Mesnevî-i Şerîf'te el-Cebbâr
Mevlânâ, Cebbâr ismini iki yüzüyle işler: zorbalığa sapan kulun celâlî karşılığı, ve dileğini her şeye geçiren mutlak kudret. Konuk'un şerhinde Cebbâr, hem kibirliyi baş eğmeye mecbûr eden, hem de hiçbir gücün karşı koyamadığı hükümdârdır.
Cebbâr ile mütekebbir kavmi baş eğmeye mecbûr eden kapı. Şerhin en açık teması, kibrin zorla kırılmasıdır. Cilt 6 bunu bir kıssayla koyar:
"Mûsâ (a.s.) Kuds-i Şerîf'te yaptığı hisârın duvarındaki kapıyı küçük yaptı, tâ ki aslâ baş eğmek şanlarından olmayan cebbâr ve mütekebbirler, o hisâra girerken başlarını eğmeğe mecbûr olsunlar." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 6)
Aynı cilt bunu cehenneme benzetir: "Cehennem dahi şakîler için böyle küçük bir kapıdır ve niyâz kapısıdır." Başı dik olan cebbâr, ancak alçalmaya mecbûr kalınca geçer; cehennem de kibirliyi zorla eğdiren bir niyâz kapısıdır. Şerh, mevlevî yolundaki baş eğme ve rükû' usûlünü buna bağlar.
Cebbâr ayağını koyunca cehennem doyar. Cilt 1, ismin mutlak kudretini bir hadîsle gösterir: "Cehennem dâimâ 'daha var mı?' der; nihâyet Cebbâr ona ayağını vaz' eder; binâenaleyh 'elverir, elverir' der." Hak lâ-mekândan kademini koyunca, durmak bilmeyen cehennem bile "yeter" der. Cebbâr, karşısında hiçbir şeyin direnemediği kudretin adıdır.
Melik-i Cebbâr, zıtların arasını bağlar. Cilt 5, ismi bir uzlaştırma kudreti olarak da koyar: rûh ile cisim, gurbet ile vatan gibi birbirine zıt iki şeyin "arasını Melik-i Cebbâr olan Hak Teâlâ te'lîf buyurur; ahdin kabûlü için sulh olurlar." Cebbâr yalnız kıran değil, birbirine yabancı olanı kudretiyle bir araya getiren, barıştıran hükümdârdır.
Cebbâr hükümdârlara karşı Hak velîsini korur. Cilt 9, ismin bir başka yüzünü gösterir: enbiyâ ve evliyânın maddî zayıflıklarına rağmen, "cebbâr hükümdârlara karşı Hak Teâlâ onları muhâfaza buyurur." Dünyâ cebbârları ne kadar güçlü olsa da, asıl Cebbâr olan Hak, zayıf görünen velîsini korur; zorbalığın üstünde bir kudret vardır.
Füsûsu'l-Hikem'de el-Cebbâr
İbn Arabî'nin esmâ tasnifinde Cebbâr, celâl isimlerinin başında gelir; takvânın kaynağı, kibrin ilâcı ve Rahmân'ın karşı kutbu olarak işlenir. Terzibaba'nın Füsûs dersleri bu ismi bir terbiye kudreti diye açar.
Takvâ, Cebbâr isminin terbiyesinden doğar. Kelime-i Nûhiyye, ismin müsbet yüzünü koyar:
"Âlem ehli, muttakî olmaları yönünden, Cebbâr isminin kuşatması altındadır; ve takvâ, ceberût ve satvet sâhibi olan bu ismin terbiyesinden doğar. Bu sebeple muttakî olan kimse Cebbâr isminin celîsi (sohbet arkadaşı) ve mazharıdır. Şu hâlde onun satvet ve ceberûtundan sakınmak, genel rahmet sâhibi olan Rahmân ismine sığınmaktır." (Kelime-i Nûhiyye)
Demek takvâ — Allah'tan sakınma — boşlukta doğmaz; Cebbâr isminin satvetinden doğar. Muttakî, bu ismin sohbet arkadaşıdır; ondan sakınmak ise Rahmân'a sığınmaktır. Böylece Cebbâr ile Rahmân, korku ile ümidin iki kutbu olur.
Cebbâr, kibri zilletle kırar. Kelime-i Şîsiyye, ismin işleyişini bir cümlede toplar: "İsm-i Cebbâr, o abdin dûçâr olduğu âfet-i kibri zilletle cebredip def'eyler." Kulu yakalayan kibir hastalığını, Cebbâr ismi zorla, zillete düşürerek söker atar. Demek bu isim körü körüne bir zorbalık değil, kibrin ilâcıdır.
Takvâsız olan âhirette Cebbâr'a çağrılır. Kelime-i Nûhiyye ismin iki yönlü tecellîsini gösterir: "Takvâ sâhibi olmayan kimseler, dünyâda Rahmân isminin celîsidir; âhirette Cebbâr ve Müntakim gibi celâl isimlerine da'vet olunurlar… her biri Şedîd, Dârr gibi birer esmâ-i celâliyyenin mazharıdır." Dünyâda Rahmân'ın umûmî rahmeti altında hazlarını süren kimse, âhirette Cebbâr'ın celâliyle karşılaşır. Aynı isim, kiminin terbiyecisi, kiminin de hesap sorucusu olur.
Terzibaba Külliyatında el-Cebbâr
Terzibaba, Cebbâr ismini iki yöne işler: ismin nefsânî yönden yanlış kullanılışı (İblîs örneği), ve celâlî tecellînin kulu sığınmaya zorlaması.
İblîs, Cebbâr ismini nefsânî yönden kullandı. Hicr Sûresi şerhi, İblîs'in düşüşünü esmâ diliyle açar:
"İblîs'in kendisini üstün ve hayırlı görmesi 'Azîz' esmâsının, kibre kapılıp secde etmemesi 'Mütekebbir' esmâsının, kendi irâdesini Hakk'ın emrinin üstünde tutması 'Cebbâr' esmâsının nefsânî yönden zuhûrudur." (Hicr Sûresi Şerhi)
Demek aynı isim iki yönden zuhûra çıkabilir: ilâhî hakîkati yönünden takvâ doğurur, nefsânî yönden kibir ve isyân doğurur. İblîs, kendi irâdesini Hakk'ın emrinin üstünde tutarak Cebbâr ismini tersinden yaşadı.
Celâl tecellîsi kulu sığınmaya sevk eder. Reşahât dersi, Cebbâr sıfatının kuldaki faydasını gösterir: "Başımıza herhangi bir Cebbâr sıfatı geldiğinde, onun bize faydalı olacağını düşünerek ric'at etmememiz… harabatîliğe kapılmamalıyız. Bizdeki sığınma, istek sıfatının zuhûra gelmesini Cebbâr sıfatı ortaya getirmektedir." Demek başa gelen celâlî tecellî, kulda gizli duran "sığınma ve isteme" hâlini uyandırır; Cebbâr, kulu Hakk'a iltica ettiren bir terbiyecidir.
Cebriyet, tasfiyeden sonra kendi esmâsına döner. Zümer Sûresi şerhi, nefsin temizlenişini esmâ diliyle koyar: "Nefsânî güçler kendi Rabb-i hâsslarına dönerler; kırıcılık Kahhâr esmâsına, cebriyet Cebbâr esmâsına döner." İnsanda zorbalık olarak görünen huy, aslında yanlış yere düşmüş bir Cebbâr tecellîsidir; tasfiye olunca o güç asıl sâhibine, Cebbâr ismine geri döner.
Her kulda baskın bir esmâ vardır. Ra'd Sûresi ile Mü'minûn Sûresi, üstünlüğü esmânın yoğunluğuna bağlar: "Bir kulun kalbinde el-Vedûd baskınsa sevgiyle parlar, başkasında el-Cebbâr belirginse kararlılıkla öne çıkar; aynı kaynaktan gelen su, farklı topraklarda farklı meyveler verir." Mü'minûn Sûresi bunu imtihâna bağlar: "Kiminde 'Sabûr' isminin, kiminde 'Cebbâr' isminin hükmü baskındır; ibtilâ, bu hakîkatlerin imtihânlarla zuhûr etmesidir." Cebbâr, kimi kullarda kararlılık ve heybet olarak baskın çıkan bir isimdir; imtihân onu görünür kılar.
Tohumu yüz eden Cebbâr. Gülşen-i Râz Şerhi, ismin bereket veren kudretini bir tasvirle koyar: "Hikmete bak ki bir tohum yerden çıkar; takdîri ile biri yüz eder Cebbâr." Tek bir tohumu yüz tohuma çıkaran kudret de Cebbâr'ındır — yani bu isim yalnız kıran değil, irâdesini tabiata geçirip çoğaltan, hükmünü her şeye işleten kuvvettir.
Değerlendirme
Üç kaynak Cebbâr'ı bir celâl ismi olarak, fakat tek yönlü bir zorbalığa indirmeden açar. Mesnevî, Cebbâr'ı kibirliyi baş eğmeye mecbûr eden, karşısında hiçbir gücün direnemediği, zıtları bağlayan ve zayıf velîyi zorbalara karşı koruyan hükümdâr olarak gösterir. Füsûs, takvânın bu ismin terbiyesinden doğduğunu, Cebbâr'ın kibri zilletle kırdığını ve Rahmân'ın karşı kutbu olduğunu koyar. Terzibaba külliyatı ise ismin iki yönlü oluşunu vurgular: nefsânî yönden İblîs'in isyânı, ilâhî yönden kulu Hakk'a sığınmaya sevk eden bir terbiye; tasfiyeden sonra cebriyet asıl sâhibi olan Cebbâr ismine döner. Hepsinin ortak hükmü şudur: Cebbâr, dileğini her şeye geçiren, kibri kıran ve kulu iltica ettiren bir celâl ismidir; ondan sakınmak Rahmân'a sığınmaktır. Bu ismi kahhar, mutekebbir ve celal ile birlikte; cemâlî karşılığını ise er-Rahmân ile okumak gerekir.