Esmâ 71
Kaynak: Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 1), s. 234 — M. Nusret Tura (düz. Terzioğlu Murat Deruni)
EL-MÜKTEDİR
Her şeye gücü yeten kudretli kuvvet ve kudret sahipleri üzerinde dilediği gibi tasarruf edendir.
İcadını sahraya yaymaya,
Bir uçtan bir uca kayıp akmaya
Bütün bunlara bakmaya
MÜKTEDİR'dir ancak.
Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Terzibaba'nın Füsûsu'l-Hikem dersleri ve külliyatı ışığında derlenmiştir.
Mesnevî-i Şerîf'te el-Muktedir
Mevlânâ, Muktedir ismini Hakk'ın her şeye yeten kudreti olarak işler; Konuk'un şerhi bu kudretin karşısında aklın, nefsin ve bütün sebeplerin nasıl âciz kaldığını açar.
Muktedir olan melîkin huzurunda. Cilt 6, Bilâl'in (r.a.) sözünde ismi bir âyetle koyar:
"'Muktedir olan melikin indinde mak'ad-ı sıdkda' (Kamer, 54/55) âyetinde beyân buyrulduğu üzere, Hak Teâlâ hazretlerinin havâssa mahsus olan halkasında görününüz ve bu mertebeye vusûle çalışınız." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 6)
Âyet, Hakk'ı "melîk-i muktedir" — kudret sahibi hükümdar — diye anar. Sıdk makamı, bu muktedir melikin huzurudur; sâlikin gayreti, kudret sahibinin yanındaki o has halkaya ulaşmaktır. Muktedir, mülküne mutlak gücüyle hükmeden melikin sıfatıdır.
Kazâ geldiğinde akıl âciz kalır. Cilt 10, Hakk'ın kudreti karşısında aklın hükümsüzlüğünü koyar: "Bir hâdisenin vukûuna Hak Teâlâ'nın hükmü ve takdiri taalluk ettiği vakit, akıl kim olur ki onun men'ine muktedir olsun? Hak Teâlâ kazâsını infâz etmek istediği vakit, akıl sâhiplerinden akıllarını selbeder." Hakk'ın takdiri geldiğinde hiçbir akıl onu durdurmaya kâdir değildir; üstelik Hak, hükmünü yürüteceği zaman akıl sâhiplerinin aklını bile alır. Mutlak kudret karşısında her cüz'î güç söner.
Kimse kimseye zulme muktedir olamaz. Cilt 9, Hakk'ın kudretini adâletin teminatı olarak gösterir: "Kul, maiyetin zaptında Şah'ın adâletini gördü ki, kimse kimsenin üzerine zulmetmeye muktedir olmaz." Mülkü elinde tutan muktedir, herkesin ancak kendi rızkına ve haddine ulaşmasına izin verir; kimsenin başkasının payına el uzatmaya gücü yetmez. Demek mutlak kudret, başıboşluk değil, zulmün önünü kesen bir nizamdır.
Katil nefis muktedir, ruhun aklı âciz. Cilt 6, kudretin yanlış yere geçtiğinde ne olduğunu koyar: "Efendinin oğlu olan akıl çâresiz kalmış, katil olan nefis efendi ve muktedir olmuştur. Ruh sultanının kâtili olan nefis, cisim öküzü üzerine binip bütün bedensel kuvvetlerin efendisi olmuştur." İnsanda kudret iki yere gidebilir: ruhun aklına ya da nefse. Nefis muktedir olunca aklı esir alır; sâlikin işi, bu kudreti nefsin elinden alıp asıl sahibine — Hakk'ın hükmüne tâbi akla — geri vermektir.
Füsûsu'l-Hikem'de el-Muktedir
İbn Arabî'nin esmâ tasnifinde Muktedir müstakil bir fasıl tutmaz; fakat Füsûs dersleri kudret bahsini sıfat-zât münasebetinde ve beşerî gücün sınırında işler.
Saltanat ve zâhirî kudretin üstünde olan. Kelime-i Mûseviyye, beşerî kudretin ilâhî hükmün altında kaldığını koyar: "Firavun benim rütbem saltanat ve kuvvet-i zâhire ile senin rütbene tahakküm eder deyince; Cenâb-ı Mûsâ ona, nübüvvetinin hükmünün Firavun'un saltanat ve kudret-i zâhiresinin fevkinde olduğunu göstermek icâb etti de, 'Sen söylediğini yapmağa muktedir değilsin' dedi." Firavun'un elindeki zâhirî kudret, hakikatin kudreti karşısında âcizdir; gerçek iktidar, dış saltanatta değil, Hakk'ın nübüvvete verdiği hükümdedir.
Hakikati yok etmeye kimse muktedir değildir. İlyâs-Lokmân-Hârûn Fasılları, bir varlığın aslî hakikatinin kahredilemezliğini koyar: "Sen onun hakikatini ifnâ ve izâleye aslâ muktedir değilsin. Yani sen onun hakikatini ifnâ etmeye, bozmaya, fenâya döndürmeye, yok etmeye aslâ muktedir değilsin." Bir şeyin a'yân-ı sâbitesi — ezelî hakikati — hiçbir gücün bozamayacağı bir asıldır. Demek mutlak kudret bile hakikatleri yok etmez; muktedir olan Hak, eşyâyı kendi aslî hakikatlerine göre var eder.
Sıfatı zâttan nefyetmeye güç yetmez. Kelime-i Zekeriyyâiyye, kudreti sıfat bahsine taşır: "O kimse Hakk'ın zâtından sıfatların nefyine muktedir değildir; ve onun nazarında sıfatlar mevcut olduğundan, gayrın vücûdunu isbât etmiş olur." İnsan, Hakk'ın sıfatlarını ne büsbütün inkâr etmeye ne de onları doğrudan zâtın aynı kılmaya muktedirdir; sıfat "ne O'dur ne de gayrıdır." Demek kudretin bir haddi vardır: kul, hakikatin hükmünü zorlayamaz, ancak ona teslim olur.
Terzibaba Külliyatında el-Muktedir
Terzibaba, Muktedir'i hem Hakk'ın her şeye yeten kudreti, hem de celâl isimlerinden biri olarak işler.
Her şeye kâdir ismiyle muktedir. Feth Sûresi dersi, kudreti tevhîd hakikatine bağlar:
"Kul kendinde bulananın Hakk'tan başka bir varlık olmadığını müşâhede ederek anladığında, o mertebesi itibâriyle beden mülkünde Hakk'ı kuşatmış ve bu sırrı idrâk ettiğinden dolayı kul da Hakk'ı fetih etmiş olmaktadır. Böylece Cenâb-ı Hak her yerde her zaman ve her şeye kâdir ismiyle muktedirdir." (Feth Sûresi)
Hak, "her yerde, her zaman, her şeye" kâdir ismiyle muktedirdir; kudreti ne bir yere ne bir ana sığar. Kul, beden mülkünde işleyenin yalnız Hak olduğunu görünce bu kudrete teslim olur; "fetih" dediği, kendi gücüyle değil, Hakk'ın kudretiyle bir açılıştır.
Muktedir, celâl isimlerinden biridir. İnsân-ı Kâmil, esmâyı iki kısma ayırırken Muktedir'i celâl koluna koyar: "İkinci kısım, Celâl sıfatına bağlı isimler: el-Kebîrü'l-Müteâl, el-Müntakim, el-Azîzü'l-Azîm, el-Celîlü'l-Kahhâr, el-Kâdirü'l-Muktedir, es-Sabûru Zü'l-Batş…" Demek Muktedir, Kâdir ile birlikte celâl tarafındadır: heybet, kahır ve mutlak güç yönünde tecellî eden bir isimdir. Kudretin celâlî yüzü, benliği kırıp Hakk'ın hükmüne baş eğdirir.
Kudretin nefse mâl edilmesi — azgınlık. Kamer Sûresi dersi, insandaki ilâhî kuvvetlerin yanlış kullanımını koyar: "Mertebe-i Mûseviyyenin aklı ve esmâ-i ilâhiyyenin sizdeki bütün kuvvetleri ile gittiler. Çünkü o ve tâbileri, kendinde var olan bu kuvvetleri nefsi yönünde kullanmak sûretiyle kendine mâl edip azdılar." İnsanda Hakk'ın verdiği kudret kuvvetleri vardır; bunları nefse mâl edip "ben muktedirim" demek azgınlıktır. Aşk ve İrfân Yolunda dersi bunun karşı kutbunu koyar: Yûnus (a.s.) "ona muktedir olamayacağımızı zannetti" — yani Hakk'ın kudretinin sınırlanabileceğini sandı — sonra karanlıklar içinde "Senden başka ilâh yoktur, Sen sübhansın" diye nidâ ederek bu vehimden döndü. Demek kudreti ne nefse mâl etmek, ne de Hakk'ın kudretini sınırlı sanmak doğrudur; muktedir yalnız O'dur.
Değerlendirme
Üç kaynak Muktedir'i bir bütün hâlinde verir. Mesnevî onu "melîk-i muktedir"in huzuruyla, kazâ geldiğinde aklı âciz bırakan kudretle ve kimseye zulme imkân vermeyen adâletle açar; nefis muktedir olunca aklın esir düştüğünü de gösterir. Füsûs, beşerî saltanatın hakikatin kudreti karşısında âciz kaldığını, hiçbir gücün aslî hakikatleri yok etmeye yetmediğini, kulun sıfatın hükmünü zorlayamayacağını koyar. Terzibaba külliyatı ise Muktedir'i "her yerde, her zaman, her şeye kâdir" olan kudret ve celâl isimlerinden biri olarak işler; kudreti nefse mâl etmenin azgınlık, Hakk'ın kudretini sınırlı sanmanın vehim olduğunu söyler. Hepsinin ortak hükmü şudur: Muktedir, kudreti her şeye yeten, hiçbir sebep ve aklın durduramayacağı mutlak güç sahibidir; kuldaki kuvvetler O'ndan ödünçtür, ve kul bu kudreti nefse değil Hakk'a izâfe ettiğinde selâmete erer. Bu ismi kudret, kader ve celal-ve-cemal ile birlikte; yakın karşılığını el-Kâdir, mertebe karşılığını el-Melik ile okumak gerekir.