Esmâ 100
Kaynak: Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 1), s. 282 — M. Nusret Tura (düz. Terzioğlu Murat Deruni)
ES-SABÜR
Ceza vermekte sabredici demektir.
Kullarına kabahatlerinin cezasını vermez, sabreder. Belki tövbe eder, belki ibretle bakmayı öğrenir, nasihatla ahlakını değiştirir diye sabreder.
İyiliğe istidadı olanlara fazla para ve miras vermez. Ahlakı bozulmasın diye sabreder.
Hastaları hemen öldürmez, doktor ve ilaç bulur da kurtulur diye sabreder. Oruç da bir sabırdır, Hak'tan bize bir hediyedir. Bize de felaketli günlerimizde sabretmemizi tavsiye eder.
Dut yaprağı atlas olur bir gün,
Artık kendine ver güzel bir yön,
İnnallâhe meas SABİR rin dir ancak.
Sabri bey’in şahsında tüm dervişlere hususî mektup
Sabri bey’in şahsında tüm dervişlere hususî mektup,
Ey sevgili kardeşlerim, Sizlere bu mektubu ibretli bir hikâye olarak naklen ve anladığıma göre yazıyorum. Fakat yazma saatim sabah namazından bir saat evvel aç karnına yâr ile ülfette iken, aramızda perde yok iken olan zamandır. Siz de öyle bir zamanda okursanız, cangâhınıza işler, sonsuz zevke erersiniz.
Sene on altıncı asrın ortaları, Macaristan’da bir hudut köyü. Köyün yarısı Türklerin, yarısı Macarların… Yan yana iki ev var. Birisi Macar köylüsünün evi, diğeri Türk sipahilerinin evi… Yiğit Türklerle asil Macar beyleri kendi hallerine kalsalar, kardeş kardeş geçinecekler. Fakat arada kılıç var. Kılıcın olduğu yerde insan, insanın olduğu yerde de sevda olacağı muhakkaktır. Her sabah seher vakti sipahi beyi uyandığında, ara yerdeki çitin öbür tarafında ihtiyar dadısı ile oturan bir Macar asilzadesinin kızı İncil okumaktadır.
Sipahi beyi bu yanık sesi hayran hayran her sabah dinlemektedir. Kız da bir taraftan okuyor, ama yan gözle de beyi süzüyor. Vakit gafillerin uyku vaktidir. Âşıkların ma‘şûklarına itirafta bulundukları saattir. Ma‘şûkların sinelerini de kulakları gibi dikkat kesilerek sessiz sessiz yaşlarını içine akıttıkları hengâmedir. Ellerini uzatsalar birbirlerini tutabilecekler. Sipahi beyi temkinlidir. Dilber ise sabırlıdır. Bey ocaktan ayrılma emrini alıncaya kadar bu temkin ve sabır devam ediyor. Aralarında koca bir dünya var ki perde oluyor. Tıpkı Kûr’ân-ı Kerîm’deki “marece’l-bahreyn yeltekıyân, beyrıehü- mâ berzabun lâ yebğıyân” ayet-i şerîfesini, Hazreti Mevlânâ’nın şerh ettiği gibi; acı su, tatlı su yan yana. Sipahilerin köyü terk edecekleri haberi yayılıyor. Gün ışığına çıkmamış bir aşk, nerede ise doğmadan ölüverecek. Olur mu ya! Son gece bahçenin incecik çiti bu hâle takat getiremiyor, sökülüyor, eriyor, isyan ediyor. Bey “Bunca kaleler aştım da şimdi bu kadar ufak bir maniadan mı korkacağım?” diyor. Öte tarafta Macar güzeli de “Diğer geceler gibi bu gece de bitip gidecek; artık gelse de beni alsa, kaçırsa” diyor. Sipahi beyi bir anda çiti aşıyor. Birbirlerinin ellerinden tutuyorlar. Kız yalvarıyor; “Al beni, götür beni, sev beni” diye. Yalvarmaya ne hacet? Sipahilerin en güzeli olan o bey, aylardan beri çitin beri tarafında beklemiş. Neden? Aşktan, hasretten çılgına dönmüş. Ama onu nasıl alsın kaçırsın? “Dillerimiz ayrı, dinlerimiz ayrı, törelerimiz, usûllerimiz, ananelerimiz ayrı” diyor. “Sen İncil okuyorsun” diyor, “ben Kur’ân…” Macar dilberinin de diyecekleri var. İşi yalnız ağlamak değil; aşkın dili, dini, töresi sırası olur mu? Aşkın bir tek kanunu vardır. Vuslat ister, başka ne olursa olsun ferman dinlemez. Zamana, mekâna göre değişmez. Kız, bir bey kızıdır. Ananın babanın tek kızıdır. Ama her şeyi sipahi için terk edecektir. Türkler hakkındaki malûmâtına göre, hareminde başka kadınlar bulunsa dahi razıdır. Sipahi beyi anlamıştır ki bu kız dünyaya onun için gelmiştir. Bu ana kadar onun için beklemiştir. Başka türlü olamaz diyor, sen benim kaderimsin, insanların kaderi bir defa yazılır diyor. Bey, kızın İncil okuduğu dilden değil; aşk dilinden, gözyaşlarının akışından anladığı gizli ve mahrem dilden dilberinin sözlerini, maksadını anlamış, kendi ocağına uçurmuştur. Sipahi beyi ile Macar dilberi evlerini kurmuşlardır. Maksadlarına nâil olmuşlardır. Saâdet onlar içindir. Kızın babası atlılarla, silahşörlerle kızını araya dursun, olan olmuş, kaza ve kader hükmünü icra etmiştir. Her sevda seherinde sipahi beyi sevgilisinden hayretle soruyor. Sormadan edemiyor. “Nasıl oldu bu iş? Nasıl oldu bu?” diyor. “Beni bu kadar sevmeni bile kıskanasım geliyor. Sen hiç kendi kendini kıskanmanın ne demek olduğunu biliyor musun?” Macar dilberi mes’ud, mahmur ve yorgun. “Ben” diyor, “kendi kendimi çok seviyorum, ama çok. Çünkü senin sevdiğin her şeyi çok seviyorum. Ben kendi kendimle dost oldum, ben. Sen beni benimle barıştırdın. Ben beni bilmiyordum. Sen beni benimle tanıştırdın. Benden içeri bir ben daha varmış. Bana bunu bildirdin.” İşte sevgili kardeşlerim, âfâkî ve enfüsî bu maddî ve manevî aşkı, garblıların yanlış olarak “amore platonique” dedikleri aşkı, fakir otuz beş seneden beri yaşıyorum. Sizler de ma’nevî olarak noksan kalan tarafı yaşayasınız diye yazıyorum. Aşk âleminin belli bir başı veya bir sonu yoktur; insana bağlı olan her şey böyledir. Her şey bize nisbet edilmiştir. Bu âlemde ne başlayan bir şey vardır, ne de nihayet bulan bir şey; her şey su gibi akmaktadır. Suyu, deryayı görmez misiniz nura, güneşe doğru uçar. Nur onu tekrar arza iade eder. Çünkü vazifesi vardır. Nebatları, hayvanları sular, onlara hayat verir. Havaya uçtuğu zaman buhar derler, yağarken yağmur derler; ince olursa sis, kalın olursa bulut, çiçek, yaprak ve meyvelerdeki sabah damlalarına şebnem derler. Biz içeriz su insan olmuştur. Yediğimiz yemeklerle taşlar topraklar insan olmuştur. Hangi meyvenin, çiçeğin kökünden geçmişse onun ismini almıştır. Üzüm, çilek, vişne, fasulye, gül, karanfil vs. Bir namütenâhiliktir ki akıllar ermez, aciz kalır.
“Bu âlem katrelerin ben deryayım, dedikleri bir âlemdir.Bu âlem zerrelerin ben güneyim dedikleri bir âlemdir.Bu âlem havanın ben ruhum dediği bir âlemdir.Bu âlem aciz, fakir Mansûr kılıklı insanların (Ene’l-Hak) dedikleri bir âlemdir.” Sevgili kardeşlerim! Cümlenize selâmlar, sıhhatlar, iyi ömürler dilerim.
Ben o dilden anlamam sanırım bülbül şakır
Sabah seher vaktinde görebilsem yârimi
Gül dalına bülbül konmuş, çeker âh u zârınu”
el-Fakîr, M. Nusret
ER-RAB
Terbiye edici demektir.
Her ana-baba çocuklarının rabbidir. Her amir memurlarının rabb-idir. Her yaşta büyük en küçüğünün rabb-idir. Hakkı'n rabb-lığından bulaşmış bir terbiye edicilik sıfatı vardır. Yedi yaşında bir çocuk bile beş-altı yaşındaki kardeşine karşı birşeyler öğretmeye, emirler vermeye kalkar. Rablık sıfâtının tesirinden kurtulamaz. Cenâb-ı Hak, rab-bül erbabdır. Rabb-ül âlemindir. Rablerin Rabb-i ve âlemlerin rabb-idir.
İbrâhîm peygamber bile küçük yaşta elleriyle yaptıkları tahtalara tapmanın ma’nâsızlığını düşünerek annesine sordu, "Benim rabb-im kimdir?" dedi. Cevabı alınca,"Senin rabb-in kim?" demiş. Annesi, "baban," demiş, "babanın rabb-i büyük baban" demiş.
Gece yıldızları gören İbrâhîm uzaklığı, parlaklığı görünce 'rab bunlar olsa gerek' demiş. Ay meydana çıkınca daha büyük olduğu için ona dönmüş. Sabah güneşi görünce onda karar kılmış. Akşam olup güneş gaip olunca ondan da yüz çevirmiş. Bunlar değişen, ölen, gaip olan mahluklardır rab olmazlar demiş. Ufak yaşta rab aramaya kalkan bir çocuğun "bu âlemlerin bir yaratıcısı terbiye edicisi olacaktır elbet" diye düşünmesi büyük yaştakilerin bundan ibret almalarını icap ettirecek bir keyfiyettir.
Rabb-ül âlemin olan Hazreti Allah, kullarını kulları ile terbiye ettiği, gibi hayvanlarla da terbiye eder, tabiat kuvvetleriyle de terbiye eder.
Bu âlemde fincancı katırlarını ürkütmezseniz yani terbiye edilmeyi icap edecek bir haliniz görülmezse mesele yok. Siz terbiyeli, idareli, herkesin nabzına göre şerbet veren bir kimse iseniz sizi terbiye icap etmez ve herkes sever.
Malum ya terbiye ilk evvel nasihat ile cehennem korkusu ile başlar. Çocukta da nasihat ve nihayet dayaksız terbiye olmaz. Mektep çağında ilerlemeye yani büyümeye başladı mı Hakk'ın kullarına cennet vaat ettiği gibi siz de sınıf geçerse hediyeler vaat etmek suretiyle onu tembellikten ve fenalıklardan akkorsunuz. Askerlik çağından sonra o herşeyi anlamıştır. Mektebi severek adam olmak, maaşa kavuşmak, evlenmek, baba olmak arzusu ile ihtara bile bırakmadan bitirir.
Arabistan çöllerinde su azdır. Kıymetlidir. Oraların ahalisi için cennet, önünden şırıl şırıl su akan bir yerdir. Fakir ve obur kimseler için türlü nimet vaat edilir. Şehvet düşkünleri için huri ve gılmanlara iltifat fazladır. Yani herkesin cenneti tasavvururda başka başkadır. Onun için arif ve âşık kimseler, "Ya rab bana ne dünya gerek, ne ahiret, herkese istediğini ver bana da sen yetersin" diye dua ederler.
Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Terzibaba'nın Füsûsu'l-Hikem dersleri ve külliyatı ışığında derlenmiştir.
Mesnevî-i Şerîf'te es-Sabûr
Mevlânâ, Sabûr ismini çoğu kez Hz. Nûh'un (a.s.) tûfan münâcâtında işler; Konuk'un şerhi bu ismi acz ânında sığınılan bir kapı ve sâlikin temkîn makamına bağlar.
Ey Sabûr olan Pâdişâh! Cilt 5 şerhi, Sabûr ismini Nûh'un (a.s.) çaresizlik ânındaki nidâsı olarak koyar. Oğlu Kenan dalgalara kapılırken Nûh münâcâta başlar:
"Dedi: 'Ey Sabûr olan padişah; benim eşeğim öldü ve senin selin yükü götürdü.' ... Burada sabûr ve halîm ma'nâsı murâd buyurulur... Ya'ni 'Nûh (a.s.) bu hâli görünce münâcâta başlayıp buyurdu ki: Ey Sabûr ve Halîm olan Pâdişâh-ı Zü'l-Celâl, ben acz ve ızdırâr içinde kaldım.'" (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 5)
Demek Sabûr ismine asıl, insanın bütün gücünün tükendiği, acz ve ızdırâr içinde kaldığı ânda sığınılır. Kul "eşeğim öldü, selin yükü götürdü" derken, elinden her şeyin gittiğini söyler; ve böyle bir ânda Hakk'ı "Sabûr ve Halîm" diye çağırır. Çünkü Sabûr, kulun aczine karşı acele etmeyen, kuluna mühlet veren, hilm (yumuşaklık) ile muâmele eden isimdir. Şârih "bürd-bâr" (cefaya katlanan, yük çeken) kelimesini de buraya bağlar: Sabûr, yükü taşıyan, katlanan demektir.
Sabûr ismine mazhar olmak: temkîn makamı. Cilt 2, Sabûr'u kulun hâlinden çıkarıp bir makama bağlar:
"Ben saman çöpü gibi zayıf ve nahif değilim ki, sert ve şiddetli olan nefis hevâsı beni yerimden oynatsın; aksine ilâhî ahlâk ile ahlâklanmada ve Hak Teâlâ'nın Halîm, Sabûr ve Mu'tî isimlerinin mazharı olmakta dağ gibi sâbit bir hâldeyim. Yani ben telvin makamında değilim, temkîn makamındayım." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 2)
Demek Sabûr ismine mazhar olmak, kulun bir hâlden öbürüne savrulmaktan (telvin) kurtulup, dağ gibi sâbit kalmasıdır (temkîn). Nefsin hevâsı ne kadar şiddetli eserse essin, Sabûr ismiyle ahlâklanan kul yerinden oynamaz. Burada sabır bir dişini sıkma değil, "ilâhî ahlâk ile ahlâklanma"nın bir meyvesidir: kul Sabûr ismini kendinde zuhûra getirince, sarsılmaz bir sebât kazanır.
Füsûsu'l-Hikem'de es-Sabûr
Bu isim Füsûs derslerinde müstakil bir başlık olarak işlenmez; es-Sabûr'un asıl yeri Mesnevî ve Terzibaba külliyatındadır.
Terzibaba Külliyatında es-Sabûr
Terzibaba külliyatı, Sabûr'u esmâ tecellîlerinin çeşitliliğine, imtihâna (ibtilâ) ve fenâ hâline bağlar.
Sabûr'un tecellîsi: sebât. Zümer Sûresi dersi, her ismin ayrı bir renkte tecellî ettiğini koyar:
"Her bir ilâhî isim ayrı bir renkte tecellî eder: Rahîm isminin tecellîsi şefkat, Kerîm isminin tecellîsi cömertlik, Sabûr isminin tecellîsi sebât olarak zuhûr eder... Tek bir yağmur yeryüzüne iner, ancak düştüğü toprağın kâbiliyyetine göre bâzı yerden buğday, bâzı yerden üzüm, bâzı yerden de diken çıkar." (Zümer Sûresi)
Demek Sabûr isminin kuldaki meyvesi sebâttır — yani bir hâlde durabilme, sarsılmama, yolda kalma. Fakat aynı tecellî her toprakta aynı meyveyi vermez; yağmur birdir, çıkan ürün toprağın kâbiliyetine göre değişir. Sabûr'un sebâtı da kulun isti'dâdı kadar zuhûr eder.
Sabûr, imtihânla fiiliyata çıkar. Mü'minûn Sûresi dersi, bu ismi a'yân-ı sâbite (insanın ezelî özü) ile imtihân arasına yerleştirir:
"Her insânın ilm-i ilâhî'de bir özü ve hakîkati (ayn-ı sâbitesi) vardır. Kiminde 'Sabûr' isminin, kiminde ise 'Cebbâr' isminin hükmü baskındır. 'İbtilâ', bu hakîkatlerin, imtihânlar vasıtasıyla fiiliyata dönüşmesi, zuhûr etmesi, müşâhedeye gelmesi sürecidir." (Mü'minûn Sûresi)
Demek kimi insanın özünde Sabûr ismi baskındır; ama bu öz, ancak imtihânla (ibtilâ) açığa çıkar. Sabır kuvvesi (isti'dâd) kulda gizli durur; imtihân onu fiiliyata çevirir, görünür kılar. Aynı ders bunu "İçinizden sabredenleri bilelim diye sizi imtihân edeceğiz" (Muhammed, 47/31) âyetiyle bağlar: imtihân, gizli sabrı meydana çıkaran terbiyedir.
Hakîkat mertebesinde sabreden, Sabûr'un kendisidir. Mü'minûn Sûresi dersi, ismin en derin yüzünü fenâ (yokluk/erime) hâline bağlar:
"Hakîkat mertebesinde kişi fenâ hâlinde olduğundan, sabreden onda tecellî eden es-Sabûr esmâsı ile Hakk'ın ta kendisidir. Buradaki hâl bir yönüyle, 'innallâhe meas sâbirîn' 'Allâh sabredenlerle beraberdir' (Bakara, 2/153) yaşantısıdır. Ancak bu beraberlik iki kişinin yan yana olması gibi değil, birlik (vahdet) olarak tecrübe edilir." (Mü'minûn Sûresi)
Demek sabrın en yüksek mertebesinde kul, "ben sabrediyorum" diyen kalmaz; fenâ hâlinde kulun benliği eridiğinden, sabreden artık onda zuhûr eden Sabûr ismidir. "Allah sabredenlerle beraberdir" âyeti de bu mertebede iki kişinin yan yanalığı değil, bir birlik olarak yaşanır: sabreden de Sabûr'dur, sabredilen de O'ndan. Sabır, kulun kendi tahammülü olmaktan çıkıp Hakk'ın bir tecellîsi olur.
Değerlendirme
Üç kaynak es-Sabûr'u bir bütün hâlinde verir — bu isim asıl olarak Mesnevî ve Terzibaba külliyatında işlenir. Mesnevî, Sabûr'u acz ve ızdırâr ânında sığınılan kapı (Nûh'un tûfan münâcâtı) ve nefsin hevâsı karşısında dağ gibi sâbit kalmanın makamı (temkîn) olarak koyar; sabır, ilâhî ahlâkla ahlâklanmanın bir meyvesidir. Terzibaba külliyatı ise Sabûr'un kuldaki tecellîsini sebât olarak tanımlar, onu imtihânla (ibtilâ) fiiliyata çıkan ezelî bir öze bağlar ve en son fenâ hâline taşır: orada sabreden kulun benliği erir, sabreden artık Sabûr'un kendisi olur. Hepsinin ortak hükmü şudur: es-Sabûr, dişini sıkıp dayanmak değil; acelesiz, hilm ile kuluna mühlet veren Hakk'ın isminin kulda sebât olarak zuhûru, en yüksek mertebede ise sabredenin kendi benliğinden fânî olup sabreden olarak Hakk'ı bulmasıdır. Bu ismi fena, ayan-i-sabite ve el-Halîm ile birlikte okumak gerekir.