İçeriğe atla

Tâcir efendinin hikâyesine rücû'

54. bölüm / 56 · 1125 kelime · ~6 dk okuma

1843. Bu çok uzundur; efendinin haberini söyle; o iyi adamın ahvali acaba ne oldu?

Bu rûhun ebdâna taalluku bahsi uzundur. Tâcir efendinin hikâyesini söyle; tûtîsinin gaybûbetinden sonra acaba o iyi adamın ahvâli ne oldu?

1844. Efendi ateş ve derd ve nâle içinde böylece yüz perakende söylemekte idi.

Efendi tûtîsinin titreyip düşmesi üzerine, âteş-i firkat ve gam ve nâle ve şevk içinde, yukarıda îzâh ettiğimiz vech ile, yekdîğeriyle tevfiki müşkil ve çok perîşân sözler söylemekte idi.

1845. Ba'zan tenâkuz, ba'zan nâz ve ba'zan niyaz ve ba'zan da hakikat ve ba'zan dahi mecâz sevdasını söylüyordu.

Nâz, niyâzın ve hakîkat, mecâzın zıddı olduğundan, gâh birini ve gâh dîğerini söylemek bittâbi' sûret-i zâhirede tenâkuz olur.

1846. Gark olmuş adam acib bir sûretde can koparır; her bir ota el vurur.

“Cânî” de ‘yâ’ taaccüb içindir. Boğulmakta olan adam acîb bir sûretde can çekişir. Eline geçen her bir ota ve köke sarılır. Nitekim Türkçe’de “Denize düşen, yılana sarılır” darb-ı meseli meşhûrdur.

1847. Nihâyet tehlike içinde onu hangi el tutarsa, baş korkusundan acîb bir sûretde el ve ayak vurur.

“Pâyî” deki “yâ” dahi taaccüb içindir. Ya’ni boğulmak üzere bulunan bir kimseyi hangi el tutarsa, o kimse başını kurtarmak için eliyle ve ayağıyla acîb bir sûretde çırpınır.

1848. Dost bu perişanlığı sever; beyhûde çalışmak uyumakdan iyidir.

Ma’şûk-ı hakîkî olan Hak, kendisine âşık olan kullarının bu perişanlığını ve sâika-i aşk ile çırpınmasını sever. Zîrâ bu vücûd-ı unsurî içinde kaldıkça vuslat mümkün olmadığına nazaran, beyhûde olan bu ıztırâb-ı aşk, herhalde o ma’şûk-ı hakîkîye karşı uyumak ve müncemid bir hâlde bulunmakdan daha iyidir. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz `ان الله لا يحب البطالين` ya’ni “Allah Teâlâ tenbellleri sevmez” buyurur.

1849. O kimse ki şâh’dır, o işsiz değildir; ondan nâle acîbdir ki, o hasta değildir.

Âlem-i ma’nâda şâh olan insân-ı kâmil, işsiz değildir; onun âlem-i sûretde pek çok tasarrufâtı ve işleri vardır. Meselâ hayvâniyyet mertebesinde bulunan insanları terbiye edip makâm-ı insâniyyete getirir ve emrâz-ı nefsâniyye ile ma’lûl olanları tedâvî eder; fakat kendisi bu gibi ilel ve emrâz ile ma’lûl ve hasta olmadığı halde, onun âh u enîni şâyân-ı taaccübdür.

1850. Ey oğul, bunun için Rahmân `كل يوم هو في شأن` buyurdu ey oğul! [1821]

Ya’ni, oğlum insân-ı kâmil nasıl işsiz olur ki? O vücûd-ı nefsânî ile değil, vücûd-ı rahmânî ile kâimdir ve Rahmân-ı Azîmü’ş-şân ise sûre-i Rahmân’da kendi hakkında `كل يوم هو في شأن` (Rahmân, 55/29) ya’ni “O her ânda bir şe’ndedir” buyurdu. Ve bu sûre-i şerîfenin mevzû’u rahmet-i rahmâniyyedir. Bu beyt-i şerîfde urefâ-yı Muhammediyye için zevk-ı azîm olduğundan, bu sûre-i şerîfenin sırrı hakkında îzâhât i'tâsı fâidelidir: Hak Teâlâ الرَّحْمَنُ عَلَّمَ الْقُرْآنَ (Rahmân, 55/1,2) ya'ni "Rahmân Kur'ân'ı ta'lîm etti" buyurdu da, "Allah Kur'ân'ı ta'lîm etti" buyurmadı. Sırrı budur ki; nüfüs-ı külliyyenin mazharları olan enbiyâ ve rusülden her birisi vücûd-ı unsurîde mazhar oldukları ism-i hâsların hükmünü ve eserini ve hazînesinde mahfüz olan ilim ve hikmetini ve zevkini ve tecellîsini, hakîkat-ı muhammediyeden alıp ızhâr eder ve bu ızhâr şehevât-ı tabîiyye ve ahlâk-ı rediyyeye inhimâkleri hasebiyle, esmâ-i celâliyyeden bir ismin intikāmına ve terbiye-i kahrına istihkāk kesb eden bir ümmete şefâat ederek, onları o ism-i celâlînin kahır ve azabından kurtarmak içindir.

İmdi ism-i Muntakim ve Kahhâr'ın intikam ve kahrı hafif olduğu vakit Ra-ûf ve Rahîm isimlerinin şefâati ile sâkin olur; fakat intikam ve kahır şiddetli olursa, sâir isimlerin şefâati müessir olmaz. Çünki ona mukavemet edemezler. Binâenaleyh ancak isim-i "Rahmân” şefâat edebilir; zîra وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ (A'râf, 7/156) ["Rahmetim ise her şeyi kaplamıştır"] mûcibince Rahmân ism-i şerîfinin rahmeti bütün esmâyı ihâta etmiştir. Hiçbir ismin ona mukavemeti yoktur. Adem (a.s.) dan Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'e gelinceye kadar meb'ûs olan enbiyâ ve rusülden her birisi ümmet-i hâssayı da'vet edip, ona şefâat eyledi. Zîrâ onların mazhar oldukları ism-i hâsların her birinde, ism-i Rahmân kadar ihâta ve kuvvet ve cem'iyyet yoktur; ve ism-i Rahmân onların mazhar oldukları ismin hayyizi ve dairesi kadar rahmet eder. Binâenaleyh bu adem-i ihâta hasebiyle esmâ-i kahriyyenin rubûbiyyeti altında kalmış olan muhtelif tâifelerin umûmuna şefâat edemediler. Vaktāki küllün mebde'i ve asıl ve fer'in câmi'i olan Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'in devr-i devlet ve saltanatı geldi, hakk-ı saadetlerinde وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ (Enbiyâ, 21/107) ["Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik"] buyrulduğu üzere, cem'iyyet-i külliyye ve mazhariyyet-i zâtiyye sahibi olduğu için vücûd-ı saâdetleri ayn-ı rahmet-i rahmâniyye ve şerîatı, bilcümle şerâyi'-i sâbıkayı câmi' oldu. Binâenaleyh rahmet-i rahmâniyye ile cemî'-i avâlime ve ümeme kābiliyyetleri mikdârınca rahmet olup şefâat etti ve onun ümmeti rahmet içinde rahmet olan "rahmet-i rahîmiyye'ye müstehak oldu. Böyle olunca (s.a.v.) Efendimiz makām-ı hâss-ı şefâatin seyyidi ve efendisidir. Kur'ân-ı Kerîm ise وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِلنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ (Sebe', 34/28) ["Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bunu bilmezler"] âyet-i kerîmesi mûcibince, sâkinân-ı arzın cümlesini tarîk-ı hidâyete sevk edip, onları esmâ-i celâliyyenin yed-i kahrından kurtararak şefâat için geldiği cihetle, bu sûre-i şerîfede الرَّحْمَنُ عَلَّمَ الْقُرْآنَ (Rahmân, 55/1-2) ["Rahmân Kur'ân'ı ta'lîm etti"] hitâbı vâki' oldu. İsm-i Rahmân'ın fevkınde şefâat edebilecek diğer bir isim olmadığı ve Kur'ân'dan başka bir tarîk-ı hüdâ bulunmadığı için nebiyy-i zîşân Efendimiz, Hâtem-i enbiyâ oldu. Bu ismin dâiresinden çıkılınca, onun zıddı olan Kahhâr ve Müntakim isimlerinin dâire-i terbiyesine girilmek pek tabîi olur. Binâenaleyh Hâtem-i enbiyâdan sonra başka bir peygambere ve Kur'ân'dan başka bir kitâba intizar edenler, artık kahır ve intikām bekleyebilirler.

1851. Bu yolda yontul ve tırmalan; son nefese kadar bir an fâriğ olma!

Bu beyt-i şerîfde "Benim sülûkum nihâyet buldu; artık kâmil oldum" diye amelden ve mücâhededen fâriğ olan evhâm ve hayâļât sâhiblerine tenbîh vardır. Zîrâ vücûd-ı unusurî mertebesinin iktizâsı, bu taayyün zâil oluncaya kadar amel ve mücâhededir. Ve ekâbir-i tarîkat (kaddesallâhu esrârahüm) hazarâtının efâli, mazbût ve meydandadır.

1852. Akibet son nefesin bir anı olur ki, senin ile inâyet sahib-i sır olur.

Sâlik "Ben birçok yıllar mücâhede ettim ve evrâd ve ezkâr ile meşgül oldum; vech-i hakîkat bana nikabını açmadı" diye me'yûs olmamalıdır; zîrâ Hak Teâlâ إِنَّ اللَّهَ لاَ يُضِيعُ أَجْرَ الْمُحْسِنِينَ (Tevbe, 9/120) ya'ni "Muhakkak Allah Teâlâ muhsinlerin ecrini zâyi' etmez" buyurduğu cihetle, son nefesde bir ân olur ki, o ân içinde Hakk'ın inâyeti seninle sâhib-i sır, ya'ni hem-râz olur ve sana vech-i hakîkatten nikabı kaldırıverir ve seni hayât-ı berzahiyyede körlükten kurtarır.

1853. Erkekde ve kadında olan cân her neye çalışırsa cânın şahının sem'i ve basarı pencere üzerindedir.

Erkeğin ve kadının cesedlerini tahrîk eden rûhdan kavlen ve fiilen ne gibi âsâr zâhir olursa, rûhun şâhı ve mutasarrıfı olan Hakk'ın sem'i ve basarı, bu ecsâd pencereleri üzerinde nâzırdır. Binâenaleyh ey sâlik, mücâheden ve sa'yin Allah Teâlâ indinde mazbûtdur. Bu beyt-i şerîfde `للرجال نصيب مما اكتسبوا وللنساء نصيب مما كتسبن` (Nisâ, 4/32) ya'ni "Erkekler için kazandıkları şey cinsinden nasîb vardır; ve kadınlar için de kazandıkları şey cinsinden nasib vardır" ve `فاستجاب لهم ربهم أنى لا أضيع عمل عامل منكم من ذكر أو أنثى` (Âl-i İmrân, 3/195) ya'ni "Rab'leri onlara isticâbet eder; muhakkak ben sizden, erkekten olsun, kadından olsun bir âmilin amelini zâyi' etmem" âyet-i kerîmelerine işâret buyrulur.