İçeriğe atla

Halkın ta'zîminin ve baş olmak için halkın parmakla gösterilmişi olmanın mazarratı

56. bölüm / 56 · 4114 kelime · ~21 dk okuma

1878. Ten kafes şekildir ve ten girenlerin ve çıkanların aldatmasında cânın dikenidir.

Ten kafese benzer, cân onda mahbûsdur ve nezdine gelip gidenlerin "Aman efendim ne güzel söylüyorsunuz ve ne güzel yazıyorsunuz; sizin kemâlâtınızın meclûbu ve ahlâk-ı hamîdenizin meftûnuyuz" gibi sözler ile, kendisini aldatmalarında cânın dikenidir.

Beyt-i şerîfde "dâhilân"dan murâd dostlardır. Zîrâ bunlar kişiye muhib olup medihleri samîmî olur; fakat nefis sahibi olan bir kimse bundan memnun ve mağrûr olur. "Hâricler"den murâd müdâhinlerdir ki, onların medihleri bir menfaat fikrine ve bir husûsî maksada müsteniddir. Nefis sahiblerine bundan da aynı gurûr ve ucub peyda olur; ve bu ucub ve gurûra sebeb dahi, tenin îcâbı olan kuvve-i nefsâniyyedir. Can ise hakîkatde Hakk'a âşık olduğu halde nefse bağlanmıştır. Binâenaleyh nefsin bu gurûr ve ucbu, canın dikeni olur ve canı sokar.

1879. Bu ona der ki: Ben senin hemrâzın olurum. Ve o, ona der ki: Hayır, senin şerîkin benim.

"Dâhiller" ya'ni dostlar ve "hâricler" ya'ni düşmanlar seni kendilerine hasr ve tahsîs için müsabakaya kıyâm ederler.

1880. Bu ona der ki: Vücudda senin gibi yoktur; kemâl-i fazılda ve ihsân ve [1851] cudda.

1881. O, ona der ki: Her iki âlem senin lâyıkındır; bizim canlarımızın hepsi senin cânının tufeylidir.

Hâricler, ya'ni müdâhinler, müdâhene ve tabasbusta mübâlagaya kıyâm ile, efendim siz o derece kemâlâta sahibsiniz ki, dünyâ ve âhiret saâdeti zâtınıza lâyıktır. Bizim rûhlarımız sizin o âlî rûhunuzdan istifaza eder.

1882. Vaktaki o halkı kendisinin sermesti görür, tekebbürden kendi elinden gider.

Ya'ni o kimse dostların ve düşmanların kendisine karşı bu kadar meftûniyet ve meclûbiyet sarhoşu olduğunu gördüğü vakit, kibir ve gurûru ve ucbu, derece-i gāyeye vâsıl olur ve o kadar koltukları kabarır ki, artık nefsinin habâsetini muhâkeme ve muhasebe edemiyecek derecede inân-ı ihtiyârı elden gider; ve yavaş yavaş makām-ı Fir'avnî'ye terakkî eder.

1883. O bilmez ki, onun gibi binlerceyi dev, ırmak suyunun içine bırakmıştır.

Dostlar ve düşmanlar tarafından medh olunan o kimse bilmez ve muhâkeme etmez ki, dîv-i nefs, kendisi gibi olan binlerce eşhâsı adem ırmağının suyu içine atıp yok etmiştir.

1884. Cihân sâlusunun lutfu hoş lokmadır; onu çok az ye ki, o ateş dolu olan lokmadır.

“Sâlûs”un müteaddid ma'nâsı vardır. Burada tatlı dil ile aldatmak ma'nâsınadır. Ya'ni cihânın tatlı dil ile aldatmasının letâfeti, begâyet nefs-i insânînin hoşuna giden bir lokmadır. Ey nefsinin sıfatından kurtulmamış olan kimse, dostun ve düşmanın verdiği o lokmayı sen çok az ye; zîrâ o lokma, içinde ateş dolu olan bir lokmadır. Eğer dostlar ve düşmanlar verirse, hatırına kendi nefsinin kötülüklerini getir ve onları kendi nefsine ta'dâd et; ey nefis, sen bu medhin lâyıkı değilsin; sende şu ve şu fenâlıklar yok mu? Bu beni medh edenler bu fenâlıkları bilmiyorlar. Şimdi bu zevâta karşı ben onları ızhâr edip seni rezîl edeyim mi, de!

1885. Onun ateşi gizli ve zevkı aşikardır; onun dumanı işin sonunda zahir olur.

"Pâyân-i kâr"dan murâd, hayât-ı dünyeviyyenin nihâyet bulduğu ve hayât-ı berzahiyyenin başladığı zamandır.

1886. Sen deme ki: Ben medhi ne vakit satın alırım; o tama'dan söyler, iz götürürüm.

Ben mâdihin medhini kaça alırım; onun beni medh etmekte bir tama'ı ve bir kasdı vardır. Ben onun maksadının farkındayım, deme!

1887. Eğer senin madihin melada hiciv söylerse, o harâretlerden günlerce gönlü yakar.

Ma'lûmdur ki, her şey zıddıyla münkeşif olur. Eğer seni medh eden kimse, alâ-melei'n-nâs seni zemm etse, o zem ve hicvin harâretleri günlerce senin gönlünü yakar. O halde mâdemki zemden bu kadar müteessir oluyorsun, elbette onun zıddı olan medhin dahi senin gönlüne bir te'sîri olacaktır.

1888. Vakıa bilirsin ki, o mahrûmiyyetten dolayı onu söyledi; zîrâ onun tuttuğu tama' senden ziyade oldu.

Ya'ni sen, seni zemmeden kimsenin, senden umduğu menfaate nâil olamadığı için seni hicv ettiğini bilirsin.

1889. O eser senin içinde kalır; sana bu hal medihde de vardır; tecrübe et!

Sen, seni zemmedenin maksadını bildiğin halde, onun zemminden senin içinde bir eser ve infiâl kalır. Seni medh eden kimse için de sende bu te'sîr hâli vardır. Bak, kendini tecrübe et!

1890. Hem o eser günlerce bâkî olur; cânın kibrinin ve aldanmasının mâyesi olur. [1861]

Ya'ni o medhin te'sîri senin gönlünde günlerce devam eder ve senin cânında kibir ve aldanma mâyesi olur.

1891. Lakin görünmez, çünkü medih tatlıdır; zem ise fenâ görünür, zîrâ acı vaki' oldu.

Medih, nefse hoş ve tatlı geldiği için, gönlüne bir te'sîr ilkā ettiğinin farkına varamazsın ve medhe kulak asmadığını zannedersin; fakat zem ve hicve ma'rûz kalınca o anda müteessir olursun; zîrâ zem nefse çok acı gelir.

1892. Yediğin matbûh ve hab gibidir; geç zamâna kadar karışıklık ve zahmet içindesin.

Zem ve hiciv kaynatılmış acı ilâca ve müshil hapına benzer ki, o ilacı içtiğin ve hapı yuttuğun vakit, karnın guruldamağa ve bağırsaklarında evcâ' hissetmeğe başlarsın ve def-i tabîî oluncaya kadar hayli zaman şûriş ve zahmet içinde kalırsın.

1893. Ve eğer tatlı yersen onun zevkı bir an olur; bu eser onun gibi devam etmez.

Ya'ni nefsin hazzettiği tatlıyı yediğin vakit, onun lezzetini o anda duyarsın; bunun lezzeti ve zevkı, acı ilacın eseri gibi saatlerce devam etmez.

1894. Mâdemki devam etmiyor gizli kalıyor; sen her zıddı, onun zıddı ile bil.

Mâdemki tatlının zevkı ve lezzeti, yediğin âna münhasır kalıyor ve devâm etmiyor; ve fakat tatlı bir gıda olmak hasebiyle onun te'sîrâtı vücûda gizlice intişâr ediyor ve sen onun zâhiren farkında olmuyorsun, o halde, onun sendeki te'sîrini, onun zıddı olan acı ile bil ve ona göre kıyâs et! İşte bunlar tatlı olan medih ile, acı olan zemmin misâlleridir; ve medhin nefse olan te'sîri mühlikdir. Onun için (s.a.v.) Efendimiz, huzûr-ı şerîflerinde bir adam, bir adamı medh ettiği vakit, medh eden kimseye hitaben قطعت عنق أخيك ثلاثا ya'ni "Üç defa kardeşinin boynunu kestin" buyurdular.

1895. Vaktaki şekerin te'sîri gizli devam eder, birkaç zamandan sonra neşter isteyici çıban getirir.

Şekere ve tatlıya devam eden kimsenin kanında harâret peyda olduğu için, bir müddet sonra vücûdunda birtakım çıbanlar peyda olur ve o çıbanlar tedâvî için cerrâhın neşterine muhtâc olur. Tatlı olan medihden dahi sıfât-ı nefsâniyye günden güne kuvvet bulup, ondan kibir ve ucb ve binnetîce muhîtine nazar-ı hakāretle bakmak çıbanları zuhûr eder; ve bunları tedâvî için mücâhede ve riyâzet neşterlerine muhtâc olur.

1896. Nefis çok medihlerden Fir'avn oldu; hakîr olduğun halde, nefsi zelîl ol, seyyid olma!

Nefis çok medihlerden ve alkışlamalardan Fir'avnlık mertebesine kadar çıkar. Binâenaleyh sen kendini hakîr gör ve nefsi, zelîl olan kimseler arasına idhâl et; efendiliğe heves etme!

1897. Kādir oldukça bende ol, sultan olma; top gibi darbe çekici ol, çevkân olma.

"Top" çocukların oynadıkları toptur. "Çevkân" ucu eğri bir değnektir ki, bununla top çelerler ve bu oyunu vâsi' meydanlarda büyük adamlar da oynar. İngilizler bu topu ve çevkânı daha zarîf bir hale getirip oynarlar. Ya'ni herkesin çeldikleri top gibi darbe yiyici ol; çevkân gibi darbe vurucu olma!

1898. Ve yoksa senin letafetin ve bu cemâlin kalmadığı vakit, o heriflere senden melâl gelir.

Ya'ni sen benim nasîhatlerimi kabûl etmezsen, senin letâfet-i mansıbın ve bu cemâl-i servetin kalmadığı vakit, senin etrafına toplanıp menfaatleri uğrunda seni medh eden musâhiblerine artık senden usanç ve bıkkınlık gelir. Cenâb-ı Pîr efendimizin bu nesâyih-i âlîleri âmmeye şâmil olmakla beraber Sipehsâlâr Menâkıbı'nı ve Fîhi Mâ Fîh nâmındaki eser-i âlîlerini mütâlaa edenlerce ma'lûm olacağı üzere, bilhassa zamân-ı şerîflerindeki hükû- met-i Selçûkıyye ekâbirine tevcîh buyrulduğu anlaşılır; zîrâ zât-ı şerîfleri alelekser selâtîn-i Selçûkıyye'nin saraylarını ve Muîneddîn Pervâne gibi ba'zı ekâbirin konaklarını teşrîf ederler ve oralarda onlara nasîhat buyururlar idi.

1899. O cemaat ki, sana gurur verirler idi, vaktaki seni görürler, sana dev derler.

"Rîv" aldatma ma'nâsınadır. Ya'ni senin etrafında, seni medh eden dalkavuklar ve medihleriyle seni aldatan ve seni mağrûr eden müdâhinler, mansıbından ma'zûl olduğun ve servetin elinden gittiği vakit, seni gördüklerinde, bırak şu şeytanı derler.

1900. Seni kapıda gördükleri vakit, hepsi sana derler: Mezarından baş kal- [1871] dırmış bir ölü!

1901. Tüysüz çocuk gibi ki, ona "huda" nâmını verirler; tâ ki o hîle ile onu tuzağa düşüreler.

Müdâhinlerin hâli şâbb-ı emred bir çocuk hakkında gulâm-pârelerin yaptığı riyāya benzer ki, onların o çocuğa, sen bizim hudâmızsın diye medh ederler; tâ ki bu hîle ve riyâ ile onu aldatıp ırz ve nâmûsunu pâymâl edeler.

1902. Vaktaki bed-namlık içinde onun sakalı geldi, onu tecessüsden şeylana âr gelir.

Aldatılıp ırzı berbâd olan ve nâmı mefüllüğe çıkan o çocuk, vaktāki bu fenâ nâm içinde büyüyüp sakalı gelir, artık gulam-pârelerin dev gibi olan nefisleri onu arayıp taramaktan utanmağa başlar.

1903. Şeytan şer için Adem tarafına gitti; şeytandan beter olan senin tarafına gelmez.

Şeytan benî âdeme şer için ve onu doğru yoldan çıkarıp zarara sokmak için yaklaşır. Mâdemki sen müdâhinlerin medhiyle azdın ve nefsin kibir ve ucub ve enâniyyete mübtelâ oldu ve ben herkesten daha hayırlıyım der oldun ve halkı bu enâniyyetinin ve nefsinin hazzı yüzünden incitmeğe başladın; artık şeytanın seninle bir işi kalmadı. Binâenaleyh senin yanına gelmez; çünkü sen şeytandan beter oldun. Zîrâ şeytan görünür bir mahlûk olmadığından, onun zararları doğrudan doğruya maddî değildir; ve sen ise tamâmiyle şeytanın sıfatını hâiz olup, görünür bir mahlûk olduğundan, senin zararın halka doğrudan doğruya maddî olur.

1904. Sen âdemî oldukça, şeytan senin arkandan koşuyordu; ve o bâdesini tattırıyor idi.

1905. Vaktaki sen şeytanlık huyunda muhkem olursun, senden nabekâr olan şeytan kaçar.

Bu iki beyt-i şerîfde sûre-i Haşir'de vâki' كَمَثَلِ الشَّيْطَانِ إِذْ قَالَ لِلْإِنْسَانِ اكْفُرْ فَلَمَّا كَفَرَ قَالَ إِنِّي بَرِئٌ مِنْكَ إِنِّي أَخَافُ اللَّهَ رَبَّ الْعَالَمِينَ (Haşr, 59/16) ya'ni “(Münafıkların, yahûdîlere müslümanlar aleyhine hurûc ve kıtâlde sizinle beraberiz diye vâki' olan iğvâları) şeytanın misâli gibidir ki, insana küfr et diye iğvâ eder; kâfır olduğu vakit de, ben senden teberrî ettim; ben Rabbü'l-âlemîn olan Allah Teâlâ'dan korkarım der” âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.

Ya'ni şeytan seni ıdlâl edinceye kadar arkandan koşar; vaktâki onun istediği kadar berbâd bir hâle gelirsin, artık seninle işi kalmaz ve seni kendi habâsetine vekîl ittihâz edip seni kendi hâline bırakır.

1906. O kimseler ki senin eteğine asıldılar, vaktaki böyle oldun, hepsi kaçtılar.

Kasd-ı menfaat ile senin eteğine yapışan müdâhinler ve dalkavuklar, menkûb olduğun vakit, şeytan gibi hep senden kaçarlar. Çünkü artık sana karşı olan kasıdları fevt olmuştur.

تفسير ماشاء الله كان و ما لم يشاء لم يكن "Allah'ın dilediği şey oldu ve dilemediği şey olmadı" hadîs-i şerîfinin tefsîri

1907. Bu hepsini söyledik; fakat yol hazırlığında Huda'nın inayetleri olmaksızın hîçiz, hîç!

Ya'ni biz, yukarıdan beri birçok nasîhatler söyledik; fakat yol hazırlığında, ya'ni tarîk-ı Hak'da sülûke hazırlanmak hususunda Hak Teâlâ Hazretleri'nin inâyât-ı ezeliyyesi olmadıkça hakîkate vusûl mümkin değildir. Çünkü Hakk'ın dilediği şey vâki' olur, dilemediği şey vâki' olmaz. Hakk'ın iradesi ilmine ve ilmi de ma'lûma tâbi'dir; ve ma'lûm abdin hakîkati ve "ayn-ı sâbite"sidir. Ve "ayn-ı sâbite", bir ism-i ilâhînin zıllidir; ve isti'dâd, o ismin hâssıyyeti ve iktizâsıdır.

1908. Hakk'ın ve Hakk'ın hâslarının inayetleri olmaksızın, eğer melek de olsa, onun varakı siyahdır.

Hakk'ın tecelliyât-ı cemâliyyesine mazhariyyet ancak inâyet-i ezeliyye ile olur. Melek de olsa bu kāideye tabi'dir. Zîrâ Hak Teâlâ her ferdin ezelde sâbit olan "ayn"ının ve hakîkatinin isti'dâdına göre tecellî buyurur; ve Hakk'ın hâslarının terbiye ve inâyetleri de, yine sâlikin isti'dâd-ı ezeliyyesine nazaran masrûf olur. Ve bu kāide melâike hakkında dahi böyledir; zîrâ melâikenin dahi merâtibi vardır; kimi unsurî ve kimi nûrî ve kimi zebânîler gibi nârîdir.

1909. Ey keyfiyyetsiz ve kemmiyyetsiz kādir olan Huda; böyle kasr-ı âlî senden zahir oldu.

"Kasr-ı âlî"den murâd, mezâhir-i esmâiyye olan âlem-i mülk ve melekût-dur. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfi "Heme ez ost" ["Hep O'ndandır"] meşrebinde olanların zevkıne göre buyurmuşlardır. Zîrâ ehl-i tasavvufda iki nazar vardır; bir tâife "Heme ost" ya'ni "Hep O'dur" derler; ve bir tâife de "Heme ez ost" ya'ni "Hep O'ndandır" derler. Ehl-i hakîkat nazarında ise her iki meşreb dahi bir şeydir, aralarında aslâ fark yoktur. Fakat her tâifenin nazarlarına göre her ikisi de doğrudur. Onun için Cenâb-ı Pîr efendimiz Mesnevî-i Şerîf de her iki nazara göre de beyânda bulunurlar.

1910. Ey Hudâ, hâcet senin fazlından revâdır; seninle beraber hiç kimseyi yâd [1880] etmek caiz olmaz.

Cenâb-ı Pîr efendimiz yukarıda "Hakk'ın ve Hakk'ın hâslarının inâyeti olmaksızın" buyurmuşlar idi; ve bu ifâde, keserât âlemine nazaran vâki' olmuş idi. Burada zevk ve hayretin galebesiyle buyururlar ki: “ Ey Hudâ-yı müteâl, hâcet-i ibâd ancak senin fazlından revâ olur; seninle beraber hiçbir kimsenin nâmını yâd etmek câiz değildir." Filhakîka da Hakk'ın hâslarının inâyeti, Hakk'ın inâyet-i ezeliyyesine tâbi'dir. Nitekim yukarıda îzâh olundu.

1911. Bu kadar irşadı sen bağışlamışsın; nihayet bununla çok aybımızı örtmüşsün.

İlâhî, sen bizi ezelde ümmet-i Muhammed'den kılmak sûretiyle bize bu kadar irşâd ve hidâyet ihsân ettin; ve bu irşâd ve hidâyetin ile bizim çok kusurlarımızı mağfiret ettin.

1912. Bir katre ilim ki, evvelden bağışladın, kendi deryalarına muttasıl et.

Ya'ni ezelde hakîkati insan olarak sâbit olanlara, sıfât-ı ilâhiyyen cümlesinden olan ilimden bir katre ve bir cüz' ihsân ettin. Bu ilm-i cüz'îyi ve bu katre-i ilmi, her biri nihâyetsiz birer deryâ olan sıfât-ı ilâhiyyene muttasıl kıl ki, bu ittisâl sâyesinde, bu katre-i ilim ile seni bilelim.

1913. Benim cânımda ilmin katresi vardır; onu havadan ve ten toprağından kurtar.

İlâhî, benim cânıma ihsân etmiş olduğun ilim katresini âlem-i unsuriyyâta taallukdan kurtar; zîrâ âlem-i sûrete ve unsuriyyâta münhasır kalan ilim, onlar gibi fânîdir; rûha merbût olan ilim gibi bâkî değildir. Meselâ ilm-i tıb, ulûm-ı riyaziyye vesâir ulûm ve fünûn hayât-ı dünyeviyyenin idâme-i nizâ-mına aid ilimlerdir; bunlar hayât-ı sûrînin inkıtâ'ına kadar işe yarar. Hayât-ı berzahiyyeye hiçbir fâidesi yoktur.

1914. Ondan evvel ki, topraklar onu hasf ederler; ve ondan evvel ki, havalar onu neşf ederler.

“Hasf” yere batmak ve “neşf” emmek ve kendine cezb etmek ma'nâları-nadır.

Ma'lûmdur ki, insanın cismi anâsırdan mürekkebdir; ve anâsırın alelu-mûm üç hâli vardır: Sulb, mâyi', gazdır. Ve bu anâsırın terekkübünden bir teâmül-i kimyevî hâsıl olur; ve bu teâmül neticesinde de harâret husûle gelir. Fosforun havaya temâsında parlaması gibi. Buna ilm-i tasavvufda, “anâsır-ı erbaa” veya “erkân-ı erbaa” derler. Vücûd-ı insânî dahi bu sûretle tekevvün edip harâret-i garîziyye ile kendisinde rûh-i hayvânî hâsıl olur ve dimâğın tevazzu'-ı hâssı neticesinde de idrâk peyda olur ve ilm-i cüz'î bu dimâğa taal-luk eder. İmdi bir kimse bu ilm-i cüz'îyi ve idrâki, unsuriyyâta hasr ederse, rûh-ı hayvânînin inkıtâ'ıyla beraber dimâğın tavazzu'-1 hâssı inhilâl eder. Onu terkîb eden anâsırın herbiri kendi cinsi tarafına gider. Toprağa aid olanı toprak yutar ve havaya aid olanı hava mass eder; ve o kimsenin hakîkati, âlem-i berzahda sıfru'l-yed kalır. Fakat ilm-i cüz'îyi idrâk-i hakäyıka sarf ederse, bu ilim inhilâl-i sûretden sonra rûhiyle beraber bâkîdir. Bu hâli Mısrî Niyâzî hazretleri şu beyitlerde îzâh etmiştir: Devr edip geldim cihâna yine bir devrân ola Ben gidem bu ten sarâyı yıkılıp vîrân ola Dört yanımdan âb u bâd u nâr u hâk edip hücûm Benliğim onlar alıp bu varlığım tâlân ola.

İmdi, beyt-i şerîfin îzâhı böyle olur: “İlâhî, bana verdiğin ilm-i cüz'îyi, bu cismi terkîb eden anâsırın her birisini topraklar yutmadan ve havalar mass ve bel' etmeden evvel esmâ ve sıfatının deryalarına muttasıl kıl!”

1915. Vâkıa onu neşf ettiği vakit, sen kādirsin ki, onu onlardan geri alasın ve satın alasın.

Ya'ni efrâd-ı beşerin dimâğına taalluk edip, cismin inhilâliyle havaların bel' ettiği ve toprakların hasf ettiği o ilm-i cüz'îyi sen onlardan geri almağa ve ona tekrâr nakd-i vücûdu te'diye ederek satın almağa kādirsin. Zîrâ kâinâtın hey'et-i mecmûası senin kabza-ı kudretindedir. Nitekim sûre-i Zümer'de وَ مَا قَدَرُوا اللهَ حَق قَدْرِهِ والأَرْضِ جَمِيعاً قبضته يوم القيمة والسموات مطويات بيمينه سبحانه و تعالى عما يشركون (Zümer, 39/67) ya'ni "Allah'ın kudretini hakkıyla takdîr etmediler; halbuki arzın hey'et-i mecmûası O'nun kabzasında ve yevm-i kıyâmetde gökler O'nun yed-i kudretindedir; vücûdda O'na şerîk olmaktan Hak münezzeh ve âlîdir" buyrulur. Ve kâinâtta hiçbir şeyin gâib ve mahv olmadığı fennen dahi sâbitdir. Bu beyt-i şerîf bir hazîne-i esrârdır; fakat tafsîli câiz değildir. Atîde Hz. Pîr efendimiz bu esrâra, lüzûmu kadar işâret buyururlar.

1916. Bir katre ki havaya gitti veya ki döküldü, senin hazîne-i kudretinden ne vakit kaçtı?

Ya'ni arzda bulunan suyun bir katresi tebahhur edip havâ-yı nesîmîye gitti veyâhut havâ-yı nesîmîden yağmur olarak döküldü. İlâhî senin hazîne-i kudretinden ne vakit kaçabildi? O katre kâinâtı muhît olan senin vücudunda devr edip durur ve senin vücûdunun ve kudretinin hârici yoktur ki, oraya kaçabilsin.

1917. Eğer ademe gelse, yüz ademe, vaktaki sen onu çağırasın, o baştan ayak yapar.

Ya'ni bir katre su, talattuf edip sûretini gâib ederek görünmeyen havaya karışsa; ve oradan dahi talattuf edip âlem-i esîre gitse; ve oradan da talattuf edip, künh-i Zât'ında mahv ve ma'dûm olsa; velhâsıl adem içinde ademe gitse, sen onu âlem-i sûrete çağırdığın vakit, o başını ayak yaparak sür'atle o tarafa koşar.

1918. Yüz binlerce zıd, zıddı öldürür; senin hükmün tekrar onları dışarıya çeker.

Ya'ni kâinâtda yekdîğerine zıd olan yüz binlerce şeyler vardır. Meselâ âteş suyun zıddıdır ve suyun sûretini bozup ve öldürüp tebahhur ettirir ve içeriye çe- ker. Fakat senin hükmün o tebahhur eden suyu tekrar yağmur olarak âlem-i sûrete ve dışarıya çıkarır. İşte inhilâl eden ecsâd-ı beşeriyye dahi böyledir.

1919. Yâ Rab! Yokluklardan her zaman varlık tarafına kervân içinde kervân vardır.

1920. Hususan her gece bütün fikir ve akıllar, derin ve nihayetsiz deniz içine [1890] gark olurlar.

1921. Tekrar sabah vakti, o Allah'a mensub olanlar, balıklar gibi denizden başlarını yukarı vururlar.

“Allâhî” ta'bîriyle ukül ve efkârın şuûnât-ı ilâhiyyeden birer şe'n olduğuna işâret buyrulur. Zîrâ vücûdda Hak'dan gayri bir şey yoktur.

1922. Sonbaharda o yüz binlerce dal ve yaprak, hezîmetden ölüm deryasına gitmiştir.

1923. Mâtem tutan gibi karalar giymiş olan karga, gülistanda yeşillik üzerinde feryad etmiştir.

Sonbaharda ism-i Kahhâr'ın hezîmetine uğrayan birçok dallar ve yapraklar ölüm ve mahv deryâsına gitmiş; ve mâtem tutup feryad eden kimseler gibi siyahlara bürünmüş olan kargalar da, bu harâb olan gülistanda sanki mâtemci ve feryâdçı olmuştur.

1924. Tekrar köyün hâkiminden, o yediğin şeyi geri ver diye emir gelir.

“Köyün hâkimi”nden murâd, vücûd-ı izâfi mülkünün hâkimi olan Hak'dır.

1925. Ey kara ölüm, nebât-dan ve gülden ve yapraktan yediğin şeyi geri ver!

Ölüme, "kara" ta'bîr buyrulması ademin zulmet ve vücudun nûr olduğuna işarettir. Nitekim hadis-i şerîfde ان الله خلق الخلق في ظلمة ثم رش عليهم من نوره ya'ni "Allah Teâlâ halkı muhakkak zulmetde yarattı; sonra onların üzerine nûrunu saçtı" buyrulur ki, "zulmet"den murâd adem-i izâfî ve "nûrunu saçmak"dan murâd dahi, Hakk'ın onlara kendi nûr-ı vücûdundan vücûd vermesidir.

1926. Ey birader, bir dem aklını kendine getir; dembedem sende sonbahar ve ilkbahar vardır.

1927. Gönül bağını goncadan ve gülden ve serviden ve yâsemenden yeşil ve ter ü taze gör!

Ya'ni insan düşünce ve tefekkürden ibaretdir ve mevrid-i havâtır gönüldür. Havâtır ve vâride-i cedîde, eski hâtıraları siler. Yeni havâtır, ilkbaharda peyda olan nebâta benzer ve giden havâtır dahi, sonbaharda dökülen yapraklara benzer. Ve kezâ kalb gam ve şâdînin güzergâhıdır. Şâdî bahâra ve gam hazâna müşâbihdir. Ve sülükdeki merâtibe göre havf ve recâ ve kabz ve bast ve celâl ve cemâl ve heybet ve üns, bahâr ve sonbahar gibi yekdiğerine mütekābildir. Ey sâlik, sen havâtır-ı dünyeviyyeden vazgeç de, gönül bağını maârif-i ilâhiyye goncalarından ve güllerinden ve servilerinden ve yâsemenlerinden yemyeşil, tâze ve tarâvetli bir halde görmeğe sa'y et!

1928. Yaprağın çokluğundan dal gizli olmuştur; gülün çokluğundan sahrâ ve köşk gizlidir.

Bu beyt-i şerîfde Cenâb-ı Pîr efendimiz kendi kalb-i şerîflerinin hâlini beyân buyururlar. Akıl ağacının dallarında fışkıran maârif-i ilâhiyye yaprakları o kadar çoktur ki, bu latîf yapraklar aklın dallarını örtmüştür. Kalbin sahrâsında ve köşkünde biten aşk ve cezebât-ı ilâhiyye gülleri o kadar çoktur ki, bu sahrânın zemîni tamâmiyle örtülmüştür.

1929. Bu sözler ki akl-ı küldendir, o gülzârın ve servin ve sünbülün kokusudur.

Benim bu söylediğim sözler akl-ı külden ve hakîkat-ı muhammediyyeden sudûr ediyor ve gülzâr-ı kalbime nâzil oluyor; ve ben de âlem-i taayyüne o ma'nâları ve o hakāyık ve maârifi harf ve savt ile ihrâc ediyorum. İşte bu harf ve savt ile çıkardığım sözler, o gülzâr-ı kalbimin ve orada biten servinin ve sünbülün kokusudur.

1930. Gül olmayan yerde gül kokusunu gördün mü? Şarab olmayan yerde şarabın kaynamasını gördün mü?

Alem-i rûhâniyyetde maârif-i ilâhiyye güllerinin rûhu gaşy eden kokuları vardır; ve orada sûrî gül yoktur. Ve kezâ âlem-i rûhâniyyetde şarâb-ı aşk-ı ilâhînin latîf bir sûretde cûş ve kaynayışı vardır; halbuki orada şarâb-ı sûrî yoktur. Ve Hak Teâlâ bu şarab hakkında وَ سَقيهم ربهم شراباً طهوراً (İnsân, 76/21) ["Rableri onlara tertemiz bir içki içirir"] buyurur.

1931. Koku sana kılavuz ve rehberdir; seni Huld'e ve Kevser'e kadar götürür.

Ey sâlik, eğer sen hakāyık ve maârif-i ilâhiyyenin rûhânî kokularını duyar isen, bu koku sana kılavuz ve rehber olur; seni cennet-i Hulde ve havz-ı Kevser'e kadar götürür.

1932. Koku, gözün nûr yapan ilacı oldu. Ya'kūb'un gözü kokudan açık oldu.

Alem-i sûretden âlem-i ma'nâya ve âlem-i ma'nâdan dahi âlem-i sûrete dâimâ duhûl ve hurûc vardır. Maârif ve hakāyık-ı ilâhiyye, âlem-i ma'nâda ve rûhâniyet âleminde güller ve türlü çiçeklere temessül eder; ve onların çok latîf kokuları olur. Meşâmm-ı rûhu açık olanlar bunları duyarlar. Ve ba'zan sûret âleminde intişâr eder, meşâmm-ı cesed ile de duyulur; fakat enderen vâki' olur. Ve herkes bunun menşe'-i sûrîsini arar, fakat bulamazlar. Fakîr, evliyâullâhdan ba'zılarının meclisinde bunu duydum ve ba'zı mekābir ziyâretinde duyan zevâtın yanında da bulundum. Ve bu koku mes'elesi acîb bir şeydir. Fıtrat-ı asliyyeleri üzere bulunan hayvânât, bunu çok hissederler; ve bu kokular vâsıtasıyla sahiblerini ve yabancıları tanırlar. Ve Ya'kūb (a.s.)ın, Yûsuf (a.s.)ın gömleğinin kokusunu duyması da bu kabildendir. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: وَلا فَصَلَتِ الْعِيرُ قَالَ أَبُوهُمْ إِنِّي لاَجِدُ رِيحَ يُوسُفَ (Yûsuf, 12/95) Ya'ni "Yûsuf (a.s.)ın gömleğini hâmil olan birâderlerinin bulunduğu kervan Mısır diyârından ayrıldığı vakit, babaları olan Hz. Ya'küb, ben muhakkak Yûsuf'un kokusunu duyuyorum dedi." فَلَمَا إِنْ جَاءَ الْبَشِيرُ الْقَيْهُ عَلَى وَجْهِهِ فَارْتَدَّ بَصيراً (Yûsuf, 12/96) Ya'ni "Müjdeci gelip o gömleği Hz. Ya'kūb'un yüzüne sürdüğü vakit, ağlamakdan a'mâ olan gözleri açıldı." İşte bunun gibi ma'nevî kokular, kör olan rûh gözlerinin açılması için bir ilâçtır.

1933. Fenâ koku gözü karartır; Yûsuf kokusu, göze yardım eder.

Ya'ni fuhuş ve menhiyatla meşgül olanlardan âlem-i melekûta pek pis kokular intişâr eder ve bu kokular âlem-i zâhire de te'sîr edip sârî hastalıklara sebeb olur; ve gören gözleri hastalıklar ile ve ölüm ile karartır. Nitekim yukarıda وز زنا افتد و با اندر جهات ya'ni "Zinâdan, her tarafa sârî hastalıklar vâki' olur" buyrulmuş idi. Ve fuhşiyyatla meşgül olanlar, ba'de'l-vefât âlem-i berzahda kendilerinden intişâr eden bu murdar kokular içinde kalırlar. Halbuki Nebiyy-i zîşân olan Ya'kub (a.s.)ın ve enbiyâya tâbi' olan evliyânın ve mü'minlerin ve sulehânın kokuları, rûhun ve cismin gözlerine kuvvet verir ve onları sağlamlaştırır.

1934. Sen ki Yusuf değilsin, Ya'kūb ol; onun gibi ağlamalı ve iztirablı ol!

Mâdemki sen Yûsuf gibi ehl-i nâzdan değilsin, o halde Ya'kub gibi ehl-i niyâzdan olup ağla ve ıztırâb içinde ol! Zîrâ Ya'küb (a.s.) Yûsuf (a.s.)a karşı makām-ı nâzda idi. Ya'ni ey sâlik, sen mâdemki Allah'ın indinde henüz kâmil ve mahbûb olmadın, o halde Allah Teâlâ'ya karşı nazlanma; işin dâimâ ağlamak ve niyâz etmek olsun.

1935. Hakîm-i Gaznevî'den bu nasihati dinle; tâ ki eski ten içinde yenilik bulasın.

Hakîm-i Gaznevî'ye, Hakîm-i Senâî dahi derler. Künyesi ve adı Ebu'l-Mecd Mecdûd b. Adem'dir. Sûfiyye tâifesinin büyük şairlerindendir; Hadîkatü'l-Hakika ve Zâdü's-Sâlikîn gibi manzûm âsâr-ı aliyyeleri vardır. Kendileri Hoca Yûsuf Hemedânî (k.s.) hazretlerinin mürîdidir. Tercüme-i halleri Nefe- hâtü'l-Üns'de zikr edilmiştir. Bahse mutâbakatı hasebiyle Cenâb-ı Pîr onların âtîdeki rubâîlerini zikr ederler.

Rubâî: Nâz, gül gibi olan bir yüze yakışır. Çünki senin yoktur, kötü huylunun et-râfını dolaşma. Yakışıksız yüz ve nâz çirkin olur; kör göz ve ağı müşkil olur.

Ya'ni nazlanmak, gül gibi nâzik ve güzel olan bir yüz sahibine yakışır; mâdemki senin böyle güzel yüzün yoktur, artık nazlanmağa kalkıp soğukluk etme ve kötü ahlâkın etrafında dolaşma; zîrâ çirkin yüzün sahibi, bir de nazlanmağa kalkarsa pek soğuk ve çirkin olur. Meselâ bir adamın gözü kör iken, bir de göz ağrısına mübtelâ olursa, bu zavallının hâli pek müşkil olur. Bu ma'nâyı beyânen latîf bir hikâye söylerler:

Adamın birisi evlenmiş; ona pek çirkin bir kadın almışlar. Vaktâki zifaf olmuş, kadıncağız zevcine nazlanarak demiş ki: "Efendim, taallukātınızdan hangi erkeklere görünmeme müsâade edersin?" Zavallı zevc, onun bu soğukluğuna karşı: "Bana görünme de, kime görünürsen görün!" demiş.

1936. Yûsuf'un önünde nazlanış ve güzellik etme; niyâzın ve Ya'kūb'un âhının gayrini yapma!

1937. Tûtîden ölmenin ma'nâsı niyaz oldu; niyaz ve fakr içinde kendini ölü yap!

Tûtî hikâyesinde tûtînin ölmesinin ma'nâsı, Yûsuf-ı hakîkî olan Hak Teâlâ'ya karşı niyâz demektir. Bu kıssadan ibret al da, kendini niyâz ve acz ve zillet içinde ölü addet; ve bilcümle umûrunda, Hakk'a olan ihtiyacını teemmül eyle; ve nefsinin gurûr ve enâniyyetine mağlûb olarak kibir ve ucub etme!

1938. Tâ ki seni İsa'nın nefesi diri ede; kendisi gibi seni güzel ve mübarek ede.

"Îsâ"dan murâd, ihyâ ve imâteye kādir olan hakîkî insân-ı kâmildir ki, onun nefesi de Îsâ (a.s.)ın nefesi gibi ölüyü diriltir; ya'ni Îsâ (a.s.)ın sıfatını hâiz bir insân-ı kâmilin terbiyesi altına gir; seni de kendisi gibi yapsın.

1939. Taş ne vakit baharlardan yeşil baş olur? Toprak ol, tâ ki renk renk gül bitsin.

Ey nâkıs olan kimse, kendini akıl ve zekâ ve ilim sâhibi görüp insân-ı kâmile karşı ucub ve kibir etme; ve taş gibi katı olma, mütevazi' ol! Hiç taşda bahâr mevsiminde yeşillik biter mi? Belki nümûne-i tevâzu' olan toprak üstünde renk renk çiçekler ve güller biter. Sen de toprak gibi mütevazi' ol ki, üzerinde bahar gibi olan, insân-ı kâmilin nazarıyla maârif ve hakāyık gülleri bitsin.

1940. Sen senelerce gönül tırmalayıcı taş oldun; tecrübe et, bir zaman toprak ol! [1912]

Ey kibir ve ucub sahibi olan kimse; sen senelerce sıfât-ı nefsâniyyene tâbi' olup taş gibi katı oldun; ve kibir ve ucbunun netîcesi olarak şunun bunun gönlünü kırdın. Eline makāmât-ı rûhâniyyeden ne geçti? Bir zaman da tevâzu'u tecrübe et; halk nazarında kendini zelîl ve câhil göster; bakalım gönlünün âleminde nasıl bir pencere açılır. Mürşidim Es'ad Dede efendi hazretleri ne güzel buyurur:

Aceb kırk yıl murâd-1 nefsi verdin; Makām-ı evliyâdan neye erdin?