Esmâ 52
Kaynak: Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 1), s. 201 — M. Nusret Tura (düz. Terzioğlu Murat Deruni)
EL-HAKK
Her vücudun hakikati özü Hakk’tır. Allah'ın her zerreden zâtına yol vardır. Zât, herkesin kendi hakîkatinin deryasıdır. Görürsünüz, şehirler, dereler, çeşmeler, lağımlar, yağan yağmurlar bile, toprak kafi miktarı emdikten sonra yine denize gider, akarlar, denizde gaip olurlar. Benlikleri bırakırlar.
Bir insan bile denizde, "amanın yetişin boğuluyorum" diye bağırıp varlık alâmeti gösterdikçe insandır, canlıdır. Hareketsiz kaldı mı, mukavemetten vazgeçip dalgalara tâbi oldu mu artık o deniz olmuştur. "Yanıyorum, bitiyorum, mahvoldum" diyen aşıklar da öyledir. Sesleri çıkarsa, yanmamıştır, bitmemiştir, mahvolmamıştır. Yananın sesi çıkmaz, nuru gözükür.
Şüphesi olan ziyana gider,
Varlıkları perçeminden yeder,
Her zuhurda Hak alan HAK'tır ancak.
Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Terzibaba'nın Füsûsu'l-Hikem dersleri ve külliyatı ışığında derlenmiştir.
Mesnevî-i Şerîf'te el-Hak
Mevlânâ, Hak ismini "varlığı gerçek olan" mânâsıyla işler: Hak, varlığı hiç değişmeyen, yok olmayan, biricik gerçektir. Konuk'un şerhi bu gerçekliğin yanında sahte varlıkların nasıl eridiğini açar.
Hak: varlığı yok olmayan, gerçek olan. Cilt 13'ün lügatçesi ismin özünü koyar: "Hakk: (Esmâ-i hüsnâdan) Varlığı hiç değişmeyen, varlığı yok olmayan, gerçek olan." Demek Hak, "doğru" anlamından önce bir varlık hükmüdür: gerçekten var olan yalnız O'dur; geri kalan her şeyin varlığı değişir ve geçer.
Vehmî varlık erince zâtî tecellî kalır. Cilt 9, gerçek varlık ile vehmedilen varlık arasındaki farkı bir cam-renk temsiliyle koyar:
"Ey Hakk Yolcusu, renk renk olan bu hakîkî varlık mertebeleri şişelerinin, vehmedilmiş varlık şişelerinin varlığı kalmadığında ve senin nazarından kaybolduğunda, işte o zaman seni renksiz olan zâtî tecellî nuru hayran eder." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 9)
Varlık mertebeleri renkli şişeler gibidir; içlerindeki nûr birdir, ama her şişe onu kendi rengine boyar. Sâlikin vehmî varlığı kaybolunca renkler de silinir; geriye yalnız rengi olmayan, katışıksız zâtî tecellî — yani Hakk'ın kendi nûru — kalır. Gerçek varlık, bütün renklerin altındaki o renksiz birliktir.
Her tecellîde durmamak — seyr-fillâh. Cilt 5, gerçeği arayan kişiye bir uyarı verir: "Hakk'ın her ne tecellîsine mazhar olursan ol, o tecellînin zevkine kapılıp orada durma. Çünkü Hakk'ın esmâ ve sıfat tecellîleri sonsuzdur; ve bu, muhakkiklere göre 'seyr-fillâh'tır." Hak sonsuz olduğundan, O'na doğru yürüyüş de hiçbir konakta bitmez. Bir tecellîye gönül verip orada kalmak, gerçeğin kendisini bir rengiyle karıştırmaktır; sâlikin işi durmadan ileri gitmektir.
Hakk'a doğru yolculukta ikilik perdesi. Cilt 13, sıfat âlemini Hakk'ın önünde bir perde sayar: "'Çin'den maksat, İlahî Zât'ın perdesi olan nefs-i küll ve sıfat âlemidir; ve bu perde âlemi içinde maksat olan Hak tarafına kavuşma yolu kapalıdır. Çünkü ikilik ve sûret âlemidir." Demek gerçeğe — Zât'a — sûret ve ikilik âleminden ulaşılamaz; bu âlem bir perdedir. Hakk'a vuslat, ancak ikiliğin kalktığı yerde mümkündür.
Füsûsu'l-Hikem'de el-Hak
İbn Arabî, "Hak" kelimesini iki ayrı mânâda kullanır: Hakk-ı mutlak (mutlak gerçek olan Zât) ve Hakk-ı mütehayyel (hayalde kurulan, isimler ve sûretler düzeyindeki gerçek). Terzibaba'nın Füsûs dersleri bu ayrımı açar.
Hakk-ı mutlak ile Hakk-ı mütehayyel. Kelime-i Yûsufiyye, ismin iki yüzünü koyar:
"Bir isim diğer ismin aynı olması itibâriyle o isim, Hakk-ı mutlak olur. Çünkü mertebe-i ahadiyyette her bir isim, kâffe-i esmânın 'ayn'ı olan 'zât'ın 'ayn'ıdır. Ve bir isim diğer ismin gayrı olması itibâriyle o isim, Hakk-ı mütehayyel olur." (TB. Kelime-i Yûsufiyye)
Ahadiyet mertebesinde bütün isimler tek Zât'ın aynıdır; orada her isim "Hakk-ı mutlak"tır. Fakat isimler birbirinden ayrı görüldüğünde — yani esmâ, a'yân-ı sâbite ve onların dış âlemdeki mazharları düzeyinde — söz konusu olan "Hakk-ı mütehayyel"dir. Demek tek bir gerçek, bakış açısına göre ya mutlak birlik ya da hayalde kurulan çokluk olarak görünür.
Kul, ancak kendi sûretinde Hakk'ı görür. Kelime-i Şîsiyye, gerçeğin idrâkine bir sınır koyar: "Kul, kendi isti'dâdının sûretinde tecellî-i ilâhîyi müşâhede ettiği vakit, vücûd-ı Hak âyînesinde kendi sûretinden gayrısını müşâhede etmez; ve onun müşâhede ettiği Hakk-ı mutlak değildir. Zîrâ onun Hakk-ı mutlakı müşâhede etmesi mümkin değildir." Kul, Hakk'ı kendi isti'dâdı (kabiliyeti) kadar görür; gördüğü, gerçeğin kendisi değil, kendi aynasında yansıyan ölçüsüdür. Kelime-i Sâlihiyye bunun aksini de koyar: "Hak, abdin mikdâr-ı isti'dâdı üzere tecellî eder" değil; "abd, Hakk'ın ona tecellî ettiği sûret mikdârı üzere Hakk'a zâhir olur" — yani ölçüyü koyan kulun isti'dâdı değil, Hakk'ın tecellîsidir.
Ezelde Hakk-ı mutlak var idi, biz yok idik. Kelime-i Îseviyye, gerçek varlığın biricikliğini koyar: "O vücûd-ı mutlak vitr (tek) idi; ikilik itibârı mevcut değil idi; zuhûr ve butûn şey'-i vâhid idi. Binâenaleyh ezelde Hakk-ı mutlak var idi ve biz yok idik." Başlangıçta var olan yalnız Hak'tı; görünen ve gizli olan tek bir şeydi. Çokluk ve ikilik, sonradan zuhûr eden bir hayaldir; aslolan, tek gerçek olan Hakk'ın vücududur. Kelime-i Hûdiyye bunu varlıklara yayar: "Her bir varlık, bir Hak isminin sûretidir; ve o isim, o sûretin ruhudur."
Terzibaba Külliyatında el-Hak
Terzibaba, Hak ismini hem "tek gerçek varlık" hem de "celâl ile cemâli yerli yerinde tutan adâlet" olarak işler.
Hak ile hükmetmek — mîzânı korumak. Zümer Sûresi dersi, Hakk'ı bir denge ölçüsüne çevirir:
"İrfân ehli, Celâl gereken yerde Celâl ile, Cemâl gereken yerde Cemâl ile muamelesini yapar. Gazap gereken yerde yumuşak davranmak veya rahmet gereken yerde sertleşmek zulümdür. İşte 'Hakk ile hükmetmek' bu dengeyi ve mîzânı korumaktır." (Zümer Sûresi)
Hak ile hükmetmek, her şeyi kendi yerine koymaktır: celâli celâl yerinde, cemâli cemâl yerinde kullanmak. Ölçüyü şaşırmak — sert olunacak yerde yumuşamak, rahmet yerinde sertleşmek — zulümdür. Demek Hak, soyut bir gerçek değil, amelde tutulması gereken bir adâlettir.
Hakk'a mı, nîmetine mi yönelmek. Zümer Sûresi dersi, kulun gönlünü sınar: "'Durr' (sıkıntı) Celâl esmâsının, 'ni'met' (bolluk) Cemâl esmâsının tecellîsidir. Kul, Cemâl tecellîsinde Hakk'ı görüp Celâl tecellîsinde unutuyorsa, aslında Hakk'a değil Hakk'ın nîmetine yönelmiş demektir." Gerçeği seven, hem sıkıntıda hem bollukta aynı Hakk'ı görür; yalnız bolluğun tatlısına koşan, gerçeği değil nîmeti aramış olur. Hak sevgisinin ölçüsü, celâl ile cemâl karşısında değişmemektir.
Esmâ-i ilâhiyye, esmâ-i nefsiyye olur. Tasavvuf İzâhları, gerçeğin insanda nasıl iş gördüğünü açar: "Bütün esmâ-i ilâhiyye bizde mevcut; bu esmâ, esmâ-i nefsiyyeye dönüşmüş. Bu isimler bizim kavmimiz olmakta ve onları eğitmemiz gerekmektedir. Ne kadar esmâ-i ilâhiyyeyi eğitebilirsek yolumuz da o kadar aşılmış olur; onlar da bizim Hakk yolunda yürümemize yardım ederler." İnsan, gerçeğin isimlerini içinde taşır; bu isimleri terbiye etmek, gerçeğe doğru yürümenin kendisidir. Hak, kulun dışında uzak bir gerçek değil, içinde eğitilmeyi bekleyen isimler olarak bulunur.
Değerlendirme
Üç kaynak el-Hakk'ı bir bütün hâlinde verir. Mesnevî onu "varlığı yok olmayan, gerçek olan" diye tanımlar; vehmî varlıklar erince geriye kalan renksiz zâtî tecellînin, sûret ve ikilik perdesinin ardındaki biricik gerçeğin adıdır. Füsûs, Hakk-ı mutlak ile Hakk-ı mütehayyeli ayırır: ahadiyette her isim tek Zât'ın aynıdır (mutlak gerçek), çokluk düzeyinde ise hayalde kurulan bir gerçektir; ezelde var olan yalnız Hak'tı. Terzibaba külliyatı ise Hakk'ı amele indirir: celâl ile cemâli yerli yerinde tutan mîzân, sıkıntıda da bollukta da aynı Hakk'ı görmek, ve içteki ilâhî isimleri terbiye etmek. Hepsinin ortak hükmü şudur: el-Hak, gerçekten var olan biricik vücuddur; her şeyin varlığı O'ndan ödünçtür, ve kul ancak vehmî varlığından geçtiğinde bu gerçeği müşâhede eder. Bu ismi hakikat, vahdet-i-vucud ve baki ile birlikte; mertebe karşılığını el-Melik ve er-Rab ile okumak gerekir.