Esmâ 51
Kaynak: Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 1), s. 199 — M. Nusret Tura (düz. Terzioğlu Murat Deruni)
EŞ-ŞEHİD
Uzak, yakın her şeyi görücü; fikirle değil, akılla değil, şuhut yoluyla görücü demektir.
Buna benzer kelimeleri lisanımızda çok kullanırız. Meselâ, şahit ve müşahede, gören ve görmek ma’nâlanma gelir. Fakat şehit diye muharebelerde düşmanın öldürdüğü kimselere denir. Asıl dikkat nazarlarınızı çekmek istediğim bu kelimedir. Bu tabirin vatan ve millet uğrunda ölenlere verilmesi manâlıdır. Çünkü, büyük bir feragatla kendisini feda ederek, "Allah Allah" diye düşmana hamle ederken ölmek esnasında esrar-ı ilahîden bazılarına vakıf olduğu da muhakkaktır. Sıfât-ı İlâhîye'yi ve cemâl-i Peygamberîyi görerek, aşk ve şevk ile bu fâni âleme veda etmek şühedaya nasip olan bir haldir.
İstediği zaman Hakk'ın Habibini gören müminler de vardır. Onlar sehiddirler. Muharebe şehidi bir anda vücudundan geçmiştir.
Veliler, nefis terbiyesinde mükerreren ölmüş ve dirilmişlerdir. Efendimiz'in buyurdukları gibi, "Ey arkadaşlar, düşmanla olan muharebeyi kazandık, şimdi bizi daha büyük bir harp bekliyor. O da nefislerimizle olan mücadelemizdir." Bir de akrabalarından bir zat, "Ya Muhammed, memleketin genişledi, beni bir vilayete vali yapsana" dedi. Efendimiz, "seni vücudunun dahilinde vali yaptım" buyuranca "Nasıl olur ben vücudun idaresinden kolay birşey olmadığı için memleket idaresini istiyorum" demiş. Bu defa Efendimiz, "Vücudunun idaresi, memleket idaresinden zordur. Çünkü kuvvetli düşman ölünceye kadar seninle baraberdir, o düşman nefisdir. Namaz kıl dersin kılmaz, oruç tut dersin tutmaz, iyilik yap dersin yapmaz, sadaka ver dersin vermez, mani olur" demişlerdir. Onun için velilerin şehitliği harpte ölenlerin şehitliğinden yüksektir.
Muharebede bir ölüm var fakat nefis mücadelesinde birçok kereler dirilip dirilip ölmek suretiyle muhtelif ölümler vardır.
Şahid olduğunu söylemez her dil,
Dikenleri çevirerek eyle gül,
Yaptıklarına şahid ŞEHİYD'dir ancak.
Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Terzibaba'nın Füsûsu'l-Hikem dersleri ve külliyatı ışığında derlenmiştir.
Mesnevî-i Şerîf'te eş-Şehîd
Mevlânâ'nın beyitlerinde "şehîd" çoğu yerde canını veren kimseyi — Hamza'yı, Hallâc-ı Mansûr'u — anar. Fakat bu kelimenin kökünde "şâhid olmak, görmek, hazır bulunmak" vardır; ve şerh, şehâdeti bir ölüm değil, bir müşâhede mertebesi olarak okur. Asıl şehîd, son anda Hakk'ı gören, O'na şâhid olandır.
Asıl şehâdet, nefisle savaşta — cihâd-ı ekberde — kazanılır. Cilt 9, dünyaya karşı nazlanan kulların kim olduğunu açar:
"Biz cihâd-ı ekberde ve nefsi ile mücâhedede şehîd olmuş kimseleriz; ve mertebe-i şehâdeti ihrâz edenler dünyeviyyeye karşı nazlanırlar." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 9)
Burada şehâdet, dış savaşta değil, "cihâd-ı ekber"de — nefsle mücâhedede — kazanılır. Nefsini öldüren, kendi "ben"ine şâhid olup onu aşan kimse, bir mertebeye (mertebe-i şehâdet) erer; artık dünya onu bağlamaz. Demek şehîd olmak, can vermekten önce, "ben" diyenin ölümüne ve onun ötesindeki hakikate şâhit olmaktır. Bu, eş-Şehîd isminin kuldaki ilk izidir: gören, müşâhede eden hâle gelmek.
Füsûsu'l-Hikem'de eş-Şehîd
İbn Arabî, eş-Şehîd ismini Kelime-i Îseviyye'de doğrudan işler. Dayanağı, İsâ (a.s.)'ın âyetteki sözüdür: "Ben onların arasında dâim oldukça, onların üzerine şehîd idim... Sen her şeye hakkıyla şâhidsin" (Mâide, 5/117). Şeyh, buradan kulun şâhidliği ile Hakk'ın şâhidliği arasındaki farkı çıkarır.
Şehîd, Rakîb gibi, bir ilâhî isimdir. Kelime-i Îseviyye, İsâ (a.s.)'ın kendine "şehîd" demesinin sırrını açar:
"Ve o isim dahi 'Onlar üzerine şehîd idim' kavlindeki 'Şehîd' ismidir. Zîrâ 'Rakîb' ismi gibi 'Şehîd' ismi dahi esmâ-i ilâhiyyeden bir isimdir. Binâenaleyh Îsâ (a.s.) bu hakîkati beyân için dahi 'Sen her şeye hakkıyla şâhidsin' (Mâide, 5/117) dedi." (Kelime-i Îseviyye)
İsâ (a.s.) kavmi arasında onlara şâhitti; ama bu şâhitlik ödünçtü — ancak aralarında bulunduğu sürece. Bu yüzden işin aslını Hakk'a verdi: "Sen her şeye şâhidsin." Demek kul, ancak hazır olduğu yerde ve hazır olduğu kadar şâhittir; Hakk ise her şeye, her zaman, kayıtsız şâhittir. eş-Şehîd, hiçbir şeyin O'nun görmesinden ve hazır bulunmasından kaçamadığı isimdir.
Kulun şâhidliği kayıtlı, Hakk'ın şâhidliği mutlaktır. Aynı ders bu farkı keskinleştirir:
"Bu kavliyle kendinin 'şehîd' olmasıyla Hakk'ın 'Şehîd' olması arasındaki farkı gösterdi. Zîrâ kendinin müşahedesi, ancak kavminin arasında mevcûd oldukça onların üzerinde vâki' olur." (TB. Kelime-i Îseviyye)
Kul görür, ama bulunduğu yerde ve bir süre görür; arada olmadığında şâhitliği kesilir. Hakk'ın şâhitliği ise mekâna ve zamana bağlı değildir — her şeyde hâzır ve nâzırdır. Bu fark, kulu Hakk'ın yerine koymaktan korur: kul, eş-Şehîd'in mazharı olabilir, ama o ismin mutlak sâhibi değildir.
Terzibaba Külliyatında eş-Şehîd
Terzibaba, eş-Şehîd'i kelimenin kökünden — "şâhid, müşâhede eden" — okur ve hem savaşta can verenin hem de Hakk'ı görenin neden aynı sözle anıldığını açar.
Savaşta ölene neden şehîd denir? Çünkü son anda Hakk'ı müşâhede eder. Reşahât dersi, iki kelimeyi tek hakikatte birleştirir:
"Savaşta ölenlere niye şehîd, şâhid diyorlar? Rivayetlere göre savaşta ölen kişi son nefesini verirken Allah'ı görür, Allah'ı müşâhede eder hükmü ile onlara müşâhede ehli yâni şehîd, şâhid deniyor." (Reşahât — Aynü'l-Hayât)
Demek şehîdliğin asıl sebebi can vermek değil, o anda Hakk'ı görmektir. Aynı kaynak, bunu savaş alanına da hapsetmez: silah taşımadan, kimse kurşun atmadan da "müşâhede ehli olduklarından" şehîd olanlar vardır. Şehâdet, kanın değil, görüşün mertebesidir; eş-Şehîd'in kuldaki tecellîsi, her hâlde Hakk'ı müşâhede edebilen göz açıklığıdır.
Şehîd, Hakk'ın Şehîd ismiyle tahakkuk edendir. Hadîd Sûresi dersi, ismi en açık şekilde tanımlar:
"Şehîd, Hakk'ın 'Şehîd' ismiyle tahakkuk edendir. O, her şeyde Hakk'ı görür ve Hakk da onu görür... Hakikat ehli, sıddîk ve şehîddir; nefsi Hakk'ın hüviyetinde fânî, isimlerinde bâkîdir." (Hadîd Sûresi)
Burada şehâdet karşılıklı bir görüştür: kul her şeyde Hakk'ı görür, Hakk da onu görür. Bu, eş-Şehîd'in en olgun mazharıdır — kulun gözü Hakk'ın görmesiyle bir olmuş, artık nereye baksa O'nu görür hâle gelmiştir. Ders bunu fenâ-bekā ile bağlar: böyle bir kulun nefsi Hakk'ın hüviyetinde fânî, isimlerinde bâkîdir. İlyâs-Lokmân-Hârûn dersi de aynı hakikati koyar: "Hak onlarda mütecellî ve zâhir ve şehîd ve hâzırdır" — yani Hakk her sûrette hem görünen hem gören, hem şâhit hem hâzırdır.
Değerlendirme
Üç kaynak eş-Şehîd'i kelimenin kökünden — "şâhid olmak, görmek, hazır bulunmak" — okur ve onu can vermekten önce bir görüş mertebesine bağlar. Mesnevî, asıl şehâdetin cihâd-ı ekberde, nefse şâhit olup onu aşmakta kazanıldığını söyler. Füsûs, İsâ (a.s.)'ın âyetinden hareketle kulun şâhitliği ile Hakk'ın şâhitliği arasındaki farkı kurar: kul ancak bulunduğu yerde ve bir süre görür, Hakk ise her şeye mutlak ve kayıtsız şâhittir. Terzibaba külliyatı ikisini birleştirir — şehîd, son anda Hakk'ı müşâhede edendir; en olgun hâlinde her şeyde Hakk'ı görür ve Hakk da onu görür. Hepsinin ortak hükmü şudur: eş-Şehîd, yalnız her şeyi gören değil, her şeyde ve her an hâzır ve nâzır olan isimdir; kul ancak nefsine şâhit olup ondan geçtiğinde, Hakk'ın görüşüyle gören bir "şâhid" hâline gelir. Bu ismi fena, insan-i-kamil ve batin ile birlikte; her şeyi gözeten yakın vechesini er-Rakîb ile okumak gerekir.