Esmâ 53
Kaynak: Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 1), s. 202 — M. Nusret Tura (düz. Terzioğlu Murat Deruni)
EL-VEKİL
"Hasbünallahi ve ni'mel vekil; ni'metmevlâ veni'mel nasir" derler. Ya rabb-ül âlemin, hesabımızı sen gör; ey mevlâm bana sen yardımcı ol, sen benim vekilimsin derler. Bunu söyleyen kimse hele mazlum ise, aciz kalmışsa, işitici kuvvet ve kudret sahibi olan Allah-u Teâlâ bak nasıl vekâletini yapıyor. O milletvekillerine, mahkeme vekillerine benzemez. Vatana, millete sadık kalacağına namus ve şeref sözü veren bazı vekillerin bile neler yaptıklarını ve neler okuduklarını Allah bize ibret olarak gösteriyor.
Zevk onun mir'at-ı ibretten temâşasındadır
diyerek hakkın hükümlerini ve saltanatını seyir etmelidir.
Cenâb-ı Allah âlemleri idare eder. Yani göklere gönderdiği meleklerle emirler verir. Kulu kul ile de terbiye eder. Kazanan "ben kazandım" dememelidir. Çünkü Allah'ın rızası o yoldadır. Sebebleri yok eder kazanırsın; şans ve tesadüf dediğiniz de Hakk'ın emri ve icad ettiği sebeblerdir.
Bilmemki nasıl bulunur böyle yar,
Gönlünün yarasını eliyle sarar,
Cümle işleri gören VEKİYL'dir ancak.
Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Terzibaba'nın Füsûsu'l-Hikem dersleri ve külliyatı ışığında derlenmiştir.
Mesnevî-i Şerîf'te el-Vekîl
Mevlânâ, Vekîl ismini doğrudan bir esmâ şerhi olarak değil, bir kıssa içinde, "vekîl" kelimesinin iki yüzü üzerinden işler: hîleli, sahte vekîlin âkıbeti ile gerçek emânet vekîlinin sadâkati. Konuk'un şerhi bu karşıtlığı bir ibret olarak okur.
Sahte vekîl, kendini şâhın yerine koyan vekîldir. Cilt 1, vezirin on iki beye birbirine zıt risâleler yazdırıp her birini kendi başına vekîl tâyin ettiği kıssayı anlatır; bu kıssanın maksadı "hîleli vekîl yapanların âkıbetini göstermektir." Her vekîl kendi elindeki risâleyi gerçek sanır:
"Her bir vekîl kendi nezdinde kendini şâhın halîfesi sanırdı... Sözleri inişli çıkışlı, fakat hepsi bir hile makâmında." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 1)
Halk bu farklı risâleleri görünce şaşırıp kalır, vezirin halîfeleri arasında kavga çıkar. Demek vekîlliği kendi nefsine mâl eden, kendini asıl sanan vekîl, hem kendini hem de kendine uyanları ihtilâfa düşürür. Sahte vekîlin alâmeti, emâneti unutup yetkiyi kendinden bilmesidir.
Gerçek vekîl, emâneti olduğu gibi geri verendir. Cilt 3, bunun tam zıddını bir başka kıssayla koyar; sûfî, eşeğini bir adama emânet edip onu emânetin muhâfazasına vekîl tâyin etmiştir:
"Ben eşeği sana emânet etmiş ve o emânetin muhâfazasına da seni vekîl tâyin etmiştim! Benim sana verdiğim şeyi yine geri ver; sana emânet ettiğim şeyi geri ver!" (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 3)
Burada vekîlin tek vazifesi emâneti korumak ve sahibine eksiksiz iâde etmektir. İki kıssa birlikte okununca Mesnevî'nin Vekîl anlayışı belirir: vekîllik bir mülkiyet değil, bir emânettir; sahte olan onu kendine mâl eder, sâdık olan onu sahibine geri verir.
Füsûsu'l-Hikem'de el-Vekîl
İbn Arabî, Vekîl'i Kelime-i Lûtiyye'de Ebu's-Suûd'un hâli üzerinden işler; buradaki incelik, kulun Hakk'ı kendine vekîl edinmesidir — yani vekîlliğin yönü Mesnevî'deki kıssadan terstir.
Hak, kendisini vekîl edinmeyi emreder. Fasıl, "Fettehizhü vekîlâ" (Onu vekîl edin! — Müzzemmil, 73/9) emrini merkeze koyar:
"Onda seni istihlâf ettiğim (halife kıldığım) ve onu sana temlîk eylediğim (mülk olarak verdiğim) şeyde beni vekîl kıl ve ittihâz et! Böyle olunca Ebu's-Suûd emrullâha imtisâl edip, O'nu vekîl ittihâz eyledi." (Kelime-i Lûtiyye)
Demek Hak kula bir mülk verir, ama "bu mülkte beni vekîl edin" der. Kul, eline verilen şeyde aslında mâlik değil, müstahlef (halife/emânetçi) kılınmıştır. İbn Arabî bunu Hadîd Sûresi'ndeki "Sizi müstahlefîn kıldığı şeyden infâk ediniz" âyetiyle pekiştirir: arif, "elinde olan emrin onun olmadığını ve o şeyde müstahlef olduğunu" bilir.
Vekîl mutasarrıftır; vekîl etmek tasarrufu O'na bırakmaktır. Aynı fasıl ismin asıl hükmünü koyar: "Vekîl mutasarrıftır" — yani işi çekip çeviren, tasarruf eden vekîldir. Bu yüzden "Hak kendisinin vekîl ittihâzını emrediyor, bu emriyle tasarrufun kendisine terkini emretmiş oluyor." Kul Hakk'ı vekîl edince, işin idâresini de O'na devretmiş olur. Kelime-i Lûtiyye, Ebu's-Suûd ve âriflerin hâlini şöyle özetler: "Kemâl-i ubûdiyyetlerinden emirlerin tümünde Hakk'ı vekîl ittihâz edip, kendileri tasarruftan ictinâb buyurmuşlar ve ubûdiyetin îcâbı olan zayıflık ve acz ile zâhir olmuşlardır." Demek hakikî vekîl edinme, kulluğun zirvesidir: kul kendi gücünden sıyrılıp aczini takınır, bütün tasarrufu Hakk'a bırakır.
Terzibaba Külliyatında el-Vekîl
Terzibaba'nın eserlerinde Vekîl, hem niçin "hakikî vekîl"in yalnız Hak olduğunu, hem de bu ismin Kayyûm ile bağını, hem de kuldan beklenen tavrı açar.
Hakikî vekîl O'dur; çünkü her şeyin varlığı O'nun elindedir. Zümer Sûresi şerhi, Vekîl ismini doğrudan varlığın devamına bağlar:
"Hakîkî vekîl O'dur; çünkü her şeyin varlığı ve devâmı O'nun elindedir. Cenâb-ı Hakk bir ân dahi tecellîsini çekse, o 'şey' yok olur. Vekîl olması, Kayyûm isminin gereğidir: Her şeyi her ân varlıkta tutmak ve tedbîr etmek." (Zümer Sûresi)
Demek Vekîl yalnız "işleri gören" değil; eşyâyı her an varlıkta ayakta tutan isimdir. Bir kul ancak ona güvenilir kılındığı kadar vekîl olabilir; mutlak vekîllik Kayyûm olan Hakk'a aittir, çünkü tecellîsini bir an çekse vekâlet edilecek "şey" bile kalmaz.
Kulun işi, işlerini Vekîl'e havâle etmektir. Zümer Sûresi, "Ve huve alâ kulli şey'in vekîl" (O, her şeye Vekîl'dir) âyetini iki taraflı açar: "Vekîl, işleri üstlenen, kendisine güvenilen, her şeyi tedbîr ve idâre eden demektir. Kulun Allâh'ı vekîl edinmesi, işlerini O'na havâle etmesidir. Hakk'ın vekîl olması ise, iyi ve kötü ayırmadan kullarının işlerini en güzel şekilde tedbîr etmesidir." Bu, Füsûs'taki "tasarrufu O'na bırakmak" hükmünün sohbet dilindeki karşılığıdır: tevekkül, işi ehline teslim etmektir.
Vekîllik zorlamaz; tebliğ eder. Külliyat, ismin bir sınırını da gösterir. Zümer Sûresi, Peygamber için söylenen "Ve mâ ente aleyhim bi vekîl" (Sen onların üzerinde bir vekîl değilsin) âyetini şöyle açar: Peygamber'in görevi yalnız tebliğ, müjdelemek (beşîr) ve uyarmaktır (nezîr); "leste aleyhim bi musaytır" (onların üzerinde zorlayıcı değilsin). Demek Vekîl ismi bir tahakküm değildir; işleri yüklenmek başka, kalpleri zorlamak başkadır. Vekîl, en güzel tedbîri kurar ama kulu imana zorlamaz.
Değerlendirme
Üç kaynak Vekîl ismini "emânet ve tevekkül" ekseninde birleştirir. Mesnevî onu iki kıssayla işler: vekîlliği kendine mâl eden sahte vekîlin ihtilâfı, ile emâneti olduğu gibi geri veren sâdık vekîlin sadâkati. Füsûs, kulun Hakk'ı vekîl edinmesini kulluğun zirvesi sayar; "vekîl mutasarrıftır" der, vekîl edinmeyi tasarrufu Hakk'a bırakmak olarak okur. Terzibaba külliyatı ise hakikî vekîlliği yalnız Hakk'a verir: her şeyi her an varlıkta tutan Vekîl, Kayyûm'un gereğidir; kulun işi tevekkülle işini O'na havâle etmek, vekîlliğin de zorlamayan, yalnız tedbîr ve tebliğ eden bir isim olduğunu bilmektir. Hepsinin ortak hükmü şudur: Vekîl, kendisine güvenilen, işleri en güzel şekilde çekip çeviren ve eşyâyı varlıkta tutan isimdir; kula düşen, mülkü kendinden bilmeyip tasarrufu O'na teslim etmektir. Bu ismi kayyum, hafiz ve mutevekkil kavramıyla birlikte; karşılıklı yönünü ise kulun tevekkülüyle okumak gerekir.