's-salâte' ifadesi, namazın sadece kılınması değil, aynı zamanda hakkıyla, şartlarına uygun olarak ve devamlı bir şekilde yerine getirilmesi gerektiğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'salât'ın Allah'tan rahmet, meleklerden istiğfar, müminlerden ise dua ve ibadet anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'namazı kılmak' emri, bu ibadetin müminler üzerindeki farziyetini ve Allah ile kul arasındaki en önemli bağlardan biri olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'zekât'ın lügatte 'temizlenme, artma, bereketlenme' anlamlarına geldiğini belirtir. Şer'i anlamda ise malın belirli bir kısmının fakirlere verilmesiyle malın temizlenmesi ve bereketlenmesi anlamına gelir. Ayetteki 'yü'tü'z-zekâte' ifadesi, bu ibadetin hem malı temizleyici hem de toplumsal dayanışmayı sağlayıcı yönünü vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zekât'ın hem maddi hem de manevi arınmayı ifade ettiğini belirtir. Malın zekâtının verilmesiyle malın temizlendiği gibi, kişinin de günahlardan arınmasına vesile olduğunu açıklar. Ayetteki zekât emri, bu çift yönlü arınma ve toplumsal fayda amacını taşır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'kayyime' kelimesinin 'istikamet üzere olan, doğru olan' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'dînü'l-kayyime' ifadesi, Allah'ın emrettiği bu dinin, hiçbir eğriliği olmayan, dosdoğru ve hakikat üzere kurulu bir sistem olduğunu mecazi olarak ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'kayyime'nin 'kıyam' kökünden geldiğini ve 'istikamet üzere olan, ayakta duran, sağlam' anlamlarına geldiğini açıklar. Bu ayetteki kullanımı, İslam dininin temel prensiplerinin sağlamlığını, doğruluğunu ve zamanın ötesinde geçerliliğini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'kayyime' kelimesinin Kur'an'da 'doğruluk, adalet ve istikamet' anlamlarını pekiştirdiğini belirtir. Beyyine Suresi'ndeki bu ifade, Allah'ın emrettiği dinin, insan fıtratına uygun, adil ve sapasağlam bir yaşam biçimi olduğunu ortaya koyar.
Namaz Sûreleri (Cilt 1)
Terzibaba - Necdet Ardıç
-------------------
~~98.5~
وَمَا اُمِرُوا اِلَّا لِيَعْبُدُوا اللّٰهَ مُخْلِصٖينَ لَهُ الدّٖينَ حُنَفَاءَ وَيُقٖيمُوا الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُوا الزَّكٰوةَ وَذٰلِكَ دٖينُ الْقَيِّمَةِ
~ ~ ~
(98/5) - Ve mâ umirû illâ liyağbudullâhe muhlısîne lehud dîne hunefâe ve yukîmus salâte ve yu'tuz zekâte ve zâlike dînul kayyimeh.
(98/5) - Hâlbuki onlara, ancak dini Allah'a has kılarak, hakka yönelen kimseler olarak O'na kulluk etmeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte bu dosdoğru dindir.
-------------------
Halbuki onlar tam tersini işlediler, nefislerinin hüküm-lerini Hakk’ın emirleri gibi gösterdiler ve onları uygulama-ya, ve uygulatmaya başladılar. Böylece onlara bildirilen sırât-ı müstakimden, sırât-ı nefislerine yöneldiler, bunu da Hakk yolu zannettiler. Onlara Allah’a kulluk etmeleri söy-lendi, onlar nefislerinin kulu oldular. Onlara namaz kılma-
ları söylendi, bu hükmü yerinden kaldırdılar. Onlara zekât vermeleri söylendi, kitaplarından o hükmü de kaldırdılar.
Böylece kendileri, kendi bâtıl dinlerini kurup onu tatbik ettiler, böylece aslında nefislerine zulmetmiş oldular. Halbu ki, onlara verilen gerçek hükümler, dosdoğru dindi. Onları tatbik ve takib etmiş olsalardı, daha sonra gelen Peygamberin (s.a.v.) in getirdiği hükümler, zâten bunlar idi ve daha ileri dereceleri idi, böylece kendileride bu hakikatin içinde olacaklarından, gerçek ve en kemalli olan sırât-ı müstakim yolcuları, ve Hakk muhabbetlileri olacak-lar idi. Ne büyük bir lütuf kaçırdıklarını bir bilebilselerdi!.