İçeriğe atla
Esmâü'l-Hüsnâ

Esmâ 79

الْمُتَعَالِي

Müteâlî

MÜTEALİ İlmi yayılır daim,Bununla varlıkları eyler kaim,Çünkü kendisi alimdir alim,İlmi ile yücelen MÜTEALİ'dir ancak.
Şerh

Kaynak: Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 1), s. 245 — M. Nusret Tura (düz. Terzioğlu Murat Deruni)

EL-MÜTEÂLÎ

En yüksek mertebeye sahip olan demektir.

Mevcut mertebelerin adedi kadar o mertebelerin sahipleri de vardır. Fakat bizim erişemediğimiz, gönlümüzün sarhoşluğu, ruhumuzun alabildiğine derinliği var ya, Hakk'ın nurunun menbağı da oradan doğar. Güneşin âleme nur ve hararet saçtığı gibi Hak Teala oradan bize nurunu dağıtır. Tabiî gafiller, o nura arka çevirenler herşeyin dışına bakar. Halbuki meyvaların çekirdeklerinde büyük bir ağaç gizlendiği gibi insanların da göremediği bilemediği idrak bile edemediği öyle yüksek makamlar vardır. Bundan evvel de zikrettiğimiz gibi yalnız içimize saklanmış batın değil zâhirde de ondan başka bir varlık yoktur. Hakikî bilen, gören o olduğu gibi bilinen, görülen de odur. "Sen çık aradan, kalsın yaradan" vecizesi solmayan bir gül gibidir.

MÜTEALİ' İlmi yayılır daim,
Bununla varlıkları eyler kaim,
Çünkü kendisi alimdir alim,
İlmi ile yücelen MÜTEALİ'dir ancak.
Cilt 1 kitabının tamamını oku
Füsûs ve Mesnevî Işığında

Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Terzibaba'nın Füsûsu'l-Hikem dersleri ve külliyatı ışığında derlenmiştir.

Mesnevî-i Şerîf'te el-Müteâlî

Bu isim, Mesnevî şerhinde müstakil bir başlık olarak işlenmez; el-Müteâlî'nin asıl yeri Füsûs derslerindedir.

Füsûsu'l-Hikem'de el-Müteâlî

İbn Arabî, el-Müteâlî'yi (yüceler yücesi) iki ayrı yücelik üzerinden okur: bir yücelik mekânladır, bir yücelik mertebeyledir. Terzibaba'nın Füsûs dersleri bu ayrımı, ismin bütün anlamını taşıyan eksen olarak koyar.

Hak mekândan yücedir, ama mekânetten değildir. Kelime-i İdrîsiyye, ulüvvü (yücelik) ikiye ayırır:

"Zîrâ Hak cisim olmadığı cihetle 'mekân'dan müteâlîdir, fakat 'mekânet'ten müteâlî değildir. Ve ulüvv nisbeti iki sûretle olur: Birisi 'âlî'nin sırf kendi şânındandır. Bu ulüvv, ulüvv-i hakîkî ve zâtîdir. Diğeri mekân-ı âlîye nisbetle olur. Bu da ulüvv-i izâfîdir." (TB. Kelime-i İdrîsiyye)

Burada incelik şu: "mekân" yer demektir, "mekânet" ise makam, mertebe, menzilet demektir. Hak cisim olmadığı için bir yerin üstünde değildir — yukarıda bir tahtta oturmaz. Onun yüceliği yer tutmakla ilgili değildir. Ama mertebe yüceliğinden de uzak değildir; çünkü bütün mertebeler zaten O'nundur. Demek el-Müteâlî, "gökte, en yukarıda" diye anlaşılacak bir yücelik değil; her yerin ve her mertebenin kendisinden zuhûr ettiği, hiçbir kayda girmeyen bir yüceliktir.

Mertebe yüceliği Muhammedîler içindir. Kelime-i İdrîsiyye, bu ulüvv-i mekânetin kime ait olduğunu açar:

"Ulüvv-i mekanet güç, kuvvet, asalet, güzellik ve ulüvv-i mertebe ve menzilet yani mekan ve menzil hasretsen bizim için yani Muhammed'e (s.a.v.) tabi olan verese içindir, varisler içindir. Mekan ve mekanet bunların ikisi de bizim içindir." (TB. Kelime-i İdrîsiyye & İbrâhîmiyye)

Yani Hakk'ın zâtî yüceliği O'na mahsustur; fakat mertebe yüceliği, "Sizler en üstünsünüz" (Muhammed, 47/35) hükmüyle, Resûle (s.a.v.) tâbi olan vârislere bahşedilir. Allah Teâlâ bu yücelikte "sizinle beraberdir" — yani kulun mertebe yüceliği, Hakk'ın kuldan ayrı kalmasıyla değil, kulda zuhûr etmesiyle olur. el-Müteâlî, böylece uzaklaştıran bir yücelik değil, vârisi yücelten bir isim hâline gelir.

Yücelik, Hakk'ı âlemden ayırınca görünür. Kelime-i Eyyûbiyye ve Süleymân-Dâvûd-Yûnus-Eyyûb Fasılları, bu ismin ne zaman zuhûr ettiğini gösterir:

"Eğer sen Hakk'ı, âlem dediğimiz halktan ayırır isen ve O'na halktan ayrı nazarıyla bakarsan... kendi nefsinde rahat bulmaktan ganî, ve rızâ ve gazab sıfatlarından, nihâyet derecede büyüklük ile müteâlî olur. Zîrâ Hak, zâtı haysiyetiyle âlemlerden ganîdir; ve o mertebede bir sıfat ile mevsûf ve bir isim ile müsemmâ olmaz. Cemî'-i izâfâttan âlî ve bilcümle kuyûddan berîdir." (TB. Kelime-i Eyyûbiyye)

Demek el-Müteâlî, tenzîh (Hakk'ı yaratılmıştan arı tutma) yönüdür: Hakk'ı âlemden ayrı görüp zâtına bakınca, O bütün izâfetlerden (bağıntılardan) yüce, bütün kayıtlardan beridir; ne bir sıfatla sınırlanır ne bir isimle. O mertebede "âlemlerden ganî"dir — yani âleme muhtaç değil, âlem O'na muhtaçtır. Fakat aynı pasaj öbür yüzü de hatırlatır: "Hak âlemin hüviyeti oldukda, ahkâmın hepsi ancak O'nda ve O'ndan zuhûr eder." Yani Hak hem âlemden yücedir (tenzîh), hem âlemin her hükmü O'ndan çıkar (teşbîh). el-Müteâlî bu iki nazardan birincisini, yüceltme yüzünü tutar.

Yücelikte bir noksanlık aranmaz. Süleymân-Dâvûd Fasılları tenzîhin bir sınırını da koyar: "Diğer yönüyle baktığın zaman hangi sıfat noksandır. Noksan bir sıfat mı var ki tenzih ediyorsun? Veya başka Allahlar mı var da ondaki sıfatlardan noksan?" Demek aşırı tenzîh — Hakk'ı her şeyden o kadar uzaklaştırmak ki âlemle hiçbir bağı kalmasın — bir eksiklik vehmine düşürür. el-Müteâlî'nin yüceliği, âlemi yok sayan bir uzaklık değil; âlemde zuhûr ederken bile hiçbir kayda girmeyen bir ululuktur.

Terzibaba Külliyatında el-Müteâlî

Terzibaba külliyatı, Füsûs'taki bu iki yücelik ayrımını âyetle ve müjdeyle bağlar.

Yücelik müjdesi: "Sizler en üstünsünüz." Muhammed Sûresi dersi, el-Müteâlî'nin kula bakan yüzünü bir âyetle koyar:

"Ve ulüvv-i mekânete gelince, o bizim için, ya'nî Muhammediler içindir. Allah Teâlâ وَاَنْتُمُ الاَعْلَوْنَ (Muhammed, 47/35) buyurdu. Ve Allah Teâlâ bu ulüvvde sizinle beraberdir. Ve o, mekândan müteâlîdir; ve mekânetten müteâlî değildir." (Muhammed Sûresi)

Burada "en üstün olmak" bir kibir değil, bir emânettir: kul kendi başına yüce değildir, Hakk'ın yüceliği onda zuhûr ettiği için yücedir. "Allah bu ulüvvde sizinle beraberdir" — yani vârisin yüceliği, Hakk'ın ona refâkatinden gelir. Kelime-i İdrîsiyye & İbrâhîmiyye dersi bunu "Burada Muhammedîler için çok büyük güzellikler olduğunu beyan ediyorlar" diye bağlar: el-Müteâlî, Resûle tâbi olana bir yücelik kapısı açar.

Değerlendirme

Üç kaynak el-Müteâlî'yi tek bir hükümde toplar — gerçi bu isim asıl olarak Füsûs derslerinde işlenir. el-Müteâlî, Hakk'ın yüceler yücesi oluşunu iki yücelikle açar: bir "mekân" yüceliği vardır ki Hak ondan münezzehtir — O bir yerin üstünde değildir; bir de "mekânet" yani mertebe yüceliği vardır ki bütün mertebeler zaten O'nundur, ve bu yücelik vârislere bahşedilir. Hakk'ı âlemden ayırıp zâtına bakınca O bütün kayıtlardan beri, bütün izâfetlerden âlî, âlemlerden ganî görünür; fakat bu tenzîh, âlemle hiçbir bağı kalmayacak kadar uzaklaştıran bir tenzîh değildir. Hepsinin ortak hükmü şudur: el-Müteâlî, kulu Hak'tan uzaklaştıran bir heybet değil, Hakk'ın yüceliğinin vârisinde zuhûr ettiği, "sizler en üstünsünüz" müjdesiyle yüceltici bir isimdir. Bu ismi tenzih ve insan-i-kamil ile birlikte; âlemde zuhûr eden yüzünü ise teşbîhle okumak gerekir.