İçeriğe atla

Efendinin ölmüş tûtîyi kafesten dışarıya bırakması ve uçması

55. bölüm / 56 · 849 kelime · ~5 dk okuma

1854. Ondan sonra kafesten dışarıya bıraktı; tûtîcik yüksek ağaç dalı üzerine uçtu.

1855. Ölmüş tûtî öyle uçtu ki, nitekim güneş şarktan bir sür'at ile seyr etti.

1856. Efendi kuşun işinde hayran oldu; habersiz olarak ansızın kuşun esrarını gördü.

1857. Yüzünü yukarı kaldırdı ve dedi: Ey bülbül, kendi halinin beyanından bize nasib ver!

1858. O, orada ne yaptı ki, sen öğrendin; bir hîle yaptın ve bizi yaktın.

O Hindistan'daki tûtî ne yapmış idi ki, sen onu öğrendin de böyle bir hîle yaptın ve bu hîle ile bizi yaktın.

1859. Dedi: Tûtî letafeti ve güzel sesi terk et! diye bana fiil ile nasihat verdi.

Kafesten uçan tûtî, tâcir efendiye cevâben dedi ki: O Hindistan'daki tûtî letâfet göstermeyi ve latîf ses çıkarmayı terk et ki, kafesten kurtulasın diye bana fiili ile nasîhat verdi.

1860. Zîra senin sesin seni habs etti (diye) kendisini bu nasihat için ölmüş [1831] yaptı.

1861. Ya'ni ey husûsa ve umûma mutrib olmuş, benim gibi ölmüş ol ki, akıbet halâs bulasın, (demek istedi.)

1862. Dâne olursan, seni kuşcağızlar toplarlar; gonca olursan seni çocuklar koparırlar.

1863. Dâneyi gizle, tamâmiyle tuzak ol; goncayı gizle, dam otu ol!

Ya'ni kendi ilim ve irfânını gizle ki, halkın sana teveccühü ve seni medhi ile nefsinde kibir ve ucub illetleri teşeddüd etmesin; belki bu ilim ve irfanı nefsini terbiye hususunda isti'mâl et ve netîcede tecelliyât-ı latîfe-i ilâhiyyenin tuzağı ol ve gönül bağında biten ma'rifet-i ilâhiyye goncasını sakla; damda biten ve halkın nazarında hakîr ve muzır göründüğü için sökülüp atılan ot ol!

1864. Her kim ki kendi güzelliğini mezâda çıkardı, yüz fenâ kaza onun tarafına yüz koydu.

Her kim kendi kemâlâtını ızhâr edip müsabakaya kıyâm ederse, bu da'vâyı enâniyyet sebebiyle onun tarafına birçok sû'-i kazâ-yı ilâhî teveccüh eder. Binâenaleyh henüz sıfât-ı nefsâniyyesinin altında zebûn olan kimselere, izhâr-ı kemâlât asla münasib değildir. Fakat nazarında halkın zemmi ve med- hi müsâvî olan kâmiller, irşâd-ı halka me'mûr olduklarından, onlar bu kāidenin istisnâsıdırlar.

1865. Gözler ve gazablar ve hasedler, onun başı üzerine kırbalardan su gibi döker.

Ya'ni ehl-i nefs olan halk o kemâlâtı ve güzelliği gördükleri vakit, bir kısmı ona nazar değdirirler; nitekim ان العين لتدخل الرجل القبر و الجمل القدر ya'ni "Muhakkak göz adamı kabre ve deveyi kazana koyar" buyrulmuştur. Ve bir kısmı da bu kemâlâta hased edip düşman olur ve içinden sâika-i nefs ile gazab eder. İşte bunların hepsi kişinin mezâda çıkardığı kemâlâtından dolayı, kendisine isâbet eden sû'-i kazalardır.

1866. Düşmanlar onu kıskançlıklardan yırtarlar; dostlar da onun vaktini götürürler.

1867. O kimse ki, baharın ziraatinden gafil oldu, o bu vaktin kıymetini ne bilir!

Ya'ni mevsim-i baharda zirâatin lüzûmunu hissetmeyen kimse, bu mevsimin kıymetini ne bilir! Ve keza الدنيا مزرعة الآخرة "Dünya ahiretin tarlasıdır" buyrulduğu cihetle, hayât-ı dünya bahara ve dünyâ tarlaya müşâbihdir. Binâenaleyh dünyada ömr-i azîzi a'mâl-i sâliha tohumlarını ekmeğe sarf etmek lüzûmunu hissetmeyen kimse, bu hayât-ı dünyeviyyenin kadr ü kıymetini ne bilir.

1868. Lutf-ı Hakk'ın penâhına kaçmak lazımdır; zîra o, ervâh üzerine binlerce lutuf döktü.

Velhâsıl düşmanların ve dostların zararından Hakk'a ilticâ etmek lazımdır.

Zîrâ Hak Teâlâ ervâhın üzerine binlerce ve türlü türlü lutuflarıyla tecellî buyurur; ve sen onu melce' ittihâz ettiğin için, düşmanların rûhuna senin için muhabbet ve dostların ruhuna da şefkat duygularını ihsân eder ve netîcede zararlardan masûn kalırsın.

1869. Ondan sonra bir penah bulursun, nasıl penah? Su ve ateş muhakkak sana asker olur.

Hakk'ı kendine melce' ittihâz edersen, bu âlem-i sûrette her şey sana melce' olur. Meselâ su ve ateş Hakk'ın emriyle senin emrine münkād bir asker olur.

1870. Nûh'a ve Mûsâ'ya deniz dost olmadı mı? Onların düşmanları üzerine kin ile kahhar olmadı mı?

Hak'dan başka hiçbir şeyi kendisine melce' ittihâz etmemiş olan Nûh (a.s.)ın düşmanlarını tûfân ve deryâ gark etti; ve kezâ Mûsâ (a.s.)ın düşmanı olan Fir'avn'ı deniz boğdu.

1871. Ateş İbrâhîm'e kal'a olmadı mı? Akibet Nemrûd'un kalbinden duman çıkardı.

İbrâhîm (a.s.) Nemrud'un ateşe attığı meşhurdur. Bu âteş Hz. İbrâhîm'e bir kal'a-i safâ oldu ve Nemrûd Cenâb-ı İbrâhîm'in o hâlini görmekle, kalbi adâvet âteşiyle yandı; kin dumanını çıkarmağa başladı.

1872. Dağ, Yahya'yı kendi tarafına çağırmadı mı? Onun kāsıdlarını taş darbesiyle sürdü.

Ya'ni yahûdîler Yahya (a.s.)a ezâ ve cefâ için o hazreti ta'kîb ettikleri vakit, dağ tarafından, bana kaç diye nidâ işitti ve o tarafa kaçtı. Yahûdîler de arkasından geldiler; onların üzerine dağın taşları kopup feverâna başladı. O habîsler bu taş darbelerinden dolayı kaçtılar.

1873. (Dağ) dedi: Ey Yahya gel, bana kaç; tâ ki keskin kılıçtan sana melce' olayım.

Tûtînin efendiye vedâ' etmesi ve Hindistan'a gitmesi

1874. Tûtî ona pür-zevk bir iki nasîhat verdi; ondan sonra ona selâm ve el- firâk dedi.

Ya'ni tûtî, efendiye "ölmeden evvel öl" zemîninde bir iki nasîhat verdi ki, bu nasîhatler çok zevk-âver idi. Ondan sonra ona Allah'ın ism-i Selâm ile tecellîsi senin üzerine olsun, artık senden ayrılıyorum dedi.

1875. Efendi ona dedi: Allah'ın emânetinde ol, git! Muhakkak şimdi bana yeni yol gösterdin.

1876. Efendi kendi kendine dedi: Bu, benim nasîhatimdir. Onun yolunu tutayım, bu yol aydınlıktır.

1877. Benim cânım ne vakit tûtîden aşağı olur; can böyle gerektir ki iyi izli ola.

Hak Teâlâ beni mahlûkātın ekmeli olan insan olarak yarattı; benim cânım bir tûtîden daha aşağı mıdır? Câna lâyık olan iyi yolu ta'kîb etmek ve ef'âl-i hasene sâhiblerinin izinde gitmektir.