Esmâ 94
Kaynak: Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 1), s. 275 — M. Nusret Tura (düz. Terzioğlu Murat Deruni)
EN-NÛR
Maddeyi ve ma’nâyı aydınlatıcı olan demektir.
Maddeyi aydınlatan güneştir. Ma’nâyı aydınlatan, Nur-u Muhammedîdir. Hakîkat güneşidir. Dışımızda güneşin sûreti, içimizde Hakk güneşi vardır. Yani iki güneş arasında kalmış birer et parçasıyız.
Güneşte nurunu Hakk'tan aldığına göre, bu sûretle taksimata girişmek ulema yanında lüzumsuzdur. Fakat mevzuumuz Hakk’ın isimleri ve sıfâtlarıdır. Gören göz daima görür; biz beşeriz ihtiyarlarız, gözümüz görmez fakat nurdan başka birşey olmayan kalp gözü çalışır. İlim nurumuz varsa eğer uyuruz, gözlerimizi kaparız, görmeyiz. Rüyalarımızda gören ma’nâ gözleridir. “Sûrete de aksi vurursa ru’yada şöyle gördük" deriz.
Bizim, benim, diyebileceğimiz hiçbir şeyimiz olmadığı için görmek keyfiyeti de bizden değildir. Esasen biz de Hakk'ın varlığı ile var gözüküyoruz. Var olan her zaman vardır. Bir var bir yok, olana yok diyebilirsiniz. O halde bu âlem nedir? Hakk'ın varlığına birer delil. Nur âleminde gaip olmadan, ne nuru, ne kendimizi, ne Allah'ı anabiliriz. Sûretteki görmemiz bile bir âlemdir, gördüklerimizi zabtetmekte bir başka âlemdir. Bir cismin sağ, sol, ön, arka üst alt olmak üzere altı tarafi vardır. Gözün tarafı yoktur, makamı yok, mekanı yoktur. İşte bu hususlar harfsiz, sessiz, yani iç âlemin anlayabileceği şeylerdir. Harfler, cümleler, gönül hâlini, nur âlemini anlatmaya kafi gelmez.
Güneş söz konusu olduğunda taş, toprak, ot, çamur, leş, nazar-ı dikkati celp etmez. Hatta gökler bile ağza alınamaz. Güneş geldi derler. Gitti battı derler.
Güneş; hayvan, insan, pislik demez nurunu her tarafa bol bol verir, su da böyledir, hava da böyledir, toprak da böyledir, nur da böyledir. İnsan bir defa o âleme daldı mı her tarafı nur olur. Ahmet, Mehmet, Ayşe, Fatma bile tefrik edilmez.
Sizleri bu izahatla artık yanlız bırakıyorum daha ileri gidemem.
Bütün mevcudatta parlıyandır,
Gönüllerde her zaman doğandır,
Her şeyi aydınlatan NUR'dur ancak.
Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Terzibaba'nın Füsûsu'l-Hikem dersleri ve külliyatı ışığında derlenmiştir.
Mesnevî-i Şerîf'te en-Nûr
Mevlânâ, Nûr ismini ışığın görünür yanına değil, varlığı görünür kılan asıl kaynağa bağlar. Konuk'un şerhinde Nûr, eşyâyı aydınlatan bir sıfat değil, eşyâya varlık veren bir zât ismidir.
Nûr, hem kendi görünen hem eşyâyı gösterendir. Şerhin en derin teması, Nûr'un Hak ile bir tutulmasıdır. Cilt 9 bunu açıkça koyar:
"Nûr, kendi zâhir ve eşyâyı muzhir olduğu gibi, vücûd-ı hakîkî-i Hak dahi kendisi zâhir ve eşyâyı muzhirdir. Bu sebeble 'Hak' ve 'Nûr' isimleri esmâ-i Zât'tandır." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 9)
Demek ışık nasıl hem kendisi görünür hem de etrâfındaki şeyleri görünür kılarsa, Hakk'ın hakîkî vücûdu da öyledir: kendisi zâhirdir, her şey O'nunla zâhir olur. Bu yüzden Nûr, Rahmân gibi zâtın ismidir; bir sıfattan ibâret değildir.
Renksiz nûru görmeyi huy edinmek. Cilt 9, Nûr'u bir görme terbiyesine çevirir: "Eğer dünyâda nûr-ı bî-rengi müşâhedeyi huy etmezsen, âlem-i berzahta da suver-i berzahiyye renklerinde müstağrak olup tecellî-i Hakk'tan gâfil olursun." Renkler, taayyünlerdir — şekiller, sûretler. Sâlik bu dünyâda iken renksiz nûru, yani sûretlerin ardındaki tek tecellîyi görmeyi alışkanlık edinmezse, öteki âlemde de sûretlere takılıp asıl nûrdan perdelenir.
Gıdânın nûra dönüşmesi. Cilt 10, kâmilin bedeninde olup biten bir hâli anlatır: "Her bir gıdâ onun vücûdunda nûr-ı Hakk'a mübeddel olur ve onun vücûduna giren gıdâ sûreti ma'nâya ve maârif ve hakâyık-ı ilâhiyye nûruna münkalib olur." Ârif yediği lokmanın sûretini değil, içindeki Hak tecellîsini alır; bu yüzden "yediği nûru da etrâfına saçar" — aldığı maârifi başkalarına dağıtır. Bir mum gibi yağını yer, fakat yedikçe meclisin nûru artar.
İki nûr: yakîn ve basîret. Cilt 3, Nûr Sûresi'nin "Allâhu yehdî li-nûrihî men yeşâ'" (Nûr, 24/35) âyetiyle bir nûr, Hadîd Sûresi'nin "ce'ale leküm nûran temşûne bihî" (Hadîd, 57/28) âyetiyle başka bir nûr ayırır: "Yakîn gözüne taalluk eden nûr… yakîn nûrudur. Basîret gözüne taalluk eden nûr… ilm-i yakîndir." Demek kulu yürüten iki ayrı nûr vardır: biri kalbe doğan kesin müşâhede, öbürü ilim ile gelen yol gösterici aydınlık.
Füsûsu'l-Hikem'de en-Nûr
İbn Arabî, Nûr'u yaratılışın aslına koyar: âlem önce karanlıkta yaratılmış, sonra üzerine nûr saçılmıştır. Bu nûr, bir aydınlatma değil, bir muhabbet eseridir.
Karanlıkta yaratılan âleme saçılan nûr. Kelime-i Mûseviyye bir hadîse dayanarak âlemin aslını zulmet sayar:
"Allah Teâlâ mahlûkātı zulmette yarattı; sonra onların üzerine nûrundan saçtı. Ve Hak Teâlâ bir şeye zâtıyla tecellî buyurdukda, o şeyin sûretini mahv ve ifnâ buyurur. Ve nûriyyet-i ilâhiyye eser-i muhabbettir." (Kelime-i Mûseviyye)
Demek varlık, kendi başına bir karanlıktır; onu görünür ve diri kılan, Hakk'ın saçtığı nûrdur. Bu nûr soğuk bir ışık değil, sevgiden doğar — "nûriyyet-i ilâhiyye eser-i muhabbettir." Ama Hak bir şeye doğrudan zâtıyla tecellî ederse, o şeyin sûreti silinir; çünkü hiçbir taayyün, zâtın çıplak nûruna dayanamaz.
Ahadiyet nûruyla yürüyenler. Kelime-i Nûhiyye, "hayret-i mahmûde" (övülen hayret) sâhibi olan Muhammedîlerin hâlini anlatır: "Hak, her ne vakit nûr-i ahadiyyet ile tecellî edip izâe eylese, onlar o nûr içinde yürürler. Zîrâ tecellî-i ahadî ile keserât ve hicâb-ı taayyünât kalkar." Ahadiyetin nûru parlayınca çokluk ve sûret perdeleri kalkar; ârif artık o tek nûrun içinde yürür.
Bilen kişiyi yürüten ilim nûru. Kelime-i Îseviyye nûru bir ma'rifet ışığına çevirir: "O mes'ele, o kimseye bir nûr olur ki, zulmet-i cehl içinde kalan sâir insanlar arasında bu nûr ile yürür; ve onların ölmüş olan nefislerini ma'rifet-i ilâhiyye ile diriltir." Kelime-i Mûseviyye dersi aynı sırrı bir âyetle pekiştirir: cehâlet ölümüyle ölmüş kişiyi Hak ilimle diriltir ve "onun için bu ilmi bir nûr yapar ki, nâs arasında o nûr ile yürür." İlim, karanlıkta el yordamıyla yürüyenin önündeki tek ışıktır.
Mûsâ'nın gördüğü ateş aslında nûrdu. Kelime-i Îseviyye dersi, Tûr'daki ateşin sırrını açar: "Mûsâ, o tecellî eden şeyi ateş gördü; hâlbuki o şey… âlîde ve sâfilde zâhir olan nûr idi." Yani yüce âlemde de aşağı âlemde de görünen, aynı nûrdur; o nûr bütün âlem sûretlerini kuşatan nefes-i rahmânî ile zuhûr etmiştir, ulvî ve süflî sûretler o nefesin yoğunlaşmasından doğmuştur.
Terzibaba Külliyatında en-Nûr
Terzibaba, Nûr ismini bir tek merkeze toplar: Nûr-ı Muhammedî. Bütün ilâhî isimler bu nûr içinden zuhûra çıkar ve âleme gönderilir.
Cem'iyyet-i esmânın zuhûr yeri: Nûr-ı Muhammedî. Feth Sûresi ile Altı Peygamber — Hz. Muhammed dersleri aynı hükmü koyar:
"Burası aynı zamanda 'esmâ' âlemidir ve cem'iyyet-i esmânın zuhûru da Nûr-ı Muhammedî içerisindedir. İrsâl Hakikat-i Muhammedî'den gelmektedir ve cümle esmâ-i ilâhiyye Nûr-ı Muhammedî ile irsâl edilmiştir." (Feth Sûresi Şerhi)
Demek isimler tek tek görünmeden önce bir toplanma yerinde, Nûr-ı Muhammedî'de bir aradadır; her isim oradan âleme gönderilir. Nûr burada dağınık bir ışık değil, bütün esmânın kaynaklandığı tek merkezdir.
Cemâlden nûr, celâlden nâr. Mektuplarda Yolculuk, Nûr'u bir ahlâk yoluna bağlar: "Cenâb-ı Hakk'ın Cemâl ve Celâl sıfatları vardır. Birinden nûr, diğerinden nâr peydâ olur. Biz Cemâl sıfatını göstermek ve herkesten de Cemâl yüzünü bulmak yolunu tutmaktayız." Nûr, cemâl sıfatının eseridir; sâlikin işi hem kendinden nûr göstermek, hem başkasında o nûru aramaktır. Aynı tabakalanma yaratılışta da görülür: "Cemâl ve nûr ve hüdâ sıfatları cihetinden nefs-i Muhammedî'den melâike-i âlîni yarattı; ve celâl ve zulmet ve dalâl sıfatları cihetinden iblîsi ve etbâını yarattı" (Hac Sûresi). Nûr ile zulmet, cemâl ile celâlin iki kutbudur.
Ses, mânâ, rûh, nûr. Târık Sûresi, nûru bir iniş zincirinin son halkasına koyar: "Bir mânâya yüklenmiş bir Rûh, ve o Rûha yüklenmiş bir nûr vardır. Ses → mânâ → Rûh → nûr… İşte bu dört mertebe ve sonda bulunan nûrun zâhir ve bâtın yönü vardır." Üfleyen zâhiren İnsân-ı Kâmildir, bâtınen İnsân-ı Kâmilin bâtını olan Hak'tır. Nûr, ilâhî nefhanın insanda son göründüğü yerdir.
Nefsin yıldızının nûra dönüşü. Bendeki Terzi Babam, bir harf işâretiyle dönüşümü anlatır: "Birinci mertebede nefs-i emmâre, hevâ ve heves yıldızı, 'Nûn' ile Nûr-ı İlâhî, Hakîkat-i İlâhî, Nûr-ı Muhammedî'ye dönüşmüştür." Nefsin karanlık yıldızı, terbiye ile Nûr-ı Muhammedî'ye dönüşür; sâlikin yolu bu dönüşümün ta kendisidir.
Değerlendirme
Üç kaynak Nûr'u aynı çizgide buluşturur. Mesnevî, Nûr'u Hak ile bir tutulan bir zât ismi olarak koyar — hem kendi görünen hem eşyâyı gösteren; sâlikten renksiz nûru, sûretlerin ardındaki tek tecellîyi müşâhede etmesini ister. Füsûs, âlemin aslen karanlıkta yaratıldığını, üzerine saçılan nûrun bir muhabbet eseri olduğunu söyler; ârif ahadiyet nûru içinde yürür. Terzibaba külliyatı ise bu nûru tek bir merkeze, Nûr-ı Muhammedî'ye bağlar: bütün esmânın toplandığı ve âleme gönderildiği kaynak. Hepsinin ortak hükmü şudur: Nûr yalnız "aydınlatan" değil, varlığı görünür ve diri kılan, cemâl sıfatından doğan ilâhî tecellînin ta kendisidir. Bu ismi nur-i-muhammedi, ahadiyyet ve cemal ile birlikte; zıt kutbunu ise zulmet ve celâl yönüyle okumak gerekir.