İçeriğe atla
Esmâü'l-Hüsnâ

Esmâ 70

الْقَادِر

Kâdir

KADİR'dir kudretini izhar eder,Dilediğini dilediğine çeker,Her varlığın tohumunu eker,Buyruğunu sürdüren KADİR'dir ancak.
Şerh

Kaynak: Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 1), s. 227 — M. Nusret Tura (düz. Terzioğlu Murat Deruni)

EL-KADİR EL-KADİR

Dilediğini icraya muktedir demektir.

"Şunu da yapabilir mi?” diye şüpheye mahal bırakmayacak kadar istisnasız kudret sahibi. "el-Kadîr" ism-i şerifi "el-Kâdir îsm-i şerifinin daha kuvvetlisidir”. Meselâ; bet-fena, daha fena, hoş-güzel, hoşter-çok güzel. Bu Farsça çeşitli tabirlerin misaline mukabil, Arapça'da âlim-bilen, âlim-çok bilen, bilmediği olmayan kadir-kudretli olan, kadir kudretinin erişmediği şey hatıra gelmeyen anlamına gelmektedir.

Abdülkâdir, Kadir olan Allah'ın kulu demektir. Kadir olan Allah bu âlemleri yarattı ve yaratmakta, yaşatmakta, öldürmektedir. Bakınız onun bir kulu olan meşhur Geylanî Hazretleri bile o kudretten nasıl örnekler verebiliyor. Bir defa Abdülkâdir Geylanî Hazretleri ana soyundan imam Hasan'a, baba soyundan imam Hüseyin'e kadar gider. Bir silsileyi takiptir. Babasına, oğlunun geleceğini Resûlüllah Efendimiz müjdelemiştir. Daha beş-altı yaşında iken annesinden bir vak'a duymuştur. Annesi, çölde kısa bir yolculuk yaparken bir bedevî Arap kendisine hücum etmiş, mücadele esnasında büyük bir kuş (doğan kuşu) süratle havadan inip Arab'ı gaga hücumlarıyla ya öldürüyor, ya kaçırtıyor. Aynı zamanda bir hatıra olması için annesinin başından da yemenisini alıp gidiyor.

Sergüzeşt buraya gelince küçük Abdülkâdir, "Anne o kuş ben idim. Senin yardımına koşmuştum" diye gidip kuş iken sakladığı başörtüsünü alıp kendisine veriyor, annesi hayretler içinde kalıyor.

Babasının vefatından sonra, bir kervan ile Bağdat'a ilim öğrenmeye gidiyor, belki 15-16 yaşındadır. Annesi ile helallaşıyor, annesi yeleğinin içine on sarı lira dikiyor, annesi yalan söylememesi için son bir vasiyet alarak yola çıkarıyor.

Kervan birkaç gün gittikten sonra, eşkiyalar baskın yapıyor. Herkesi soyuyorlar. Abdülkâdir'e "nen var?" diye soruyorlar. Şakilere, hazret on sarı lirası olduğunu söylüyor, çete reisi bu vaziyeti öğrenince "oğlum, insan üzerindeki böyle saklanmış parayı eşkıyaya haber verir mi" diyor. Mahzun yavru "Efendim, annemin 'yalan söyleme' diye nasihatini tutuyorum, sordular söyledim" diyor.

Çete reisi; "Eyvanlar olsun arkadaşlar, şu ufak çocuk bile verdiği sözde duruyor, biz ise kaç defa eşkiyalık yapmamak için söz vermiştik”. O "yalan söylemeyeceğim" demiş dediğini yapıyor. “Bize yazıklar olsun, bundan sonra ben çetenize dahil değilim, tövbekar oldum" diyor gidiyor, küçüğün parasına dokunmuyor ve herkesin mallarını da iade ediyor.

Abdülkâdir Hazretleri, Bağdat'da yirmibeş sene ve tasavvuf tahsil etmişti. Fahr-i âlem Efendimiz'in ma’nâ âlemindeki emirleri ile bir sabah namazından sonra camide vaaz ve nasihat kürsüsüne oturmuşlar, besmele-i şerifin tefsirine, izahına başlamışlardır. Saatlerce, dinleyenleri hayretten hayrete düşürdükten sonra aldıkları emir mucibince, "kademi âlâ rakabeti külli evliyaullah-ı tealâ (oturdukları yer yüksek olduğundan), bütün evliyalar ayaklarımın hizasına kadar boyun eysinler" demişler. Bu suretle Kutb-ül Aktab mevkiinde olduklarını ilan etmişler. Camiide herkes boyun bükmüş, eğilmiş. Hatta Şam'da, Horasan'da, Medine'de ve daha birçok şehirlerde dervişleriyle sohbette veya murakabe halinde olan veliler boyun eğmişler, "İşittik, inandık, tasdik ettik" demişlerdir. Hayrette kalan dervişlerine; "Abdülkâdir Geylanî Hazretleri kutbiyetini ilan etti, ben de tasdik ettim, siz de ediniz” demişlerdir. Onlar da boyun eğmişlerdir. Ve gerek bu muhterem zatın, gerekse veliler ve nebiler hazretlerinin isimleri anıldıkça boyun eğmek ve selâm vermek âdettir. Rahmet dilemek lazımdır, çünkü birisine selam verseniz o da size "aleykümselâm" der, yani Allah sana da selâmet versin demektir. Bu selamı Hakk'ın sevgili kulları iade ederse, hele kendisine sık sık salavat-ı şerife getirdiğimiz ve Cenâb-ı Hakk'ın "Habibim, dilersen kâinatı altın yapayım. Âlemleri senin için, seni de kendim için yarattım," dediği fahr-i âlem Efendimiz olur da o iade ederse, o kimseye zeval var mı, korku var mı? Dünya ve ahiret endişesi var mı? Bir düşününüz.

Yalnız San'a isminde bir mürşit gururuna yedirememiş, bulunduğu yerden Abdülkâdir Geylanî Hazretlerinin kutsuyetini, bu suretle ilan ettiğini o da görmüş, fakat "O da benim gibi bir insan, ben de bir veliyim niçin ona boyun eyecekmişim" demiş onun gönlünden geçen bu söz Abdülkâdir Hazretlerine de malum olmuş, o da "bana eğilmeyen boynun domuzlara eğilsin" demiş…

İşte muhterem kardeşlerim sessiz olan bu konuşma ve intizar bir yüksek makam sahibinden zuhur ettiği için, kendisinden daha aşağıda olan her kimseye bu kimse veli de olsa tesir edecektir. Yıllar sonra bu şeyin San'a Anadolu'nun garp tarafında Rum beylerinden birisinin toprağına doğru yürümüş ve orada beyin kızını çok güzel bulmuş, sarayının karşısında kaval çalarken kızla anlaşmış, sevişmiş. Fakat kıza sahip olabilmek için babası din değiştirerek Rum olmasını şart koymuş. O da aşkını yenememiş ve Hıristiyan olmayı kabul etmiş prensesle evlenmiş, prenses de domuzları çok severmiş. Birgün prensesin çocuğu ağlamış, kucağındaki domuz yavrusunu sananın omuzuna koymuş "biraz şuna bakıver de ben çocuğu susturayım" demiş. O zaman Sana'nın aklı başına gelmiş, kutup hazretlerinin bedduasının tahakkuk ettiğini anlayarak hayreti teessüre ve pişmanlığa inkılap etmiş.

Şeyhlerinin Rum kızına âşık olarak din değiştirdiğini gören dervişleri de tekrar şarka dönmüşler. Bir zât-ı şerif bu dervişlere niçin geldiklerini, eğer şeyhleri Hıristiyan oldu ise sadakat icabı onların niçin ona uyarak Hıristiyan olmadığını sormuş, diğer taraftan da affetmeleri için Abdülkâdir Hazretleri'ne ricada bulunmuş. O muhterem zât da Sana'yı affetmiş, aracı olan zat da dervişlere, "derhal şeyhinizin olduğu yere gidin, onun sarayının karşısında görebileceği bir meydanlığa halka olun, zikretmeye başlayın, o size iltihak edecektir" demiş.

Dervişler epeyi bir yol yürüyerek sarayın karşısındaki meydanlığa oturup "lâilâhe illâllah" dîye zikre başlamışlar.

Sana'da eşiyle pencerenin önünde otururlarken bu vaziyeti görürler. Sana hasret kaldığı dervişlerini zikir halinde görünce aşka gelir, karısına artık ebediyyen, "Allah'a ısmarladık, ben seni ve sarayını terkediyorum, yine dervişlerimin yanına Müslüman olmaya gidiyorum" demiş. Kadının yalvarmalarına ehemmiyet vermemiş, fakat karısı da onu çok seviyormuş, "biraz bekle ben de seninle beraber geleceğim, hem de Müslüman olacağım" diyerek babasına veda etmişler. Evvela dervişleri ile beraber zikri idare etmiş sonra da memleketlerine dönerek eski vazifesine başlamış ve Abdülkâdir Hazretleri'nin huzuruna vararak af dilemiştir.

Bakınız, hatırıma gelmişken, Kadîr olan Allah bile neler yapıyor, bir hikâye daha anlatayım; Abdülkâdir Geylanî Hazretleri birgün dervişleri ile sohbet etmektedirler. Yanlarından bir fakir kadın geçe, her günkü gibi gece çalışıp büktüğü iplikleri pazara götürüp satmaktadır, böylece babasız iki yavrusunu beslemektedir. Abdülkâdir Geylanî Hazretleri, penceresinin önünden geçen kadını seslenip çağırıyor, ipliklerini dolgun bir para mukabili alacağını söylüyor. Fakat "para bir hafta kadar gecikecek" diyor. Aldığı ipi evin bacasında oturan bir kuşa atıyor; meğerse o esnada denizde fırtınaya tutulan teknenin yelkenleri harab olmuş yırtılmış, kürekleri kırılmış ve denize düşmüşler. Kaptan, "Yarabbi" diyor, "denizin ortâsında açlıktan ölmeye mahkumuz, bizi bu halden kurtarırsan Abdülkâdir ismindeki sevgili kuluna yüz sarı lira adağım olsun." İpleri alan kuş havadan gidip kaptanın önüne ipleri bırakıyor, o ipleri alıp yelkenlerini tamir ediyorlar. Muvafık rüzgarla limana vasıl oluyorlar. Kaptanın ilk işi, ilk vasıta ile hazrete ulaşıp adağını yerine getirmek oluyor. Kadın da ihtiyacı dolayısıyla üçüncü defa gelmiş kapıda beklemektedir. Bâz-ül-Eşheb Hazretleri (hazretîn lakabıdır) kaptan gelip parayı bırakınca "hanım gel, paranı al, ipini sattığımız kaptan geldi" diyor. Kaptan, kadın, dervişler hayret ve sevinç gözyaşlarını zabtedemezler. Ey muhterem kardeşlerim, bu hikâyelerimle, bu sözlerimle gönlümüzde mevcut olan aşk ve muhabbet lambasını bir yakabilsem, sizleri hâzır ve nazır olan Rabb-imize birazcık yaklaştırabilsem, gözlerinize onu görebilecek gözlük takabilsem, ne mutlu bana ve size. Bu yazıları yazarken geçirdiğim hallerin sizde de tecellisini niyaz ederek sözlerime devam edeyim.

Bir de Molla Cami Hazretlerinden bahsedelim. Bir kadıncağız, çocuğu onbeş yaşına bastığı zaman gözünün açılması için okutmak üzere komşularının tavsiyesi üzerine Câmi Hazretlerine gelmiş, "Efendi hazretleri, ne olur sizin Hakk'a karşı sözünüz, niyazınız geçer, çocuğu okuyuverin de gözleri açılsın" demiş.

Cami Hazretleri "Aman hanımefendi, ben aciz bir kulum, âmâların gözlerini açmak nerede ben nerede. Bu iş kulun haddine mi düşmüş?" demiş.

Bunun üzerine kadın, "öyle ama Îsâ peygamber de bir kuldu, hem körlerin gözünü açar, hem de ölüleri diriltirdi." diyor.

Cami Efendi, önünü ilikleyerek ve bu büyük sözler karşısında heyecana kapılarak geri geri gider.

"Aman efendim biz kim, İsa kim? Hazreti Îsâ, Hakk'ın ruhu. Ona o kuvvet verilmiş. Biz onunla bir olabilir miyiz? Aman efendim. Estağfurullah" diye söylenir.

Kadıncağız yegane ümit ettiği bu kapının da yüzüne kapanması üzerine kırık kalple, nemli gözlerle oradan ayrılırken, Molla Câmi'ye hafiften bir ses gelir:

"Ey Cami, kadını niçin boş çeviriyorsun? Onu sonsuz kederlere garkettin, ölüleri dirilten, âmâların gözlerini açan Îsâ mı idi biz mi idik?" Molla Hazretleri koşa koşa gidip kadını çağırıyor, özür dileyerek odasına götürüyor, abdest alıyor, Ayet-el Kürsîyi besmele-i şerifle okuyup çocuğun gözlerine üfürüyor. Ve baş parmakları ile çocuğun gözlerini mesh ediyor.

Bir de ne görsünler çocuğun gözleri açılmış, ziyaya alışmadığı için gözlerini kırpıştıra kırpıştıra koşup oynamaya başlıyor.

Âlemleri yaratan Allah-u Teâlâ, hastalarını iyi edemez mi? Ölüleri diriltemez mi? Her ne kadar bu hikâyeler insanı düşünmeye, imana, ibadete sevk ederek ibret almamızı gerektiriyorsa da Hz. Mevlânâ bütün bunlara dedikodu diyor. "Ne zamana kadar 'o veli şöyle yapmış, falanca zat böyle yapmış' diye nakil ve rivayetlerle uğraşarak dedikodu yapacaksın, adam ol, çalış, tesbihe sarıl, sen de ol onların yaptığını sen de yapabilirsin, marifet oradadır," diyor. Rahmetullahi aleyhim ecmain.

KADİR' dir kudretini izhar eder,
Dilediğini dilediğine çeker,
Her varlığın tohumunu eker,
Buyruğunu sürdüren KADİR'dir ancak.
Cilt 1 kitabının tamamını oku