Esmâ 95
Kaynak: Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 1), s. 277 — M. Nusret Tura (düz. Terzioğlu Murat Deruni)
EL-HÂDİ
Hidayet eden, yol gösteren demektir.
Yani bu ismin ve bu sıfâtın sahibi olanlar bu işi görürler Yukarıda arzettik. Cenâb-ı' Allah'ın bütün sıfâtları saltanatının icraatını yapmaktadır, hepsi azametle faaliyettedirler. Bizler onun maşasıyız. Yol göstermek hususunda Rabb-imizin emrine tabî olduğumuz gibi, taliplerin de emrine tâbiyiz.
Çağrısı açıktır ve beliğ,
Buldursun hepimize doğru yolu,
Kendi yolunu açan HADİ'dir ancak.
Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Terzibaba'nın Füsûsu'l-Hikem dersleri ve külliyatı ışığında derlenmiştir.
Mesnevî-i Şerîf'te el-Hâdî
Mevlânâ, Hâdî ismini hemen her yerde celâlî zıddı Mudil (saptıran) ile çift olarak işler. Konuk'un şerhi bu ismi bir yön gösterme değil, kulun ezelî istidâdından gelen ve halkın kınamasına aldırmayan bir kuvvet olarak açar.
Aynı rahmet bahârından diken ve çimen. Şerhin en açık teması, herkese ulaşan rahmetten kiminin hidâyet, kiminin dalâlet devşirmesidir. Cilt 5 bunu bir bahar misaliyle koyar:
"Hak Teâlâ'nın rahmet-i sıfâtiyyesiyle tecellîsi umûmî olduğu hâlde, bu rahmet bahârından ehl-i dalâlet dikenliği kabûl ederler; ben ise yemyeşil ve latîf çemenliği kabûl ederim." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 5)
Demek rahmet bütün âleme bahar gibi iner; fakat aynı yağmurdan biri diken, biri çimen verir. Hâdî isminin mazharı, o rahmetten yeşeren çemenliktir; Mudil'in mazharı ise aynı rahmetten dikeni devşirendir. Fark, yağmurda değil, alanın ezelî istidâdındadır.
Hâdî mazharı, kınamadan zarar görmez. Cilt 3, bu ismin mazharına bir teminât verir: "Canı, Hâdî isminin tecellî ettiği yer olan kimseye, halkın kınamasından ve ayıplamasından ne zarar gelir?" Hidâyet üzere olan kişi, içine doğru yolu yerleştiren Hak olduğu için, dışarının ayıplamasından sarsılmaz. Aynı cilt, kâmili de bu isme bağlar: "'Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanınız' sırrına mazhar olan insân-ı kâmil güzeldir; yani Hâdî isminin mazharıdır ve güzelliği sever, çünkü kendi cinsindendir." Hidâyet, benzeri benzerine çeken bir güzelliktir.
Tevhîd sarhoşluğunda Hâdî ile Mudil birleşir. Cilt 5, ismin en ince yüzünü koyar:
"Benim Hakk'ın birliği şarabından sarhoşluğum o derecededir ki, Hâdî isminin tecellî ettiği Hz. Ömer ile Mudil isminin tecellî ettiği Ebû Leheb'i birbirinden ayırt edip fark edemem." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 5)
Tevhîd makâmının zirvesinde, hidâyet veren isimle saptıran isim aynı Zât'ın iki tecellîsi olarak görünür; ârif ikisini de Hakk'a bağlar. Fakat bu, sorumluluğu kaldırmaz: "sıpanın, yani nefsimin hevesini tabiatın karanlığında tanırım" der — hakîkatte birlik, amelde nefsin hevesini tanımayı engellemez.
Füsûsu'l-Hikem'de el-Hâdî
İbn Arabî'nin esmâ tasnifinde Hâdî, mütekābil (karşılıklı) isimlerin en açık örneğidir; Mudil ile çift, cemâl ile celâlin ayrıştığı yerdir. Terzibaba'nın Füsûs dersleri bu çiftin sırrını a'yân-ı sâbite (varlıkların ezelî hakîkatleri) üzerinden çözer.
Hâdî mü'mininden râzı, Mudil mazharına gazaplı. Kelime-i Hûdiyye, ismin hükmünü net koyar:
"Hâdî isminin hükmü hidâyet; Mudil isminin hükmü de sapıklıktır. Hâdî ismi kendisinin kulu olan mü'minden râzı olduğu gibi, ona gazap etmez." (Kelime-i Hûdiyye)
Demek her isim kendi mazharından râzıdır; fakat bir Rabb'in mazharı, başka bir Rabb'in ölçüsüne göre "gazaba uğramış ve sapmış" görünür. Hidâyet ve dalâlet, bakış açısına göre değil, hangi ismin kulu olduğuna göre belirir.
Da'vet, birbirine benzeyenleri ayıran mihek. Kelime-i Ya'kûbiyye, peygamber da'vetinin işlevini açar: "Esmâ-i ilâhiyye Hâdî ve Mudill ve Dârr ve Nâfi' gibi cemâlî ve celâlî olarak yekdîğerine mütekābildir. Sûrette birbirine benzeyen insanlardan ba'zıları Hâdî, ba'zıları Mudill isminin mazharıdır. Da'vet olmasa, bunlar birbiriyle eşitlik da'vâsında bulunurlar." Demek peygamberin da'veti bir mihektir (ayar taşı): dıştan birbirine benzeyen kalpler, ancak bu çağrı karşısında hangi ismin mazharı olduğunu belli eder.
Bütün zıt isimleri cem eden tek Zât. Kelime-i İdrîsiyye, Hâdî ile Mudil'in aslında tek hüviyette toplandığını söyler: "Celîl ve Cemîl ve Hâdî ve Mudill ve Dârr ve Nâfi' ancak O'dur... Hak bilcümle ezdâdı cem'etmekle bilinir." Karşıtlık, isimler arasındaki nisbetlerden ibârettir; hüviyet-i ilâhiyyeye nisbetle ne karşıtlık ne çatışma vardır. Kelime-i Üzeyriyye ise Hâdî'yi cemâl isimleri arasında sayar: bir aynın zâtî istidâdı kemâle kâbil ise, "Latîf, Cemîl, Mün'im ve Hâdî gibi cemâlî isimleri taleb eder ve onların mazharı olur." Demek hidâyet, dışarıdan dayatılan bir lütuf değil, aynın kendi ezelî talebine Hakk'ın icâbetidir.
Terzibaba Külliyatında el-Hâdî
Terzibaba, Hâdî ile Mudil çiftini somut bir mücâdele sahnesine taşır: nefs-i emmâre ile îmânın savaşı, ve bu savaşta Hâdî'ye gelen ilâhî yardım.
Hâdî'nin mazharı mü'min, Mudil'in mazharı kâfir. A'yân-ı Sâbite dersi, çifti ezelî istidâda bağlar:
"Esmâ-i ilâhiyye, Hâdî ve Mudill ve Dârr ve Nâfi' gibi mütekābildir; Hâdî isminin iktizâsı hidâyet olup, bu ismin mezâhiri mü'minlerdir. Mudill isminin iktizâsı da dalâlet olup, onun mezâhiri de kâfirler, fâsıklardır." (A'yân-ı Sâbite)
Demek kim hidâyette, kim dalâlette — bu ezelde aynın sûreti üzere sâbit olmuştur. Zümer Sûresi şerhi bir ümit kapısı açar: "Eğer bir kimsenin ayn-ı sâbitesi ezelde Hâdî ismi üzere sâbit ise, bu âlemde bir müddet dalâlet sahrasında dolaşsa bile, mazharı olduğu ismin hazînesindeki atâyâ vakti gelince ona ulaşır." Asıl Hâdî mazharı olan kişi, bir süre yoldan sapmış görünse de, sonunda kendi ismine döner.
Nefs şiddetlenince Hâdî'ye Kahhâr yardım eder. Altı Peygamber — Hz. Mûsâ dersi, hidâyetin yalnız bırakılmadığını gösterir: "Nefs-i emmâre îmâna, yani Hâdî ismine karşı şiddetini arttırdığı zaman Cenâb-ı Hak Hâdî ismine yardımcı olarak nefs-i emmârenin üzerine bir tûfan gönderir. Demek ki Cenâb-ı Hak Hâdî esmâsına, zorda kaldığı durumlarda Kahhâr esmâsı ile yardımcı oluyor." Hidâyet zayıf düşünce, celâl ismi onun imdâdına yetişir; Kahhâr'ın kahrı, Hâdî'nin önünü açan bir yardım olur.
Gaffâr, Mudil'i örter, Hâdî'yi açar. Sâd Sûresi şerhi, tövbeyi iki ismin örtülüp açılması diye okur: "Burada Gaffâr'ın tecellîsi, kuldan Mudill'in hükümlerini örtmek ve Hâdî'nin hükümlerini açmaktır. Böylece kul, dalâlet perdelerinden korunur ve takvâya ulaşır." Mağfiret, kuldaki saptıran ismin hükmünü örtüp hidâyet ismini öne çıkarmaktır. Nûh dersi ise tehlikeyi koyar: Mudil mazharı kavim, Hâdî'nin tebliğini duymamak için "kulaklarını tıkayıp başlarını örttüler" — saptıran isim, hidâyet çağrısını işitmeye bile engel olur. Hz. Peygamber'i Rüyâda Görmek dersinde Mudil'in en azgın hâli anlatılır: "Hâdî'deki gücü kendi varlığına aktararak, Hâdî'yi perdeleyip kendi gücünü iki kata çıkararak" Hak yolundan alıkoymaya çalışmak.
Değerlendirme
Üç kaynak Hâdî'yi daima Mudil ile çift okur; ismin sırrı bu karşılıkta gizlidir. Mesnevî onu herkese inen rahmetten çimen devşiren mazhara, halkın kınamasından zarar görmeyen kalbe ve tevhîd makâmında Mudil ile birleşen tek tecellîye bağlar. Füsûs, hidâyet ile dalâleti aynın ezelî istidâdına dayandırır; peygamber da'vetini, birbirine benzeyen kalpleri ayıran mihek sayar; bütün zıt isimlerin tek hüviyette cem olduğunu gösterir. Terzibaba külliyatı ise çifti somut bir savaşa indirir: Hâdî'nin mazharı mü'min, Mudil'in mazharı kâfirdir; nefs şiddetlenince Hâdî'ye Kahhâr yardım eder, tövbede Gaffâr Mudil'i örtüp Hâdî'yi açar. Hepsinin ortak hükmü şudur: Hâdî, kulu zorla değil, onun ezelî istidâdına icâbetle doğru yola ileten cemâl ismidir; hidâyet ve dalâlet, dışarıdan dayatılan bir hüküm değil, aynın kendi hakîkatinin zuhûrudur. Bu ismi celâlî karşıtı mudil ile çift; cemâl yönünü latif ve nafi ile, yardımcı celâl yönünü ise el-Kahhâr ile okumak gerekir.