O tûtînin, o tûtîlerin hareketini işitmesi ve o tûtînin kafes içinde ölmesi; ve efendinin onun hakkındaki feryâdı
53. bölüm / 56 · 11481 kelime · ~58 dk okuma
1719. O kuş, o tûtînin ne yaptığını işittiği vakit, o da titredi, düştü, soğuk oldu.
"Geşt serd" soğuk olmak, ölmekten kinâyedir. Zîrâ ceseddeki harâret-i garîziyyenin sönmesi, ölüm hâliyle vâki' olur.
1720. Vaktaki efendi onu böyle düşmüş gördü, sıçradı ve külâhını yere vurdu. [1692]
1721. Vaktaki onun bu rengini ve hâlini gördü, efendi sıçradı ve yakasını yırttı.
1722. Dedi: Ey güzel ve hoş sesli olan tûtî, bu sana ne oldu; niçin böyle oldun?
1723. Eyvah yazık! Benim güzel sesli kuşum. Eyvah yazık! Benim musahib ve sırdaşım!
1724. Eyvah yazık! Benim nağmeleri latif olan kuşum; benim rûhumun güzel kokusu ve benim fesleğen bahçem!
Cenâb-ı Pîr, bu kıssanın zımnında kendi zevk-ı âlîlerine âid esrâra işaret buyururlar. Kıssanın zâhirine nazaran bu teessürler tâcir tarafından gâib ettiği tûtî hakkındadır; fakat hakîkatte Cenâb-ı Pîr'in bu teessüfleri, gaybûbet buyuran ma'şûkān-ı ilâhiyyenin ser-firâzlarından Şemseddîn-i Tebrîzî efendimiz hakkında vâki' olduğu hissolunur. Ve bu vak'a, fakîr tarafından tercüme ve tab' ettirilmiş Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da tafsîl olunmuştur. Zîrâ Mesnevî-i Şerîf'in ibtidâsında 123, 130, 133 ve 142 numaralı beyitlerinde görüldüğü vechile, söz bir aralık Şemseddîn-i Tebrîzî efendimiz hazretlerine intikāl etmiş ve Çelebi Hüsâmeddîn efendimiz tarafından cenâb-ı Şems ile vâki' olan sohbetden bahs buyrulması niyâz olunmuş idi. Hz. Pîr-i destgîr efendimiz dahi bunun açıkça söylenmesi münasib olmadığını ve hikâyenin zımnına kulak tutmasını tavsiye buyurmuşlar idi. Hikâyenin zımnından maksad yalnız pâdişâh ve câriye hikâyesi değildir; belki Mesnevî-i Şerîf kıssalarının hepsi için, bu kıssa vâriddir. Binâenaleyh bu tûtî ve tâcir kıssasında buna işâret buyrulur. Nitekim teessüfâta aid olan kelimâta dikkat olunursa, bu nokta-i nazar daha ziyâde tavazzuh eder; ve âtîdeki beyt-i şerîfin îzâhı da bu ma'nâyı te'yîd eyler.
1725. Eğer Süleyman'ın böyle bir kuşu olsa idi, ne vakit o, bu kuşlar ile meşgul olurdu.
Şurrâh-ı kirâm hazarâtı bu beyt-i şerîfde birçok mütâlaât beyân etmişlerdir; ve nihâyet Süleymân (a.s.) gibi sûrî ve ma'nevî tasarruf ile zâhir olan bir nebiyy-i zîşâna karşı söylenen bu söz, her ne kadar edeb dâiresinden hâric ise de, tâcir bunu aşk ve muhabbet sâikasıyla söylemiş olduğundan ma'zûr bulunduğunu ve çünkü lisân-ı aşkın edeb ve kâide gibi şeylerle mukayyed olmayacağını beyân etmişler ve bu mütâlaada ittifak eylemişlerdir. Fakat yukarıki beytin îzâhından dahi ma'lûm olduğu üzere, bu sözler ne edeb dâiresinden hâricdir ve ne de lisân-ı aşkdır; belki pek vâzıh bir hakikattir. Şöyle ki: Süleyman (a.s.) bir nebiyy-i zîşân olmakla beraber, sâhib-i şerîat değildir; belki Mûsâ (a.s.)ın şerîatini te'yîd buyururlar idi. Halbuki Mûsâ (a.s.) o kadar kemâl-i azamet ve kurbet ile اللهم اجعلنى من أمة محمد ya'ni "Ey Allah'ım benî ümmet-i Muhammed (a.s.) dan yap" buyurmuşlardır. Ve (s.a.v.) Efendimiz dahi لو كان اخى موسى حيا لما وسعه الا اتباعى ya'ni "Eğer karındaşım Mûsâ diri olaydı, bana tâbi' olmaktan başka tâkatı olmaz idi" buyurur ve bu ma'nâyı îzâh için Cenâb-ı Pîr âtîde II. cild-i Mesnevî-i Şerîf lerinde şöyle buyururlar: (354-356 nolu beyitler)
"Vaktâki Mûsâ senin devrinin parlaklığını gördü, zîrâ onda tecellî-i subhî esiyor, dedi ki: Yâ Rab o ne devr-i rahmetdir; rahmetden de ileridir; orada rü'yet vardır. Kendi Mûsâ'nı deryâlara daldır; devre-i Ahmed (a.s.) arasına çıkar."
İmdi Cenâb-ı Şems-i Tebrîzî efendimiz haklarında علماء امتى كانبياء بنی اسرائیل [Ümmetimin âlimleri, Benî İsrâîl'in peygamberleri gibidir] buyrulan urefâ-yı rabbâniyyeden ve ma'şûkān-ı ilâhiyyeden idi ki, hiçbir peygambere bu pâyelerde ümmetler nasîb olmamıştır; zîrâ o ümmetlerin tâbi' oldukları enbiyâ-yı izâm hazarâtı bile, ümmet-i Muhammed (a.s.) dan olmayı temennî etmişlerdir. Bu ma'nâ ise, sâir enbiya üzerine fazl ve tekaddüm-i Muhammedî'den başka bir şey değildir.; ve Kur'ân-ı Kerîm'de bu fazl ve tekaddüm و لقد فضلنا بعض النبيين على بعض (İsrâ, 17/55) [Gerçekten biz, peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık] ve تلك الرسل فضلنا بعضهم على بعض (Bakara, 2/253) [O peygamberler ki, biz onların bir kısmını, diğerlerinden üstün kıldık] âyet-i kerîmeleriyle sâbittir. Bu halde beyt-i şerîfin ma'nâ-yı işârîsi: "Benim musahibim ve sırdaşım olan cenâb-ı Şems gibi, Süleymân (a.s.)ın efrâd-ı ümmeti arasında bir ferd bulunsa idi, kendi efrâd-ı ümmetinin fazıl ve kemâlâtını hiçe sayardı" demek olur ki, bunda da ne sû-i edeb ve ne de lisân-ı aşk vardır, ancak vâzıh bir hakîkat mevcuddur. Ve bu fazl, cenâb-ı Şems'in, Süleymân (a.s.)ın üzerine fazlı değil, belki ümmet-i Süleymân (a.s.) üzerine fazlıdır. Eğer bu mütâlaaya i'tirâzen: "Beyt-i şerîfin ma'nâ-yı işârîsi muvâfıktır. Ma'nâ-yı zâhirîsine nazaran sû-i edeb vardır" denecek olursa, cevâb veririz ki" Mesnevî-i Şerîf'den maksûd olan “tâcir ve tûtî” masalını anlatmak değildir; belki bu kıssa zımnındaki ma'nâlardır. Nitekim âtîde gelecek olan birçok beyitlerde bu ma'nâyı Cenâb-ı Pîr türlü türlü ifadât ile îzâh buyuracaklardır. Binâenaleyh zâhir-i maânî hakkında beyhûde yere it'âb-ı zihn etmemek evlâdır.
1726. Eyvah yazık! Bir kuş ki, ucuz buldum, halbuki onun yüzünden yüz çevirdim.
Ya'ni kendime kolayca bulmuş olduğum bir musâhib-i zî-irfânı, kolayca elimden kaçırdım. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr'ın mütâlaasından, Cenâb-ı Pîr ile Hz. Şems arasındaki münasebetin böyle olduğu anlaşılır.
1727. Ey dil, sen bana çok ziyansın; mâdemki sen söyleyicisin, ben sana ne söyliyeyim?
Bu beyt-i şerîf dahi vâkı'a mutâbıktır; zîrâ Cenâb-ı Şems Hz. Pîr'e mülâkî olmazdan mukaddem, pek mestûr bir halde idiler; onların envâ'-1 kemâlâtını parlak elfâz ve eş'âr ile ifşa buyuran Hz. Pîr efendimiz olmuştur. Zîrâ kendileri evliyâ-yı kirâm hazarâtının bülbüllerindendir; nitekim bir beyitlerinde kendilerini öyle tavsîf buyururlar: بلبل باغ او منم عقل کجا و من کجا "Ben Hakk'ın bâğ-ı irfanının bülbülüyüm; akıl nerede, ben nerede!"
1728. Ey dil, sen hem ateşsin ve hem harmansın; bu harmana nice bir ateş vurursun.
Dilin ateşe teşbîhi te'sîrinden dolayıdır ve harmana teşbîhi de, harman gıdâ-yı mahz olan buğday ihzâr etmesindendir. Ya'ni dilin hem fâidesi vardır ve hem de zararı vardır. Ey dil, bir taraftan Hz. Şems'in kemâlâtını ızhâr edersin; bu fâideli bir şey olduğundan sen harman gibisin; ve fakat bu söylemen Hz. Şems'i istitâra sevk ettiği ve sen onun sohbetinden mahrûm kaldığın için harmana ateş vurmuş gibi olursun.
1729. Gizlide cân senden efgân eder. Vâkıa o, sen her ne söylersen onu yapar.
Hz. Pîr "cân" ta'bîriyle kendilerinin rûh-ı pür-fütuh-ı âlîlerine işâret buyururlar. Ya'ni ey dil, gizlide cân senin elinden feryâd edip durur; vâkıa sen her ne söylersen cân onu yapar. Ya'ni herkesin lisânı cânına tâbi' olduğu halde, benim cânım lisânıma tâbi'dir; zîrâ lisânım lisân-ı Hak'dır. Binâenaleyh lisânımdan sevk-ı ilâhî ile zuhûr eden esrârı, cânım kıskandığı için feryad eder. Bu i'tibâr ile benim cânım dilimin söylediğini yapar; zîrâ söylediğim cânımın sırrıdır.
1730. Ey dil, nihayetsiz hazîne de sensin; ey dil, ilâçsız maraz da sensin! [1702]
1731. Kuşların safîri ve hîlesi de sensin; hicrân vahşetinin enîsi de sensin.
Ey dilim, kuşların sadâsını çıkarıp, onları taklîd sûretiyle hîle yapan ve tuzağa düşüren sensin.
Ya'ni insân-ı kâmil ervâh kuşlarının mertebesine tenezzül edip, onların anlıyacağı lisân üzere sözler söyler ve nihâyet onları nefis sahrâlarında hayvanlar gibi gezmekten men' edip, riyâzet ve mücâhede tuzağına düşürür; ve ervâh asıllarından ayrılık vahşeti içinde çırpınırken, insân-ı kâmil güzel ve latîf sözler ile onların enîsi olur.
1732. Ey amansız, bana ne kadar aman verirsin? Ey sen ki, benim kînime yayı kirişlemişsin.
Ya'ni ey dil, bana hiç amân vermezsin. Benim aleyhime olarak ok gibi olan sözleri kirişe koyup, hemen yayı çekmek üzeresin.
1733. İşte benim kuşumu uçurmuşsun; sitem mer'asında az otla!
1734. Ya bana cevab ver, ya adâlet ver; yahut esbâb-ı şâdîden hatıra ver! Ey dil, ya i'tizârını beyânen cevab ver; veyâhud kusûrunu i'tiraf edip insâfa gel; ve i'tidal dâiresine gir! Yâhud beni mesrûr edecek sebeblerden hâtıra söyle!
1735. Eyvah yazık! Benim zulmet yakıcı sabahım. Eyvah yazık! benim sabahı parlatıcı nûrum!
1736. Eyvah yazık! Benim latîf uçucu kuşum, intihadan, benim ibtidâma uçmuştur.
Dikkat olunursa, bu teessüfatın cümlesi Cenâb-ı Pîr tarafından Şems-i Tebrîzî efendimizin gaybûbiyetlerine hitâben vâki' olduğu anlaşılır. Hele : "İntihadan benim ibtidâma uçmuştur" ta'bîri, onlar hakkında olduğuna vuzûh derecesinde bir işarettir. Zîrâ evliyâ-yı kümmelînin ervâh-ı aliyyeleri, nihâyet-i mertebeye vusûlden sonra, tekmîl-i tâlibîn için, "seyr-i anillâh" ile merâtib-i sülükün bidâyetine nüzûl ederler; binâenaleyh intihâdan ibtidâya uçmuş olurlar. Hz. Pîr efendimiz, Cenâb-ı Şems ile mülâkî olmadan evvel bir veliyy-i kâmil idiler; fakat Hz. Şems ile vâki' olan sohbetden pek büyük istifâde buyurduklarını ba'zı ebyât-ı şerîfelerinde îzâh buyururlar:
"Benim pîrimdir ve müridimdir; benim derdimdir ve benim ilacımdır; bu söz açık söylenmiştir ki, benim Şems'im, benim hudâmdır."
1737. Câhil ebede kadar meşakkatin aşıkıdır; kalk فى كبد (fi kebed)e kadar لا اقسم = (lâ üksimu)yu oku!
Suver-i âlemin nereden geldiğini ve neden ibaret olduğunu bilmeyen ve işin hakîkatini anlamayıp, sabun köpüğü gibi olan bu sûretlere rabt u kalb edenler, hakîkatte renc ve meşakkatin âşıkıdırlar. Zîrâ fânî olan bu süretlere gönül bağlayanlar, onların gaybûbeti ile yanar, tutuşur ve feryad ederler. Nitekim tâcirin gönlü, suver-i âlemden bir sûret olan tûtîye bağlanmış ve onun ölmesi ile feryâda başlamıştır. İşte hakîkatten câhil olanların hâli böyledir. Eğer sen bu ma'nâya delîl istersen kalk لا اقسم la uksimu" sûre-i şerifesini في كبد = fi kebed" e kadar oku: لَا أُقْسِمُ بِهَذَا الْبَلَدِ وَ أَنْتَ حِلٌّ بِهَذَا الْبَلَدِ وَ وَالِدٍ وَمَا وَلَدَ لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي كَبَدٍ (Beled, 90/1-4) [Hayır! Bu beldeye, senin bu beldeye girişine, babaya ve ondan gelen çocuğa yemîn ederim ki biz, insanı birtakım zorluklar, zahmetler ve sıkıntılar içinde yarattık.] Müfessirîn hazarâtı arasında Y =lâ hakkında ihtilaf vardır; kimi zâid addetmiş ve kimi zâid değildir demiştir. Tafsîli tefsîrlerde mevcûd olduğundan burada zikri zaiddir. Fakîr bahse mutâbık olan ma'nâ-yı işârîsini arz edeceğim, şöyle ki: "Lâ” zâid olmayıp (s.a.v.) Efendimiz'in sırren Hak Teâlâ Hazretleri'yle vâki' olan muhâtabasına, cânib-i ulûhiyyetten bir cevab makāmındadır. O muhâtabanın mahiyyeti bize meçhûldür.
"Beled"den maksûd, âlem-i sûret olan dünyâdır. "Vâlid"den murâd, vücûd-ı hakîkînin sıfât ve esmâsıdır. "Veled"den maksûd, hazret-i şehadetde bu sıfât ve esmânın mezâhiri olan suver-i kesîfedir. Şu halde ma'nâ-yı işârîsi böyle olur: "Hayır, yâ Habîbim, mertebe-i şehadetime kasem ederim ve sen el-ân bu mertebeye nüzûl edip sâkin oldun ve vâlid olan sıfât ve esmâma ve mevlûd olan onların mezâhirine kasem ederim; muhakkak biz insanı renc ve meşakkat içinde yarattık." İmdi insanın renc ve meşakkatte yaratılması, gerek kendi vücûdunun ve gerek muhîtindeki eşyânın libâs-ı gayriyyet ile zâhir olmasından dolayı, insanın bu vücûdât-ı izâfiyyeyi ve suver-i hayâliyyeyi müstakil zannetmesindendir.
1738. Senin cemâlin ile rencden fâriğ oldum; ve senin ırmağında köpükten safî oldum.
1739. Bu teessüfler görmenin hayalidir; kendi nakd-i vücudundan inkıta'dır.
Ya'ni bu teessüfler, hep güzel bir sûrete in'itâfından hâsıl olan hayalin te'sîriyledir; ve o hayâlde istiğrâk hasebiyle kendi vücûd-ı hâzırından kat'-ı nazar etmektir. Ya'ni ey müteessif olan kimse, gâib olan gitti ve onun görülmüş olmasından mütevellid bir hayal kaldı. Halbuki o hayâlin vücûdu hâzır değildir. Senin vücudun ise mevcûd ve hâzırdır ve nakiddir. Binâenaleyh kendinin hayalini bırak da, nakid olan vücûdunun muktezâlarıyla meşgül ol! Nitekim şâirin: Görmeyeydim ne olaydı seni ben Sönmez âteşlere yakdın beni sen Demesi de bu ma'nâdandır.
1740. Hakk'ın gayreti idi; Hakk'a çare yoktur. Hani bir gönül ki Hakk'ın [1712] hükmünden yüz parça değildir?
Tûtînin elinden gitmesi Hakk'ın gayreti idi. Zîrâ Hak Teâlâ Hazretleri gayûrdur; binâenaleyh gayretle tecellîsine karşı bir müdafaa ve çâre ittihâzı kābil değildir. Kazâ-yı ilâhîden parça parça olmayan bir gönül var mıdır? Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber efendimiz Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedî'de şöyle buyururlar : فان الحق غيور على عبده ان يعتقد انه يلتذ بغيره Ya'ni "Hak Teâlâ Hazretleri kulları üzerine gayûrdur ki, kendisinin gayrisi ile iltizâz eylediğini i'tikād ede."
1741. Gayret o olur ki,o cümlenin gayridir. O zât ki beyandan ve demdemeden efzündur.
Hakk'ın gayreti demek, Hak bütün eşyâ-yı mevcûdenin gayri olmasıdır demektir. Zîrâ Zât-ı Hak, hiçbir kayıt ile mukayyed olmayan bir vücûd-ı mutlaktır. Ve vücûd, bu mertebesinde bilcümle kuyûd ve izâfâtdan münezzehdir; ve o Zât-ı mutlak kayıt ve beyâna ve demdemeye, ya'ni lafız ve savt ile ta'bîr ve tavsîfe sığmaz; ve vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ı, maddeden mücerred olarak müşâhede kābil değildir. Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Fusûsu'l-Hikem'de Hikmet-i Ferdiyye'de şöyle buyururlar: لا يشاهد الحق مجردا عن المواد ابدا فان الله بالذات غنى عن العالمين Ya'ni "Hak Teâlâ mevâddan mücerred olarak ebeden müşâhede olunmaz; çünkü Allah Teâlâ zâtıyla âlemlerden ganîdir."
1742. Eyvah yazık! Yakışıklı dilbere nisar olmak için, benim gözümün yaşı deniz olaydı.
Zîrâ ma'şûk sûretinde zâhir olan Hak olduğu ve Hak bu maddede müşâhede olunduğu için, Cenâb-ı Pîr "yakışıklı dilber" ta'bîrini isti'mâl buyururlar.
1743. Benim tûtîm, fehim ve idrak sahibi kuşum; benim fikrimin ve esrarımın tercümanı!
Ferheng-i Cihângîrî de "Zeyrek-sâr" "Hudâvend-i fehm ü idrâk" ma'nâsına gösterilmiştir.
1744. Her ne ki, yevmî i'tidal ve adem-i i'tidal bana gelir idi, o evvelden söylerdi, nihayet hâtırıma gelir idi.
Bu beyt-i şerîfin ma'nâsı mevcûd şerhlerden lâyıkıyla tavazzuh edemiyor. Fakîrin anladığına göre "rûz" gün ve âhirindeki يا= ya masdariyyet; "dâd" atâ, insâf, adl ve i'tidâl ma'nâlarına gelir. Burada i'tidâl ma'nâsı münasib göründü ve "nâ-dâd"a, adem-i i'tidâl ma'nâsı verildi. Ya'ni her gün i'tidâl ve adem-i i'tidâlden bana vâki' olacak ahvâli, tûtî evvelden bana söyler ve haber verirdi. Bana o söylediği ahvâl peyderpey vâki' oldukça tahattur ederdim demek olur ki, âtîdeki beyt-i şerîf dahi bu ma'nâyı te'yîd eder. Ve ahvâli evvelden keşif ve ihbâr, insân-ı kâmilin hâli olduğu zâhirdir; zîrâ onun nazarı a'yân-ı sâbite âleminedir.
1745. Bir tûtîdir ki, onun âvâzı vahiyden gelir; onun ibtidası vücudun ibtidasından evveldir.
Öyle bir insân-ı kâmildir ki, onun kelâmı ilkāât-ı ilâhiyyedir; onun velâyetinin ibtidâsı, vücûd-ı izâfî âleminin ibtidâsından evveldir. Ya'ni âlem-i ecsâdın halkından mukaddem a'yân-ı sâbite âlemindedir. İnsân-ı kâmile olan ilkāât-ı ilâhiyyeye "vahy" ta'bîri câizdir; zîrâ kâmil, vâris-i ulûm-i nebevîdir ve onların kalblerine nâzil olan ilkāât-ı ilâhiyye Kur'ân'ın gayri değildir; ve Kur'ân-ı Kerîm kıyâmete kadar kâmillerin kalblerine münzeldir.
1746. O tûtî senin batınında gizlidir; sen bunun ve onun üzerinde, onun aksini görmüşsün.
Ya'ni o insân-ı kâmilin tasarrufatı senin sînende ve bâtınında gizlenmiştir. Sen "bunun" ya'ni kalbinin ve "onun" ya'ni rûhunun üzerinde aksini görmüşsün.
Şurrâh-ı kirâm “tûtî" ta'bîrini muhtelif ma'nâlar ile göstermiştir. Ba'zıların murâd, vücûd-ı mutlakdır; ve ba'zıları rûh-i insânîdir demişlerdir. Fakat fakîrin mütâlaasına göre bu ebyât-ı şerîfe hep yukarıda 1697 numarada geçen اولیا را هست قدرت ازاله تیر جسته باز کرداند از راه beyt-i şerîfinin tefsir ve îzâhı olduğu anlaşılıyor. Maahâzâ evliyâullâh "cevâmiu'l-kelim"dir; bu ebyâtın şurrâh-ı kirâm hazarâtının mütâlaalarına göre birer vechi olması da câizdir.
1747. Senin sürûrunu götürür, sen ondan mesrûrsun. Ondan zulmü adâlet gibi kabul edersin.
İnsân-ı kâmil senin kalbinde tasarruf edip, nefsindeki sürür ve şetâreti izâle eder ve yerine rikkat ve bükâ getirir; sen ise bu halden mesrûr ve mütelezziz olursun. Nitekim ehl-i hakîkat التلذذ بالبكاء ثمنه ya'ni "Bükâ ile telezzüz, onun semenidir" derler. Ve onun nefse zulümden ibaret olan kıllet-i ekl, kıllet-i nevm, kıllet-i kelâm ile olan emrini adl gibi kabûl edersin. Mısra'-ı sânîdeki "zulüm" ta'biriyle فمنهم ظالم لنفسه (Fâtır, 35/32) ya'ni "Onlardan ba'zıları nefsine zâlimdir" âyet-i kerîmesine işaret buyururlar. İmdi sâlik, kesâfet-i tenden kurtulmak ve kendisinde âsâr-ı rûhâniyyet zâhir olmak için, insân-ı kâmilin emr ettiği, nefse zulümden ibaret olan riyâzât ve mücâhedâtı ve huzûzât-ı nefsâniyyeye karşı muhalefâtı adl-i mahsûs olarak kabûl etmek lazımdır.
1748. Ey kimse, canını ten için yaktın; canı yaktın ve teni parlattın!
Ey insân-ı kâmilin, nefse zulüm ile olan emrini kabûl etmeyen sâlik! Tenin huzûzâtını verdin ve cismin hazzı için canını yaktın ve harâb ettin; canını yakıp muazzeb ettin ve tenini kuvvetlendirip revnakdâr bir hâle getirdin.
1749. Ben yandım; benden çör çöpe ateş vurmak için, bir kimse çakmak fitili ister mi?
Ben ehl-i nefsin aksine olarak nefsimi âteş-i aşk-ı ilâhîde yaktım ve rûhumu parlattım; çör çöp gibi olan nefsinin sıfatlarını yakmak için bir kimse çakmak fitili ve kav ister mi? Eğer isterse bana gelsin.
1750. Mâdemki bir çakmak fitili ateşi kabul edici olur, çakmak fitilini al ki, ateş çekici olur.
Ben, kav gibi oldum; kav çabuk ateş alır. Sen çabuk ateş alan bu çakmak fitilini al!
Bu beyitlerde Cenâb-ı Pîr nefs-i nefislerinin tecelliyât-ı gaybiyye-i ilâhiyyeyi kolayca kabûl ve sâliklere ifâza buyurduklarını beyân ederler; ve aynı zamanda kendilerinin kav gibi olup Cenâb-ı Şems'den âteş-i aşk-ı ilâhîyi aldıklarına işâret ve onların gaybûbetlerine âtîdeki beyt-i şerîfde tekrâr teessüf buyururlar.
1751. Eyvah yazık, eyvah yazık, eyvah yazık ki, öyle bir ay bulut altına gizlendi!
Pek çok teessüf olunur ki öyle bir insân-ı kâmil, gaybûbet etti ve sohbetinden mahrûm kaldım.
1752. Nasıl söyliyeyim ki, gönlümün ateşi keskin oldu. Hecr arslanı azgın ve kan dökücü oldu.
Gönlümdeki âteş-i iştiyâk şiddetlendi ve hicrân ve firkat arslanı azgın ve kan dökücü bir hâle geldiği için, söz söylemeye mecâlim kalmadı.
Şems-i Tebrîzî hazretlerinin ilk gaybûbetlerinde Cenâb-ı Pîr efendimiz mahdûm-i âlîleri Sultan Veled (k.s.) hazretleriyle, Şam'da olduğunu haber aldığı Şems hazretlerine manzûm olarak gönderdiği bir mektûbda şu beyitleri yazmış idi:
"Şems-i Tebrîzî'nin tılsımlarında, bir hazîne mevcuddur ki, onun acâibi gizlidir. Senin sefer ettiğin vakitten beri, balmumu gibi tatlılıktan ayrı olduk. Bütün gece şem' gibi yanıyoruz; ateşe eş ve baldan mahrûmuz. Senin cemâlinin firâkından cismimiz harâbe ve canımız da baykuş oldu."
1753. O kimse ki, ayık iken sert ve serkeştir, o elinde kadeh tuttuğu vakit nasıl olur?
Ya'ni ayıklık hâlinde sert ve serkeş huylu olan kimse, bir de bâde ile sarhoş olursa ne hâle gelir var kıyâs et!
1754. Azgın bir arslan gibi ki, sıfatdan haric ola, merg-zârın genişliğinden ziyâde olur.
Zâten mizâcı i'tidal dâiresinden çıkmış olan bir azgın arslan, bir de çemen-zârın genişliğini görürse, büsbütün i'tidâlini gâib eder ve azgınlığı artar.
"Arslan"dan murâd Cenâb-ı Pîr'in zât-ı şerîfleridir. "Sıfatdan hâric olmak"dan murâd, vâridât-ı ilâhiyye sebebiyle mizâc-ı şerîflerinin mecrâ-yı i'tidâlden çıkarak semâ' buyurmalarıdır. Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye nâmındaki te'lîfâtlarında şöyle buyururlar:
فان غلبك حال بغيبك عن احساسك وقمت فليس قيامك لك و انما اقامك واردك فمتى ما رجعت الى احساسك فاقعد من حينك وارجع الى هيئة اعتدالك فان الحركة فى السماع انحراف عن مجرى الاعتدال
Ya'ni "Eğer sana bir hâl galib olup seni ihsâsından gâib kılar ve sen de kıyâm edersen, kıyâmın senin değildir; ve seni ancak vâridin kaldırmıştır. İmdi, vakt-i ihsâsına rücû' edersen derhål otur, i'tidâlinin hey'etine rücû' et! Zîrâ semâ'da hareket mecrâ-yı i'tidâlden inhirâfdır."
"Basît-i merg-zâr"dan murâd, âlem-i ervâhın şâha-i vesî'inin zât-ı şerîflerine inkişafıdır; ve bu mertebeden, vücûd-ı mutlakın zât-ı hazretlerine olan tecelliyâtıdır. Nitekim beyt-i âtîde o hâle işaret buyururlar:
1755. Kāfiye düşünürüm ve benim dildarım bana benim dīdârımdan başkasını düşünme der!
Bu Mesnevî yi söylemek için bir taraftan kāfiye düşünürüm; halbuki ma'şûk-i hakîkî olan benim dildârım bana der ki: Kāfiye düşünmeyi bırak, ancak benim tecelliyât-ı cemâliyyem ile meşgül ol!
1756. Ey benim kafiye düşünücüm, hoş otur; benim indimde devletin kafiyesi sensin.
Cenâb-ı Hak'dan Hz. Pîr'in sırr-ı âlîlerine vâki' olan bir hitâbdır. "Kāfiye" şiirde beyitlerin sonlarına gelen, birbirine benzeyen kelimelere dendiği gibi, "tâbi' olan şey" ma'nâsına da gelir. Ya'ni "Ey benim şiirde kāfiye düşünen abd-i mahzım; seninle benim aramdaki ikilik, senin enâniyetinden fânî olman ile artık kalkmış ve ben sen olmuşumdur. Binâenaleyh vücûd-ı izâfî ve rûhânî âlemindeki tasarruf ve devlet-i hilâfetin hasebiyle sana tâbi'dir.
1757. Harf ne olur; ta ki sen ondan endîşedesin? Harf ne olur? Bağların duvarının dikenidir.
Harfin ve savtın ne ehemmiyeti vardır ki, sen vücûd-ı hakkānîm ile mütehakkık olmuş iken onlar ile meşgül olursun. Harf ve lafız dediğin şeyler, ma'na bağına nâmahrem olanların aşıp girememeleri için dîvâr-ı efkâra vaz' edilmiş olan dikenlerden ibârettir.
1758. Harfı ve sautı ve kelâmı birbirine katarım, ta ki bu her üçü olmaksızın sana söylerim.
Kelime ve ses ve kelâm olmaksızın sana söylemek için bu üç vâsıtayı birbirine katar ve onların taayyünlerini mahv ederim; zîrâ mertebe-i vahdetde bilcümle taayyünât mahv ve müstehlektir.
1759. O demi ki, Adem'den gizledim, ey cihânın esrârı olan sen, sana söylerim.
Ma'lûm olsun ki, Hâtem-i enbiyâ Muhammedü'l- Mustafa (s.a.v.) Efendimiz cemî'-i enbiyânın ezvâkını câmi'dir ve onların sâir enbiyâ (aleyhimü's-selâm) üzerine olan fazl ü takaddümleri hakkındaki îzâhât 1725 numaralı beyitte geçti. Ve ümmet-i Muhammed'den makām-ı kutbiyyeti hâiz olan veliyy-i zîşân, kalb-i Muhammedî üzerine bulunan vâris-i nebevîdir; ve o da zamanının ferdi ve yegânesidir. Onun zamânında bulunan evliyâ-yı kirâmın her birisi bir peygamberin kalbi ve zevkı üzerine olup cümlesi kutbun mâdû- nundadır; ve füyûzât-ı ilâhiyye cümlesine ve bilcümle kâinât üzerine kutb-ı zamânın kalbinden tevzî' olunur. Ve kutbu'l-aktâb, esrâr-ı cihânı hâmil bulunan bir nümûne-i ilâhîdir. Cenâb-ı Mevlânâ efendimizin bu beyân-ı âlîlerinden zât-ı şerîflerinin kutbiyyetle muttasıf bulunduğu anlaşılır. İmdi kutbu'l-aktâba olan hitâbât-ı ilâhiyye, hakikat-ı muhammediyyeyi hâmil olmasından dolayı doğrudan doğruya Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'e râci' olur. Zîrâ halîfe, müstahlifın aynıdır. Binâenaleyh bu bâbdaki fazl ü takaddüm, ancak hâtem-i enbiyânın fazl u takaddümü olmuş olur. Şu halde beyt-i şerîfin ma'nâsı böyle olur: "Ey cihânın esrârını hâmil olan abdim, Adem'den gizlediğim nefesi ve tecellîyi, işte bî-harf ü savt sana söylüyorum." Ve Hakk'ın bî-harf u savt söylemesi, abd enâniyeti ile Hakk'ın şuûnât-ı sıfâtiyye ve esmâiyyesine bürünmesinden ibârettir. Vâris-i Muhammedî'ye vâki' olan bu bürünmek keyfiyyeti, Hz. Adem'e vâki' olmamıştır. Ve şurrâh-ı kirâmın bu babda muhtelif mütâlaâtı vardır; bu mütâlaât arasında en mühim olanı İsmâîl-i Ankaravî hazretlerinin mütâlaâtıdır.
1760. O demi ki Halil'e söylemedim; ve o gamı ki, Cebraîl bilmez.
Bu beyit, evvelki beyite merbûttur. Ya'ni, ey cihânın esrârı olan abd-i mahzım ve ey bülbül-i bâğ-ı Muhammedî! İbrâhîm Halîl (a.s.)a söylemediğim demi, sana söylerim ve Cibrîl (a.s.)a bildirmediğim gamı, sana bildiririm.
İbrâhîm (a.s.)a söylenmemiş olan dem ve tecellî, ezvâk-ı kâmile-i muhammediyyedir. Nitekim yukarıdaki beyitte şerh olundu ve 1725 numarada vaki کر سلیمانرا چنین مرغی بدی beytinde de bu ma'nâya dâir îzâhât geçti.
Cebrâîl (a.s.)a bildirilmeyen gam ise, aşk-ı ilâhî gamıdır. Zîrâ Cebrâîl (a.s.) "akl-ı küll"ün mazharıdır; ve tavr-ı aşk, tavr-ı aklın verâsındadır. Binâenaleyh Hz. Cebrâîl'in bu tavırda zevkı yoktur. Nitekim mi'râc'da (s.a.v.) Efendimiz'e, ancak "Sidre-i müntehâ"ya, ya'ni suver-i taayyünâtın nihâyetine kadar refâkat edebildi ve "Benim makāmım burasıdır, buradan ileriye bir parmak yaklaşırsam yanarım" dedi ve makāmında kaldı.
1761. O demi ki, Mesîhâ ondan dem vurmadı, Hak gayretinden ما (ma) siz dahi dem vurmadı.
Bu beyit hakkında dahi şârihler müteaddid vecihler beyân etmişlerdir; fakîrin mütâlaası budur ki: Hak Teâlâ Hazretleri bir mazhara iki aynı tecellîyi etmediği gibi, iki mazhara da birbirinin aynı olan iki tecellîyi etmemiştir. Zîrâ vücûd-ı Hak nâmütenâhî olduğu gibi, şuûnâtı dahi nâmütenâhîdir. İmdi her bir nebînin mazhar olduğu bir ism-i galib vardır; onun ezvâkı bu ismin hazînesinden zuhûr eder; ve ilm-i ilâhîde sâbit olan "ayn"ları ve hakîkatleri, bu ismin zıllidir. Nitekim Mûsâ (a.s.)ın ism-i galibi ism-i Zahir olduğundan, şerîatı tenzîh üzerine geldi; ve Îsâ (a.s.)ın ism-i gālibi ism-i Bâtın olduğundan, İncîl-i Şerîf teşbîh üzerine nâzil oldu; ve besmele-i İncîl'in "Bismi'l-eb ve'l-ibn ve'l-ümm" sûretinde nüzülü bu ma'nâdandır. Nitekim Abdü'l-Kerîm Cîlî hazretleri El-İnsânü'l-Kâmil nâmındaki eserinde îzâh buyurur. Rahmeten li'l-âlemîn olan Hâtem-i enbiyâ (a.s.v.) Efendimiz ise, birisi diğerine galib olmaksızın, cemî'-i esmâ-i ilâhiyyenin mazharı olduğundan, ona nâzil olan Kur'ân, tenzîh ve teşbîh beynini cem' etti. Binâenaleyh Îsâ (a.s.) tenzîhden dem vurmadı, dâimâ ümmetini teşbîhe da'vet etti. Ve ümmeti bu da'vetden dolayıdır ki, kendisine ulûhiyyet isnâd ettiler; fakat ümmet-i îseviyyenin hatâları Hakk'ı sûret-i îseviyyeye hasr ettiklerinden dolayı vâki' oldu. Halbuki Hak gayretinden nâşî tenzîhi hem isbât ve hem de nefy için mevzu' olan ما "mâ"sız söylemedi. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ (Şûrâ, 42/11) buyurur ve yarım âyette tenzîh ve teşbîh beynini cem' eder. لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ da "ك" "ke" edât-ı teşbîh olduğuna göre "O'nun misli gibi bir şey yoktur" demek olur ki لَيْسَ مِثْلُ مِثْلِهِ شَيْءٌ demektir. Ya'ni evvelen misl isbât olunur, sonra nefy olunur. Ve kelime-i tevhîdde dahi kezâlik, evvelâ nefy ve sonra isbât vâki' olur. Zîrâ Hak Sübhânehû ve Teâlâ Hazretleri kendi varlığı muvâcehesinde başka bir varlık bulunmasını istemez. Nitekim Fir'avn'ın ve Nemrûd'un enâniyetlerine karşı nasıl bir gayret ızhâr buyurduğunu Kur'ân-ı Kerîm'de zikr etmiştir. Ve tenzîh-i sırf, Hakk'ın vücûdundan başka vücûd isbâtını iktizâ eder.
1762. Mâ (mâ) ne olur? Lügatte isbat ve nefiydir. Ben isbat değilim, zatsızım ve nefyim.
Ya'ni ما (mâ) Arabçada hem isbât ve hem de nefy ma'nâsına gelir; nitekim وَ مَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ (Âl-i İmrân, 3/22) ya'ni "Onların yardımcıları yoktur" cümlesinde nefy ma'nâsına gelir. Ve ism-i mevsûl olduğu vakit dahi isbât ma'nâsı ifade eder. Nitekim اَوَّلُ مَا سَمِعْتُ "ilk işittiğim şey" cümlesinde de, bir şeyin isbâtı ma'nâsınadır. İmdi evvelki beyit ile, bu beyit birleştirilip ma'nâ verilirse, daha ziyâde vuzûh hâsıl olur: Îsâ (a.s.)ın dem vurmadığı o zevk-i tenzîhi, Hak Teâlâ gayretinden ما (mâ)sız, ya'ni nefy ve isbâtsız söylemedi; zira (mâ) taayyünde isbât ve nefy ma'nâlarına gelir. Halbuki ben isbât değilim; çünkü vücûd-ı izâfî-i abdânîmi, vücûd-ı hakîkî-i Hak'da fânî kıldım. Ben bî-zâtım, çünki benim hakîkatim ilm-i ilâhîdeki ism-i ilâhînin zıllidir; ve ism-i ilâhî, müsemmâ olan Zât-ı ilâhînin aynıdır. Binâenaleyh benim zâtımdaki ve hakîkatimdeki varlık, Hakk'ın varlığıdır; şu halde ben bî-zâtım ve nefyim.
1763. Ben kesliği, nâ-keslikte buldum; binaenaleyh kesliği nâ-keslikte fedâ ettim.
Ya'ni ben varlığı, yoklukta ve rif'ati, zillette buldum. Binâenaleyh varlığı yokluğa ve rif'ati zillete sarf ve fedâ ettim; ve ta'bîr-i dîğerle, ben bakāyı vücûd-ı Hak'da fânî olmakta buldum. Binâenaleyh enâniyyet-i abdânîmi vücûd-ı Hak'da zillete fedâ ettim.
1764. Bütün şahlar kendilerinin bendesinin bendesidir; bütün halklar kendilerinin mürdesinin mürdesidir.
Ya'ni abdânî olan varlığım ile nâkes idim, onu Hakk'ın varlığı muvâcehesinde terk ve fedâ ettim; ve sıfât-ı nefsâniyyemden tecerrüd ettim. Benden zahir olan Hakk'ın sıfatı oldu. Şu halde ben, nâkes iken, kes oldum. Zîrâ Hak zuhûrda bize müştâk idi ve biz de vücûdda O'na muhtâc idik. Bu hâlin misâli budur ki: Pâdişâhın debdebesi ve ihtişamı tebaası ve bendeleri ile hâsıldır; ve bendeler de pâdişâhın lutfu ve ihsânı sâyesinde râhat ederler. Binâenaleyh pâdişâh debdebe ve ihtişam için bendelerine muhtacdır; ve bendeler de pâdişâha muhtacdır. Ve ikinci misâl de budur ki: Bütün halk kendilerine fedakârlık edenlere karşı fedakârdırlar; ve kendilerini sevenleri severler. Ve Hz. Şeyh-i Ekber efendimiz bu ma'nâyı Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Ademî'de şu beyit ile beyân buyururlar: فالكل مفتقر ما الكل مستغن هذا هو الحق قد قلنا و لا نكنى "Imdi hepsi müftekırdir; hepsi müstağnî değildir. İşte bu hakdır ki biz dedik ve kinâye etmedik."
Ya'ni gerek Hak ve gerek âlem yekdiğerine müftekırdir; her birisi yekdiğerinden müstağnî değildir. Alemin Hakk'a iftikārı vücûddadır ve Hakk'ın âleme iftikārı ise vücûdda olmayıp, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyesinin âlemin maz- harında fiilen zuhûrundadır. Hoca Hafız Şîrâzî (k.s.) bu iftikārı, bir beytinde iştiyâk ile ta'bîr buyurmuştur. Beyit: "Ma'şükun sâyesi âşık üzerine düştü ise ne oldu; biz vücûdda O'na muhtâc idik; O da zuhûrda bize müştâk idi."
1765. Bütün şahlar kendi mâdûnunun madunudur; bütün halklar kendi sarhoşlarının sarhoşudur.
Ya'ni şâhlar, kendilerine münkād olanların münkādıdır; ve bütün halk kendilerine meclûb olanların meclûbudur.
1766. Ansızın onları şikâr etmek için avcı, kuşlara av olur.
Kuşlar evvelen avcıyı bulundukları mahalle cezb etmek sûretiyle, onu avlamış olurlar; sonra da avcı onları avlar.
1767. Dilberler âşıkları cân ile aramışlardır; bütün ma'şûklar da âşıkların şikârıdır.
Ya'ni dilberlerin süslenmeleri ve kendilerine çeki düzen vermeleri, hep kendilerine âşık aramak içindir. Binâenaleyh âşıklar, ma'şûkların şikârıdır ve âşıklar dahi ma'şûk ararlar; binâenaleyh ma'şûklar dahi âşıkların şikârıdır.
1768. Her kimi ki, sen onu âşık gördün, ma'şûk bil; zîrâ nisbetle hem budur ve hem odur.
Ya'ni âşık, hem âşıktır ve hem de ma'şûkdur; ve kezâ ma'şûk dahi hem âşıktır ve hem de ma'şûktur. Zîrâ âyet-i kerîmede Hak Teâlâ Hazretleri bu hakikate يحبهم و يحبونه (Maide, 5/54) âyet-i kerîmesinde işaret buyurur; çünkü ma'nâ-yı münîfi "Allah Teâlâ onları sever ve onlar da O'nu severler" demek olup hubb-i ilâhî onların muhabbetlerine takaddüm etmiştir. Ve bu ma'nâyı, şu beyitte şair güzel tasvir etmiştir:
1769. Eğer susamışlar cihandan su ararlarsa, su dahi âlemde susamışları arar.
1770. Mâdemki aşık odur, sen sakit ol; mâdemki senin kulağını o çekiyor, sen [1742] kulak ol!
Ey sâlik kendini tedkîk et; eğer sende Hakk'a karşı bir hiss-i aşk ve muhabbet varsa, bil ki Hak senin âşıkındır. Mâdemki âşık Hak'dır ve bilcümle tasarrufât dahi Hakk'ındır, o halde sen kendi aşkını rehber ittihâz et ve sus, râhatına bak! Ve mâdemki senin kulağını çeken Hak'dır, ya'ni sende bilcümle ahvâlinde tasarruf eden Hak'dır; o halde kendini O'nun tasarrufuna terk et ve baştan ayağa kadar kulak ol! Bırak ki, seni istediği kadar ve istediği yere kadar çeksin.
1771. Sel, seyelânlık ettiği vakit bağla! Ve yoksa rüsvaylık ve vîrânlık eder.
Bu hitâb, Hz. Pîr'in kendilerinden, yine kendilerinedir. Buyururlar ki: Lisânımdan sâika-i aşk ile birtakım dekâik ve hakâik selleri akmağa başladı. Ey zâtım, bu selin menba'ını kapa; zîrâ daha fazla keşf-i esrâr, aklın i'tidâlini bozar ve şûrîdeliğe sebeb olur.
1772. Ben ne gam tutarım ki, vîranlık ola! Harabenin altında hazîne-i sultân olur.
Harâblıktan bana ne gam vardır! Zîrâ harâbelerde gömülmüş olan sultâna ve hükümete mensûb hazîne bulunmak me'müldür.
1773. Hakk'a gark olan ister ki, daha ziyade gark ola; cân denizinin dalgası gibi altüst ola.
Hakk'ın varlığında ve aşkında müstağrak olan kimse, seyl-i aşkın istîlâsından korkar mı? Belki daha ziyâde müstağrak olmasını ister. Bu, âlem-i kesâfet olan cismâniyyet dünyasında onun istediği budur. Nitekim âlem-i ervâhın birer dalgaları olan ervâh, deniz gibi olan o rûhâniyet âleminde, hiçbir kayıt ile mukayyed olmaksızın altüst bir haldedirler.
1774. Denizin altı mı, yahud üstü mü hoş gelir; onun oku mu, yoksa siperi mi gönül cezb edici gelir?
Ma'şûk-ı hakîkînin kahrı mı, yoksa lutfu mu hoştur; onun cefâsı mı, yoksa iltifatı mı gönül çekicidir?
1775. Eğer tarabı beladan ayrı bilirsen, ey gönül vesvesenin paralanmışı olursun.
Sürûru gamdan ve cefâyı safâdan tefrîk etmek vesvese-i evhâmdandır; zîrâ vücûd birdir, tecelliyâtı da bir hakîkattir. Onu türlü türlü renklere boyayan bizleriz.
1776. Eğer senin muradın için şeker mezakı varsa, muradsızlık, dilberin muradı değil midir?
Senin murâdın sana şeker lezzetinde ise, muradsızlığın dahi dilberin murâdıdır. Binâenaleyh eğer sen hakîkaten âşık-ı Hak isen, kendine tatlı ve lezzetli görünen murâdından geçip, ma'şûkunun murâdına râzı olman îcâb eder.
1777. Onun her bir yıldızı, yüz hilalin kanının bahasıdır. Alemin kanını dökmek ona helâldir.
"Hilal"den murâd, sâlikin riyâzet ve mücâhede ile incelmiş ve âlem-i rûhâniyyet tarafına doğmağa başlamış olan sıfat-ı nefsâniyyesidir. "Sitâre"den murâd, Hakk'ın tecelliyât-ı nûriyyesidir ki, bu incelmiş olan sıfât-ı nefsâniyyenin büsbütün zâil olmasıyla doğar. Binâenaleyh Hakk'ın her bir tecellî-i nûrîsi, bir çok hilâlin kan bahâsı, ya'ni ma'dûmiyyetinin bahası olmuş olur. Ve mâdemki Hak kesîf ve zulmânî olan bu âlemin i'dâmını müteâkib onu nûrânîye tahvîl buyuruyor, o halde ona âlemin kanını dökmek helâl olur. Zîrâ bu tecellî-i kahrîsinde lutuf vardır.
1778. Biz bahâmızı ve hûn-bahâmızı bulduk; cân fedâ etmek tarafına acele ettik.
Ya'ni biz âlem-i kesâfete taalluk eden sıfât-ı nefsâniyyemizi fedâ etmenin bahâsını ve diyetini ve bunu müteakib vâki' olan tecellî-i nûrînin güzelliğini bulduk. Binâenaleyh nûrânî olan cân âlemine dâhil olduk; fakat vücûd-ı hakîkî muvâcehesinde bu nûrânî olan cân dahi gayriyyet libâsına bürünmüş olduğundan, büsbütün vücûd-ı mutlak-ı Hak'da fânî olmak için, bu cânı dahi fedâ etmek tarafına koştuk. Zîra hadis-i kudside من احبنى قتلته و من قتلته فانا ديته ya'ni "Ben, beni seveni öldürürüm ve öldürdüğümün diyeti de ancak benim" buyrulmuştur.
1779. Ey kimse, âşıkların hayatı ölmededir; latife-i rabbanîyi gönül götürmenin gayrinde bulamazsın.
Ey aşk-ı ilâhîyi taleb eden sâlik, âşıkların hayatı ölümdedir. Bâtın-ı Hakk'ı, ancak Hakk'ın senin gönlünü götürmesinde ve almasında bulabilirsin; başka türlü bulamazsın. Ya'ni bir cezb-i ilâhî ile nefsinin sıfatından ölüp zevâhir-i âlemden gözünü kapayabilirsin.
1780. Ben onun batınını yüz nâz ve şîve ile istedim; o bana melâl cihetinden bahâne etti.
Ben bu âlem-i taayyünde niyâzdan geçip, makām-ı nâza kadem bastım ve yüz nâz ve şîve ile onun bâtınını istedim. O bana, benim âlem-i zâhirdeki melâl ve fütûrumdan bahâne eyledi. Ya'ni Hakk'ın zâhiri olan âlem-i sûretin darlığından bıktım ve usandım. Geniş olan âlem-i bâtınını istedim. Benim fütûrum sebebinden, bana bahâne etti ve mânialar gösterdi. Şurrâh-ı kirâm "melâl" ta'bîrini Hakk'a izâfe ve te'vîl etmişler ise de, âlem-i zâhirde evvelen Mevlânâ efendimize râci' olmak daha münasibdir. Ni- tekim (s.a.v.) Efendimiz يا ليت لم يخلق محمدا رب محمد ya'ni "Ne olaydı, Muhammed'in Rabb'i Muhammed'i yaratmıya idi" buyurması dahi bu ma'nâdandır. Ve Cenâb-ı Pîr efendimiz makām-ı nâzda bulunduğunu Dîvân-ı Kebîr'indeki şu beyitte açıkça beyân buyururlar: "Biz dilencilikten ve niyâzdan kurtulduk; ayak vurarak nâz tarafına geldik."
1781. Dedim: Nihayet bu akıl ve cân senin garkındır. Dedi: Git, git bana bu efsûnu okuma!
Ma'şûk-ı hakîkîye dedim ki: Ben aklımı ve cânımı senin varlığının fikrinde müstağrak kıldım. Benim fikrimde ve hayalimde, hiçbir varlığım kalmadı. Binâenaleyh senin bâtınında, senin senliğin ile olmak isterim. Bana cevâben dedi ki: Git, git bana efsûn okuma! "Efsûn" burada tezvîr ve hîle ma'nâsınadır. Ya'ni bu sözlerinle bana karşı hîleye ve tezvîre kıyâm etme; zîrâ henüz nazarında senin senliğin ve benim benliğim var; ve aklından ve cânından bahs ediyorsun.
1782. Ben senin düşünmüş olduğun şeyi bilmez miyim? Ey iki görmüş, dostu nasıl görmüşsün?
Bu beyt-i şerîf, ma'şûkun bahânesinin îzâhıdır. Ya'ni ey âşıkım, sen ism-i Zâhir'imin mazharı olan suver-i âlemden sana vâki' olan melâl ve fütûr hasebiyle, ism-i Bâtın'ımın dâiresini taleb ediyorsun ve benim hüviyyetimde istiğrâkı istiyorsun. Ben bir miyim, yoksa iki miyim ki, bâtınımı ve zâhirimi tefrik ediyorsun. Ben هُوَ الأول والآخر والظاهر والباطن (Hadid, 57/3) ["O evveldir, âhirdir, zâhir ve bâtındır"] demedim mi? Ve هو (hüve) ile hepsini birleştirmedim mi? Sonra aklından ve canından bahs ediyorsun. Bunların hepsi benim şuûnâtımdan birer şe'n değil mi? Ey iki görüşlü, sen dostun vahdetini böyle mi görüyorsun? Binâenaleyh bana bu efsûnu okuma ve hîle ve tezvîrden ibâret olan sözleri bırak!
Cenâb-ı Pîr ma'şûk-i hakîkî ile muhâtaba mertebesinden, makām-ı keserât ve irşâd mertebesine tenezzül edip âtîdeki beyt-i şerîfde buyururlar ki:
1783. Ey canı sakîl olan, sen onu hakîr gördün; zîra onu ziyade ucuz satın aldın.
Ey sakîlu'r-rûh olan sâlik! Sen ma'şûk-ı hakîkîyi nefsini ve hazz-ı cismânîni fedâ etmeğe değer kıymetde görmedin. Belki hakîr gördüğün için, onun yolunda varlığını fedâ edemedin. Zîrâ o ma'şûk-i hakîkîyi çok ucuz satın aldın. Çünkü sen onun hakkındaki i'tikād-ı tevhîdi babandan anandan mîrâs olarak buldun.
1784. Ucuz satın alan her bir kimse, ucuz verir. Bir gevheri bir çocuk bir ekmek parçasına verir.
1785. Onu mücmel söyledim ve ondan beyân etmedim; ve yoksa hem fehimler ve hem de dil yanar.
Bu aşk bahsini mücmel söyledim ve onu tafsîl ve şerh etmedim. Eğer ede idim anlamalara durgunluk gelir ve diller tutulur idi.
1786. Ben leb dediğim vakit, leb derya olur; ben "la" dediğim vakit, murad "illa" olur.
Ya'ni ben "leb" deyip kendi dudağıma işaret ettiğim vakit, o "leb" Hak'dır. "Lâ" dediğim vakit, mümkinâtın nefyini murâd ederim. "İllâ" dediğim vakit, hep Hak'dır demeyi murâd ederim. (İmdadullâh hazretlerinin şerhinden.)
Ya'ni ben "leb"den bahs edersem, deryâ-yı hakîkatin sâhilini murâd ederim; ve nefy-i vücûd edersem, murâdım vücûd-ı Hakk'ın isbâtıdır.
1787. Ben tatlılıktan yüzü ekşi oturmuşum; ben sözümün çokluğundan sakitim.
Ya'ni insân-ı kâmilin sûretde abûsu'l-vech bir halde bulunması, bâtınındaki ulûm-ı ledünniyyenin lezzâtındandır. Ve sükûtu dahi maârif ve hakāyık-ı ilâhiyyeye dâir olan vâridât-ı fikriyyesinin çokluğundandır.
1788. Tâ ki bizim tatlılığımız, iki cihandan ekşi yüzlülük perdesinde gizli ola.
Bizim bâtınımızın lezzât-ı maârifi, iki cihân ehlinden, ya'ni âlem-i mülk ve âlem-i melekût ehlinden yüzümüzün ekşiliği hicâb ve perde olarak mestûr kalsın. Zîrâ umûmun muvâcehesinde ibzâl-i hakäyıka, gayret-i ilâhiyye mâ-ni'dir; onun için urefâ-yı ilâhiyye nâehil olanlara karşı, keşf-i esrâr-ı ilâhiyyeden tevakkî ederler.
1789. Bu söz her kulağa gelmemek için, yüz sırr-ı ledünden birisini söylüyorum.
Hakäyık-ı ilâhiyyeye dâir olan sözlerim, her bir kulağa aksetmemek için esrâr-ı ledünniyyeden yüzde birini söylüyorum; ve söylediğim vakit dahi hikâyeler ve kıssalar altında saklıyorum.
Hakîm Senâî (rahmetullâhı aleyh) in "Her ne şey sebebiyle yoldan kalasın o şey ister küfür olsun, ister kelime-i îmân olsun. Her ne şey sebebiyle dostdan uzak düşesin, o nakış ister çirkin ve ister yakışıklı olsun müsâvîdir" sözünün tefsîri.
و در معنى قوله عليه السلام ان سعدا لغيور و انا اغير من سعد و الله اغير منى و من غيرته حرم الفواحش ما ظهر منها و ما بطن Ya'ni "Aleyhis-selâm Efendimiz'in, muhakkak Sa'd gayretlidir ve ben Sa'd'dan daha gayretliyim; ve Allah Teâlâ benden daha gayretlidir. Ve O'nun gayretindendir ki fevâhişi ve ondan zâhir ve bâtın olanı harâm etti" hadîs-i şerîfinin ma'nâsı beyânındadır
Cenâb-ı Pîr yukarıda bizim bâtınımızın tatlılığı iki cihân ehlinden mestûr kalsın buyurup, esrar-ı ilâhiyyeyi âmmeye keşiften tevakkî etmişler idi. Ve bir şeyi ağyârdan setr etmek, kıskançlıktan ve gayretten neş'et ettiği için, bu bahiste gayrete müteallık hakāyıkın beyânına şürû' buyururlar. Ve Hakîm Senâî hazretlerinin sözünde de bu ma'nâ mündemicdir; şöyle ki: Vücûd-ı vâ-hid-i hakîkî-i Hak, kendi merâtib-i muhtelifesini, vech-i hakîkîsine ve Zât'ına hicâb ve nikāb yapmış ve onu kemâl-i gayretinden, nâmahrem olanlardan setr etmiş ve gizlemiştir. Binâenaleyh sâlik seni bu vücûd-ı hakîkînin vechi-ne vusûl yolundan ne şey alıkoyarsa, o şey ister suver-i taayyünâta olan alâ-kan olsun, ister kelime-i îmân olsun müsâvîdir. "Kelime-i îmân"dan murâd, suver-i enbiyâ ve evliyâdır. Zîrâ onların her birisi, birer kelime-i ilâhiyyedir. Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber efendimiz Fusûsu'l-Hikem'lerinde her bir pey-gambere bir "kelime" ta'bîr etmiş ve Kur'ân-ı Kerîm'de de Hak Teâlâ Hz. Îsâ (a.s.) hakkında وَكَلمَهُ الْقَاهَا إِلَى مَريم (Nisâ, 4/171) ["Meryem'e ulaştırdığı keli-mesidir"] buyurmuştur. İmdi bu zevât-ı kirâm, Hak yolunun rehberleri oldu-ğu halde, insanı Hak yolundan nasıl alıkoyar.
Ma'lûm olsun ki "Lâ ilâhe illallah" tevhîd ve "Muhammedün Resûlullah" hakîkatte şirktir; zîrâ “Lâ ilahe illallah"ın ma'nâ-yı hakîkîsi “Lâ mevcûde illallah" demektir. Hak'dan başka bir mevcûd yok iken, bu vücûd muvâce-hesinde, bir de nebînin ve velînin vücudunu isbât etmek bittabi' şirk olur. Onun için (s.a.v.) Efendimiz Câmiu's-Sagîr'de münderic olan hadîs-i şerîf-lerinde الشرك فى امتى اخفى من دبيب النمل على الصفا ya'ni "Benim ümmetimde şirk, mücellâ olan bir mahal üzerinde yürüyen karıncanın ayağının sesinden da-ha gizlidir" buyururlar. Fakat bu kelime-i şehadet âmme-i mü'minîn hak-kında ayn-ı îmândır; ve enbiyâ ve evliyâ, insanları bâtıl olan tarîk-ı nefis-den tarîk-ı Hakk'a çevirirler. Ve tarîk-ı Hakk'ın sâlikleri, bidâyet-i sülükün-de vâris-i nebevî olan mürşidine kemâl-i şiddetle merbût olmak lazımdır. Zî-râ her ne kadar onlar sûretde put iseler de, ma'nâda birçok putları kırıcıdır-lar. Nitekim Mesnevî-i Şerîf'de, âtîde Cenâb-ı Pîr buyururlar: "Vaktaki yârimin hayali araya tahallül etti; onun sûreti puttur ve ma'nâsı put kırıcıdır."
Ve kezâ Emîr Hüseynî hazretleri buyurur: "Aşka malik olan ilk adım, hep küfür yağdıran bir buluttur. Zîrâ senin gözün şaşıdır; evvelâ ma'bûdun pîrindir." Ve kezâ seni ma'şûk-ı hakîkî yolundan uzak düşüren şey, ister ism-i Mudill'in mazharı olan çirkin nakış olsun; ve ister ism-i Hâdî'nin mazharı olan güzel nakış olsun, müsâvîdir. Zîrâ gerek iyi ve gerek kötü nakışlar ve sûretler, vech-i hakîkînin perdesi ve hicabıdır; nitekim yukarıda îzah olundu. Bu bahsin tafsîli uzun ve delâil-i kaviyyesi pek çoktur; anlayana bu kadar kâfidir.
Hadîs-i şerîfe gelince; bu hadîsin sebeb-i vürûdu budur ki: Ashâb-ı kirâm-dan Sa'd b. Muâz hazretleri bir gün risâlet-penâh (s.a.v.) Efendimiz'e sordular ki: "Yâ Resûlallâh, ben bir kimseyi evimde zevcem ile hâl-i zinâda bulduğum vakit şâhid getirmeğe gitsem, şâhid gelinceye kadar o gebe kalır ve zampara da kaçar; eğer ona zinâ ettiğinden bahs etsem şer'an isbât edemem. Bana kazf-i haddî, ya'ni kamçı vurulur; ve eğer susarsam, kıskançlık ve gayret beni öldürür." Buna cevâben Efendimiz bu hadîs-i şerîfi buyurdular. Ve Hz. Pîr efendimiz bu sebeble âtîde, gayrete müteallık olan hakāyıkın beyânına mübâşeret buyururlar.
1790. Bütün âlem o sebebden gayûr geldi ki, Hak gayretde bu âlem üzerine sebak götürdü.
Alemin hey'et-i mecmûasında gayûrluk ve kıskançlık vardır. Bu da, Hak Teâlâ Hazretleri'nin gayret hususunda, bu âlemin hey'et-i mecmûası üzerine takaddümünden ileri gelmektedir.
"Gayûr" gayretdendir ve "gayret" ızhârı münasib olmayan şeyin setrinden ibaretdir; ve gayretin aslı, şeyi kendine muhtas kılmak ve onu gayrdan men' etmektir; ve Hak Teâlâ kemâl-i gayretinden, mükellef olan kulların ancak kendisi ile meşgül olmaları ve gayr ile meşgül olmamaları için fevâhişi men' etti. Zîrâ fevâhiş, kulları Hak'dan uzaklaştırır ve kendisinde müstağrak kılar. Bu sûretde kullar Hakk'a değil, fevâhişe muhtas olurlar. Sâliki Hak'dan alıkoyan her bir şey ise fevâhiş hükmündedir; ve her gayretin aslı ister gayret-i mahmûde olsun, ister gayret-i mezmûme olsun, gayret-i Hak'dır. Binâenaleyh o mezâhirde ancak Hakk'ın gayreti zâhir olmuş olur.
1791. O cân gibidir ve cihan kalıb gibidir; kalıb iyiyi ve kötüyü cândan kabul eder.
125 numaralı beyitte îzah olunduğu üzere cihân-ı kesîf, latîf olan vücûd-ı Hakk'ın merâtibinden bir mertebedir; ve onda zâhir olan suver, sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin zılli olan a'yân-ı sabitenin akisleri ve zılleridir. Şu halde vücûd-ı latîf-i Hak, kesîf olan vücûd-ı âlemin Kayyûm'u olup ona cân gibidir; ve cihân-ı kesîf dahi, Kayyûm-ı âlem olan Hakk'ın cismi ve kalıbı gibidir. Hadd-i zâtında cemâddan ibaret olan kalıbın iyi ve kötü hareketleri nasıl ki kendi hakîkati olan cândan gelirse, cihânın hey'et-i mecmûasında zuhûr eden gayret dahi, onun cânı gibi olan Hak'dan gelir.
1792. Her kim ki, onun namazının mihrabı ayn oldu, onun îmân tarafına gitmesini ayıp bil!
“Îmân” görülmemiş olan şeye inanmaktır. Ve “ayn” görülen ve zâhir olan şeydir. Binâenaleyh îmân, nazardan gâib olan şeye taalluk eder; zîrâ bir kişi, görmemiş olduğu bir şey hakkında inandım veyâ inanmadım demek muvâfık olur; fakat meşhûd ve zâhir olan şey hakkında inandım veyâ inanmadım demek ma'nâsızdır. Ve kezâ îmânın takviyesi için delîl ve hüccet ikāmesi câizdir; fakat meşhûd ve zâhir olan şeyin isbâtına kıyâm etmek gülünç olur. İşte bunun gibi ehl-i hakîkat nazarında Hak, âlemin cânı ve âlem Hakk'ın kalıbı mesâbesinde olduğu ve hakîkatte Hakk'ın vücûdundan başka bir vücûd olmadığı meşhûd ve zâhirdir. Onlar için ulemâ-yı zâhirenin ve mütekellimînin ikāme ettikleri delâil-i akliyyeye lüzûm yoktur. Ve bu zevât, bu gibi îmân tarafına aid delâil ile meşgül olmayı kendilerine ayıp ve âr bilirler. Eğer bu husûsta delîl ikāme ederlerse, onlar ehl-i îmânın taklîdî olan îmânlarının takviyesi için ikāme ederler. Binâenaleyh mukallid olan ehl-i îmâna düşen vazîfe, muhakkıkînin sözlerine i'tirâz etmemektir. Zîrâ görenlerin sözlerini, görmeyenlerin inkâr etmeleri gülünç bir cehaletdir.
1793. Her kim padişahın câmedârı oldu, ona padişah için ticaret etmek hüsrandır.
Meselâ bir kimse pâdişâhın kurenâsından olup esvâbçı başı ta'yîn olunsa, artık o kimsenin pâdişâh hesabına ticarete kıyâm etmesi ve seferlere gitmesi hüsrân ve kendisine ziyandır. Zirâ mertebe-i kurbden, mertebe-i bu'de atılmış olur.
1794. Her kim ki o sultân ile hem-nişîn ola, onun kapısının üzerinde oturmak hayf ve gabndir.
"Şisten" şîn'in kesriyle oturmak ma'nâsına; "hayf" zulüm ve cevr ve si-tem ve "gabîn" zaîfu'r-re'y olan kimse ma'nâlarınadır. Bu sûretde ma'nâ, sultânın mukarrebi olup onunla beraber bir mecliste oturmak şerefini ihrâz eden kimsenin, onun kapısının önünde oturup bekçilik etmesi zulümdür; ya'ni mahalline masrûf bir hizmet değildir ve gabndir, ya'ni za'f-ı fikirdir. Ve böyle yapan kimse de re'yi zayıf olan bir kimsedir.
Ve "şüsten" şîn'in zammıyla yıkamak ma'nâsınadır. Bu ma'nâya göre, pâdişâhla beraber oturan kimse, bu mücâleseti bırakıp onun kapısının üzeri-ni yıkamağa kalkarsa, münasebetsiz bir iş yapmış olur demektir.
1795. Vaktāki padişahda ona el öpmek erişe, eğer ayak öpmeyi ihtiyar ederse hatâ olur.
Ya'ni bir kimseye pâdişâh elini öpmek için uzattığı vakit, o, onun işâret ettiği vech ile elini öpmekten vazgeçip, ayağını öpmeğe kalkarsa hatâ eder; zîrâ yukarıyı bırakıp, aşağıyı ihtiyâr etmiş olur.
1796. Vâkıa, başı ayak üzerine koymak hizmetdir; o hizmetin önünde hatâ ve zelledir.
Vâkıâ pâdişâhın ayağı üzerine baş koymak, onun makām-ı refi'i önünde tezellül olduğu için bir hizmetdir. Fakat mâdemki ona elini öpmek şerefini vermiştir, kişi kendisini bu şerefden mahrûm etmek hatâ ve kusûrdur.
1797. Her bir kimse üzerine padişahın gayreti olur ki, o kimse yüz gördükten sonra kokuyu ihtiyar ede.
Pâdişâh bir kimseye, kendi yüzünü gösterip onu musâhib ittihâz ettikten sonra, eğer o kimse pâdişâhın kokusunu ihtiyâr ederse, onun bu hâlinden pâ-dişâha gayret gelir. Ve "gayret"in Türkçesi kıskançlıktır.
1798. Hakk'ın gayreti mesel üzerinde buğday gibi olur; insanın gayreti harman samanı gibi olur.
Hakk'ın ve halkın gayretini ve kıskançlığını bir misâl ile anlatmak lâzım gelirse, Hakk'ın gayretini insanlara nâfi' olan buğdaya ve halkın gayretini de hayvanlara nâfi' olan harmanın samanına benzetirim. Ve harmanın samanı buğdayın artığı ve cürûfudur.
1799. Gayretlerin aslını Allah'dan biliniz! Halaikın şe'ni şübhesiz Hakk'ın fer'idir.
Ya'ni gayret-i ilâhiyye şuûnât-ı ilâhiyyeden bir şe'ndir; ve Hak âlemin cânı ve âlem Hakk'ın kalıbı gibidir. Binâenaleyh âlemde meşhûd olan gayretlerin ve sâir şuûnâtın aslı Hak'dandır. Şu halde halâikın şe'ni olan gayret, şübhesiz Hakk'ın fer'i olur.
1800. Bunun şerhini bıraktım; ve o on gönüllü olan nigarın cefâsından şikâyet [1773] tutarım.
Bu gayret mes'elesinin şerhini bıraktım; artık on gönüllü olan ma'şûk-ı hakîkînin âşıklarına olan cefâsından şikâyete başlıyacağım.
"Deh-dile" on gönüllü ta'bîriyle Hakk'ın ma'şûkları veyâ âşıkları çok olduğuna işâret buyrulur; ve bu ta'bîr dahi âşıklık gayretinden neş'et eder.
1801. Nâle ederim; zîrâ nâleler O'na hoş gelir; O'na iki alemden nâle ve gam gerektir.
Nâle ederim, zîrâ vücûd-ı hakîkî ile vücûd-ı izâfi arasında gayriyyet nisbeti olduğu için, bu ikilik nisbeti içinde nâleler O'na hoş gelir. Gerek âlem-i gayb ve melekût ve gerek âlem-i şehadet ve mülk bu gayriyyet libâsına bürünmüş oldukları için, bu iki âlemin ehlinden o vücûd-ı hakîkî tarafına nâle ve gam gerektir.
1802. Mâdemki O'nun sarhoşlarının halkasında değilim; O'nun destanının acılığından nasıl inlemem?
"O'nun destânından" murâd, Hakk'ın hem kâmil ve hem de mükemmil olan zevât hakkındaki tecellîsi ve istitârıdır. Bu zevât tecellî-i cemâlîde üns içindedirler ve vech-i hakîkînin istitârından ibaret olan tecellî-i celâlîsinde dahi heybet içindedirler; ve istitâr bunlara acı geldiğinden, bu istitârı müteâkıb ayn-i vasl içinde nâle ederler. Zîrâ ehl-i irşad olan bu zevât-ı kirâm, Allah'ın sarhoşları olan mecâzîb-i ilâhiyyenin gayridir ve hâl-i sahv içinde ve ayık olduklarından, sarhoşların halkasından hâricdirler.
1803. Onun gündüzü olmaksızın, onun gündüz parlatıcı yüzünün visāli olmaksızın niçin gece gibi olmayayım?
"Gündüz"den murâd, tecelliyât-ı cemâliyye ve "gece"den murâd, istitârdan ibâret olan tecellî-i celâlîdir. Ya'ni O'nun cemâl-i bâ-kemâlini açık ızhâr eden tecellî-i zâtîsi olmaksızın, niçin istitârdan dolayı karanlık içinde kalmıyayım ve bu karanlık içinde müstağrak olup gece gibi olmayayım?
1804. O'nun nâ-hoşu, benim cânımda hoş olur; benim gönül incitici yarime cân fedadır.
Kâmil dâimâ tecellî-i Zâtî'ye muntazırdır; fakat Hakk'ın ayniyyetle olan bu tecellîsinde istiğrâk, irşâd-ı halka mâni' olduğu için, Hak, halkına rahmeten bu tecellîsini, tecellî-i gayriyyet ile setr eder; ve evvelki tecellîye nisbeten, bu tecellî nâhoş olur; ve kâmilin gönlü heybet içinde kalır ki, bu heybet hâli, mutavassıtların feyz hâlinin mukābilidir. Ve "gönlün incinmesi"nden murâd budur. Ve mâdemki Hakk'ın bu tecellî ile zuhûru hikmete müsteniddir, kâmilin rûh-ı pür-fütûhu bundan dahi hoş olur.
1805. Ferd olan şahımın hoşnudluğu için, kendi meşakkat ve derdimin âşıkıyım.
"Şâh-ı ferd"den murâd, vücûdda ferd olan Hak'dır. "Hoşnudluk”dan murâd, rızâ-yı ilâhîdir. “Renc ü meşakkat"den murâd, irşâd-ı halk ile meşguliyetdir ki, kâmilin pek ağır olan vazîfe-i zâtiyyesidir. Ve "derd"den murâd, derd-i firâk-ı Hak'dır. Ya'ni ben, ferd-i hakîkî olan Hakk'ın rızâsı için, ma'şûkumun bana bahş etmiş olduğu mertebenin iktizâsı olan irşâd-ı halk meşakkatinin ve bu mertebenin îcâbı olan gayriyyet-i i'tibâriyye mütehassıl derd-i firâkın âşıkıyım.
1806. Gam toprağını göz için sürme yaparım; tâ ki iki göz deryası gevherden dola.
Gam, sıfat-ı beşeriyyet olduğu ve toprak ile beşeriyyetin münasebeti bulunduğu için Cenâb-ı Pîr “hâk-i gam" buyurmuşlardır ki, murâd, beşeriyyetin gamı demek olur. Ve beşeriyyetin gamı hadd-ı gāyeye vâsıl olunca, ağlamak hâsıl olduğundan, gözü deryaya ve göz yaşlarını da gevhere teşbîh buyurdular. Ya'ni bu taayyün-i beşerî ve bu vücûd-ı izâfî, vücûd-ı hakîkîden gayriyyete ve iftirâka sebeb olduğundan, bu gam toprağını gözüme sürme gibi çekerim; iki deryâ gibi olan gözlerim, gevher gibi göz yaşlarından dolar.
1807. Halkın onun için yağdırdıkları göz yaşı gevherdir; halbuki halk göz yaşı zannederler.
Ya'ni âlem-i şehadetde Allah için olan akvâl ve efâl ve harekâtın cümlesi âlem-i melekûtda birer sûret-i haseneye inkılâb ederler. Bu âlemde Allah için dökülen göz yaşları, âlem-i melekûtda gevherdir. Halbuki halk, âlem-i melekûtdan hicâbda bulunduklarından, onları göz yaşı zannederler.
1808. Ben cânın cânından şikâyet mi ediyorum; ben şikâyet edici değilim, rivâyet ediyorum.
1809. Gönül, ben ondan incinmişim diyor; ben ise zayıf nifakdan gülmüşümdür.
Ya'ni gönül dâimâ der ki ben tecellî-i zâtînin istitârından bî-huzûrum. Halbuki yine o gönül yukarıda mezkûr olan "âşıkam ber renc...ilh." beytinde beyân olduğu vech ile, ferd olan şâhımın rızâsı için, meşakkat ve derdin âşıkıdır; bu ise gönlümün zayıf bir nifakıdır, ben ise onun bu nifakına gülerim.
1810. Doğruluk et, ey sen, doğruların fahrisin. Ey sen, sadırsın ve ben senin [1783] kapının eşiğiyim.
Cenâb-ı Pîr'in bu hitâbı, hakîkat-ı muhammediyyeyi hâmil olan kalb-i şeriflerinedir. Ey gönlüm sen bu zayıf nifakı bırak da doğruluk et; bir def'a rızâ-yı ma'şûk için meşakkat ve derd-i iftirâka âşıkım dedikten sonra, tekrâr dönüp, ben dem-i vuslatın istitârından bî-huzûrum ve incinirim deme! Zîrâ ey gönlüm, sen doğruların fahrisin, ya'ni kalb-i selîm sâhibi olan birçok urefâ-yı evliyâ seninle fahr eder. Sen hâmil-i esrâr-ı ilâhiyye olduğun için sadırsın; ve benim benliğimi vücûda getiren taayyün-i beşerîm, senin kapının eşiğidir. Ya'ni sen, âlem-i ulvîdensin ve benim sûret-i beşeriyyem âlem-i süflîdendir.
1811. Eşik ve sadır ma'nada nerededir? Yarimizin olduğu o tarafta biz ve ben hani?
Ya'ni, yukarıki beyitte sen sadırsın ve ben eşiğim dedim; bunlar sûret âlemine aid ta'bîrlerdir. Halbuki ma'nâ âleminde eşik ve sadır nerededir? Sûretsiz olan ma'şûk-ı hakîkîmizin mertebe-i ıtlâkında bizliğimize ve benliğimize sebeb olan taayyünât ve suver-i mukayyede hani?
1812. Ey senin canın bizden ve benden kurtulmuştur; ey erkekde ve kadında olan latîfe-i rûh!
HZ. Pîr'in bu hitâbı kendi hakîkatleri olan vücûd-ı mutlak-ı Hakk'a olan bir hitâbdır. "Cân"dan murâd hayât-ı Hak'dır ki, sıfat-ı kadîme-i ilâhiyyedir. Ve buna cân ve rûh ta'bîri muhâlif-i şer' ve edeb değildir. Zîrâ Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'inde و نفخت فيه من روحى (Hicr, 15/29) ["Ve ona rûhumdan üfledim"] buyurur. Vücud-ı Hak, mertebe-i letâfetinde hiçbir kayd ile mukayyed olmayıp mutlakdır. Binâenaleyh o mertebede biz ve ben ta'bîrâtına sebeb olan taayyünâtdan münezzehdir. "Senin sıfat-ı hayatın ayn-ı zâtındır ve zâ- tın, mertebe-i ıtlâkında bilcümle kuyûd ve taayyünâtdan kurtulmuştur, ya'ni münezzehdir" demek olur. "Erkek"den murâd vücûdât-ı mukayyede mertebesinde zahir olan suver-i fâile ve "kadın"dan murâd dahi, suver-i münfailedir. Ve bunların fiil ve infi-allerine sebeb, sıfat-ı hayatın latîfe-i rûh olarak onlara taallukudur. Binâena-leyh latîfe-i rûh, şuûnât-ı ilâhiyyeden bir şe'n-i ilâhîdir ve şe'n olmak i'tibâ-riyle ta'rîf olunamaz; ancak kendi eseri zımnında zahir olur. Bu ma'nâya meb-ni Hak Teâlâ قُل الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي (İsrâ, 17/85) ya'ni "Rûh benim Rabb'imin em-rinden ve şe'nindendir, de!" buyurdu. Bunun ne gibi bir şey olduğunu insan kendi nefsinden idrâk eder. Meselâ gülmenin ve ağlamanın ne olduğunu bir kimse muhâtabına söz ile anlatmak mümkin değildir. Zîrâ bunlar şuûnât-ı be-şeriyyeden iki şe'ndir. Bunları muhâtaba anlatmak için güleni ve ağlayanı göstermek lâzımdır.
1813. Vaktaki erkek ve kadın bir olur, o bir sensin. Vaktāki birler mahv oldu, oncağız sensin.
Bu beyt-i şerîfde Cenâb-ı Pîr vücûdun üç mertebesine işaret buyurur: Birin-cisi vücûd-ı mukayyeddir ki, bu mertebede suver-i fâile ve münfaile zâhir ve aralarındaki temeyyüz bâhirdir. İkincisi vücûd-ı âmdır ki, bu da suver-i fâile ve münfailenin taayyünleri bozulup birleştikleri mertebedir ki, ona "felek-i esîr" ıtlâk ederler; ve burada birçok birler hâsıl olur. Çünkü fezâ-yı bî-nihâye-de mütekevvin avâlim kadar felek-i esîrler vardır ve bu felekler kendi man-zûme-i şemsiyyelerinin vücûd-ı âmmıdır. Bu iki mertebe hakîkat cihetinden Hak ve taayyün cihetinden Hakk'ın gayridir. Üçüncüsü eltaf-ı latîf olan vü-cûd-ı mutlakdır ki, bu mertebede o birlerden ibaret olan vücûdât-ı âmme dahi mahv olur. İşte ey vâcibü'l-vücûd, oncağız sensin ve senin künhündür. "Ânek" deki kâf-1 tasgîr, kemâl-i mübâseta ve mülâtafa hasebiyle getirilmiş-tir. Bu babda 610 nurnaralı beyt-i şerîfde de îzâhât vardır.
1814. Bu beni ve bizi bunun için yapdın; tâ ki sen kendin ile hizmet tavlası-nı oynayasın.
Bu beyt-i şerîfde vücûdun nüzülüne işâret buyrulur. "Ben ve biz" ta'bîriy-le keserât-ı taayyünâta işâret buyrulmuştur. "Nerd" tavla oyunu ma'nâsına- dır. Âlem-i keserât tavla oyununa teşbîh buyruluyor. Zîrâ tavla ma'lûm olduğu üzere bir çekmeceden ibaret olup ön, arka, sağ ve sol ve yukarı ve aşağı cihetleri hâizdir; ve karşılıklı iki kişi oynadığından isneyniyyet ve gayriyyet zevkı üzerine mürettebdir; ve oyuncular arasında fiil ve infiâl hüküm-fermâdır. Âlem sûretinde de bu ma'nâlar mündemicdir. İçindeki pullar efrâd-ı beşerin sûretlerine müşabihdir; ve pulların hareketi, yukarıdan nüzûl eden zarın hükmüyledir. Bu da efrâd-ı beşerin harekâtı âlem-i ulvîden nâzil olan kazâ ve kader-i ilâhî ile olduğuna işâretdir. Ya'ni "Ey sâni'-i hakîm, sen bu taayyünât-ı kesîreyi, kendin ile tavla oyunu hizmetini oynamak için yaptın" demek olur.
Bu babda 625 numaralı beytin îzâhında tafsîlât verilmiştir. Hülâsası budur ki: Bu taayyünât, mezâhir-i esmâ-i ilâhiyyedir. Hak Teâlâ bu hey'et-i mecmûada kendi cemâlini, bu mezâhirin âyînesinde müşâhede buyurmak için bunları yapmıştır. Beyit: “Mahbub-i hakîkî kendi sûretine cilve vermek istedi; Adem'in suyu ve çamuru ma'rekesinde çadır kurdu. Kendisini temâşâ için, topraktan bir âyîne yaptı; kendi aksini gördü, gayretinden cümleyi altüst etti."
1815. Tâ ki benler ve senler hep müttehid ola; akıbet cânânın müstağrakı ola.
Bu beyt-i şerîfde dahi vücûdun nüzülünden sonra, urûcuna işâret buyrulur. "Benler ve senler"den murâd taayyünât-ı kesîredir. Bu taayyünâtın ittihâdı, biri enfüsî ve diğeri âfâkî olmak üzere iki türlü olur. Enfüsî olanı sülük ve mücâhedât-ı kesîreden sonra olur. Mürşid-i kâmilin terbiyesiyle sâlikin nazarından kendisinin mevhûm olan benliği ve âlemin vücûd-ı mevhûmu kalkar; ve bilcümle taayyünâtın vücûdu ittihad edip şey'-i vâhid olur ve nazarında ancak Hakk'ın vücûdu kalır. Buna "mevt-i irâdî ve ihtiyari" derler. موتوا قبل ان تموتوا Ya'ni "Ölmeden evvel ölünüz" buyrulması bu ma'nâyı beyân eder. Ve bu hâl sâlikin kıyâmetidir; ve sâlik bu kıyâmetten sonra, artık hayât-ı berzahiyye ile yaşar. Buna "cennet-i 'âcil" derler; ve onun nazarında mevt-i sûrî ve tabîî havfi kalmaz. Ehl-i gafletin kıyâmet-i enfüsîsi mevt-i sûrî ile vâki' olur. من مات فقد قامت قيامته Ya'ni "Ölen kimsenin kıyâmeti kopar" hadîs-i şerîfi bu ma'nâyı beyân buyurur. Ve bu kimselerin nazarlarında suver-i berzahiyyenin keserâtı ve kendilerinin enâniyyet-i mevhûmesi bâkîdir. Zîrâ bunlar bu âlemde a'mâ idi, orada da a'mâ olurlar. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: مَنْ كَانَ فِي هَذِهِ أَعْمَى فَهُوَ فِي الْآخِرَةِ أَعْمَى (İsrâ, 17/72) Ya'ni "Bu hayât-ı dünyeviyyede a'mâ olan kimse, âhiretde dahi a'mâdır."
Bu taayyünâtın ittihâd-ı âfâkîsine gelince, bu da kıyâmet-i kübrâda vâki' olur ki, Kur'ân-ı Kerîm bundan pek ziyâde bahs buyurur. Ondan sonra hüküm berzaha ya'ni melekûta intikāl eder. Ve melekûtiyyet ve rûhâniyyet gālib olmak üzere cennet ve cehennem-i cismânî âlemi vâki' olur. Medîd tecelliyât-ı cemâliyye ve celâliyyeden sonra, bunların sûretleri dahi telattuf eder ve hepsi vücûd-ı mutlakın kabza-i kudretinde müttehid olur. فَسُبْحَانَ الَّذِي بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (Yâsîn, 36/83) ["Her şeyin mülkü kendi elinde olan Allah'ı tesbih ve takdîs ederim; siz elbette sâdece O'na döndürüleceksiniz"] ve كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (Kasas, 28/88) ["O'nun vechinden başka her şey hâliktir; hüküm O'nundur ve siz ancak O'na döndürüleceksiniz"] ve emsâli âyet-i kerîmede beyân buyrulduğu üzere, vücûd-ı Hak'dan zâhir olan her şey, yine vücûd-ı Hak'da müstağrak olur.
Bu ma'nâ cennet ve cehennemin hulûd ve ebediyyeti hakkındaki ihbârâta münâfî değildir; çünkü ilm-i ilâhîde sâbit olan hakāyık-ı eşyâ için, adem-i sırf mutasavver değildir. Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretleri ba'de'l-urûc yine onları tenfis eder. Fezâ-yı bî-nihâyede bir taraftan tekevvün ve tefessüd eden avâlimde o âlemlerin iktizââtına göre yine birer kisve-i taayyün ile zâhir olurlar; ve cemâlî olanlar yine cemâlî ve celâlî olanlar da yine celâlî olmak üzere kendi şe'nlerinde kāim olur. Ve bu nüzûl ve urûcun nihâyeti yoktur. Bu bahiste pek çok esrâr ve tafsîlât vardır; fakat maksad beyt-i şerîfde işâret buyrulan ittihâd-ı taayyünâtı ve ba'dehû vücûd-ı Hak'da istiğrâkı beyânıdır.
1816. Bu hep vardır ve gel ey "Kün!" emri, ey "gel"den ve sözden münezzeh olan.
Ya'ni bu benler ve senler dediğimiz taayyünât vardır ve sâbitdir; ve hepsi "Kün!" emrinden vücûd bulmuştur; ve hepsi ân-ı gayr-i münkasımda Hakk'ın kahhariyyeti altında ma'dûm ve tekrâr "Kün!" emriyle mevcûd olurlar. Ve ey "Kün!" emri, bu ân içinde de gel bizim bizliğimizi îcâd et; ve ey "gel" diye kendisine hitâb olunmaktan ve harf ve savt ile söz söylemekten, ya'ni "Kün!" emrini arabiyyü'l-ibâre olarak "kâf" ve "nûn" harfleriyle terkîb edip, söylemekten münezzeh olan vâcibü'l-vücûd, gel bizlere teveccüh et; vücudun ile vücûd ver! Ma'lum olsun ki, "Kün!" emri bir şeyin husûl ve vücuduna Hakk'ın teveccühünden ibârettir; yoksa harf ve savt ile söylemek değildir.
1817. Cisim seni cisimce görebilir; senin gamını ve gülmeni hayale getirir.
Cismin ahkâmında müstağrak olup ma'nâdan bîhaber olanlar, seni ancak cisme münasib olan hal ile görebilirler; ve senin de cisim sâhibi gibi gamlandığını ve güldüğünü tahayyül ederler; ve seni insan veya diğer sûretlerde tasavvur ederler ve hatta sana oğul ve evlâd isnâd ederler.
1818. Bir gönül ki, o gamın ve gülmenin bağlanmışıdır, sen o görmenin lâyıkıdır deme!
Sûretde ve beşeriyyetin ahkâmı altında bağlanıp kalmış olan kimseye, o hakîkat-ı vücûdu görmeğe lâyıktır deme; zîrâ onun nazarında vücûdât-ı mevhûmenin henüz kıyâmeti kopmamıştır ki, vâhid-i hakîkîyi müşâhede edebilsin.
1819. O kimse ki o gama ve gülmeye bağlanmış ola, o kimse bu iki ariyetle yaşar.
Gam ve şâdı âriyet olan bu vücûd-ı mecâzî-i beşerînin iktizâsıdır. Binâenaleyh bu vücûd-ı mecâzî evsâfının altında yaşayan bu iki âriyet sıfatlar ile yaşar. Zîrâ insanın sûret-i umûmiyyede iki hâli vardır; ya gam içindedir ve yâhud şâdî içindedir. Mâl ve sıhhat ve sâireden âmâline muvaffak olanlarda şâdî hâsıl olur ve muvaffak olamayanlarda gam husûle gelir. Hayât-ı beşerin hülâsası budur ve bu iki sıfat âriyetdir. Hayatta biri gider, biri gelir. Mısra': "Gam gelir şâdî gider, dil bir misafirhanedir."
1820. Aşkın yeşil bağı ki, nihayetsizdir, gam ve şâdîden başka onda çok mey[1793] veler vardır.
"Aşk”dan murâd, aşk-ı ilâhîdir. "Yeşil" ta'bîrinden murâd bu aşkın hâl ve şânının adem-i tebeddülüne işaretdir. "Nihayetsizlik"ten murâd hiçbir hâl ile sükûn bulmamasına işâretdir. Ya'ni aslâ hâl ve şânı tebeddül etmeyen ve hiçbir sebeble sükûn bulmayan aşk-ı ilâhî bağında, gam ve şâdî meyvelerinden başka daha çok meyveler vardır. Aşk-ı ilâhînin, âlem-i taayyüne âid iki semeresi vardır. Birisi şâdîdir ki, bu aşkın netîcesinde kâmillere tecellî-i zâtî vâki' olur. Bu müşâhededen mesrûr olurlar. Ve diğeri gamdır ki, o da bu tecellînin istitârı üzerine vâki' olur. Nitekim tafsîli yukarıda geçti. Ve ondan başka olan meyveler âlem-i sûretin hâricindeki semerâtdır ki, Hak Teâlâ bu semerât hakkında: اعددت لعبادى الصالحين ما لا عين رأت و لا اذن سمعت و لا خطر على قلب بشر Ya'ni "Ben sâlih kullarım için gözler görmedik ve kulaklar işitmedik ve kalb-i beşere hutûr etmedik şeyler hazırladım" buyurur. Binâenaleyh bu meyveler âlem-i sûret hâricinde olduğu için ta'rîfleri kābil değildir.
1821. Aşıklık bu iki halden pek yüksektir. Baharsız ve sonbaharsız yeşil ve tâzedir.
Ya'ni âşıklık yalnız gam ve şâdî hallerinden pek yüksektir; ve onun bağının yeşilliği ve tâzeliği, tecelliyât-ı sıfatiyye olmaksızın devam eder.
1822. Ey güzel yüzlü, güzel yüzünün zekâtını ver! Pâre pâre olan cânın şerhini açık söyle!
Cenâb-ı Pîr yukarıda 1816 numaralı beyitte این همه هست و بیا ای امر کن buyurmuş ve ma'nâsı da îzâh olunmuş idi. Bu beyt-i şerîf dahi o ma'nânın mâ-ba'didir.
"Güzel yüz"den murâd Hakk'ın esmâ ve sıfatının vech-i vahdetidir ve bu vahdete "hakîkat-ı muhammediyye" denir. Ve cem'iyyet-i esmâiyye hakkında Kur'ân-ı Kerim'de فَلَهُ الأَسْمَاءُ الحُسْنَى (İsrâ, 17/110) ["Çünkü en güzel isimler O'na hasdır"] buyrulur. Bu “güzel yüzün zekâtı"ndan murâd, feyz-i mukaddesdir ki, âlem-i taayyünâta her ân-ı gayr-ı münkasımda tevzî' buyrulan atâyâ-yı esmâiyyedir. "Pâre pâre olan cân"dan murâd rûh-i küllî-i Muhammedî'dir ki, onun cüz'leri, verese-i kâmilînin ervâh-ı aliyyeleridir. Ve Mevlânâ (r.a.) efendimiz dahi onlardan birisidir. Binâenaleyh pâre pâre olan cânın şerhini söylemek, esrâr-ı muhammediyyeyi ifaza etmek ve bu ifâza neticesinde kâmil kendi vücûdunda o esrârı zevkan idrâk etmek demek olur. Nitekim Cenâb-ı Pîr Dîvân-ı Kebîr' lerinde şöyle buyururlar: إِنَّا فَتَحْنَالَكَ (Fetih, 48/1) ["Biz sana fetih ihsân ettik"] âyet-i kerîmesinin mahzen-i ma'nâsını aç; Mustafa (a.s.)ın cânının sırrını açık söyle!"
Hulâsa-i ma'nâ budur ki: Aşıklık aşk ve âşık ve ma'şûk nisbetlerinin vücûduna muhtacdır. Binâenaleyh âşıkda bu zevk-ı aşkın devamı için esmâ ve sıfatının güzel olan vech-i vahdetinin zekâtını, ya'ni her ân-ı gayr-ı münkasımda bizim bizliğimize vücûd veren atâyâ-yı esmâiyyeni "Kün!" emrin ile ibzâl buyur da kâmillere inkısâm eden rûh-i küllî-i Muhammedî'nin şerhini açık söyle!
1823. Şöyle ki, kirpik kırparak nâz ve göz ucu ile gıcıklayıcı olan bakışından gönlümün üzerine tâze yara koysun.
"Kirişme" nâz ederek göz ucu ile bakmak; "gamze" göz kırpmak; "gammâze" dürtücü ve gıcıklayıcı ma'nâlarınadır.
Ya'ni o şerhi öyle söyle ki, o esrâr-ı cân-ı Muhammedî, bir mahbûbe-i dil-ârâ gibi karşımda tecessüm etsin ve kirpik kırparak karşımda nâz ve göz ucu ile gönlümü gıcıklayarak baksın; onun bu bakışı gönlümün üzerine tâze bir yara açsın.
1824. Böyle derin ma'na ile sûreti cem' etmek, azîm kuvvetin gayrisiyle mümkin değildir.
Biz, rûh-ı küllî-i Muhammedî'nin şerhini taleb ettik; o derin ve nihâyetsiz ma'nâyı, sûretden ibaret olan harf ve savt ile cem' etmek pek büyük bir kuvvet-i isti'dâdın gayrisiyle mümkin değildir.
Ya'ni zaîfu'l-isti'dâd olanlara bu derin ma'nâyı harf ve savt ile ve lafız ile öğretmek mümkin değildir. Nitekim biz bu ma'nâları kirişme, gamze ve gammâze gibi âlem-i sûrete âid ta'bîrât ile işaret ettik.
1825. Sarhoşluğu ve ayıklığı cem' etmek lazımdır; ta ki fakr yolunda erkek arslan olasın.
Ma'lûm olsun ki sâlikin umûmiyetle üç hâli vardır: Birisi fark, diğeri cem' ve üçüncüsü cem'u'l-cem'dir. "Fark hâli" kişi kendisini ve eşyayı ve Hakk'ı ayrı ayrı birer vücûd görmekten ibârettir ki, âmme-i mü'minîn ve mübtedî sâliklerin hâlidir. Bunların nazarında halkın vücûdu Hakk'ın hicabıdır. İkincisi "cem' " hâlidir ki, sülük ve mücâhedât neticesinde, kendi vücûdunu ve eşyânın vücudunu Hakk'ın vücûdunda fânî görür. Bu hâl, mutavassıt olan sâliklerin ve bilcümle meczûbların hâlidir ki, bunların nazarında da Hakk'ın vücûdu, halka hicâb olur; ve buna "sekr" de derler. Üçüncüsü "cem'u'l-cem'" veyâ "fark ba'de'l-cem'" hâlidir ki, nazarda Hakk'ın vücûdundan başka bir vücûd kalmamakla beraber, halkın vücûdunu da vücûd-ı Hak'da müşâhede eder. Binâenaleyh bu zevât-ı kirâm için halkın vücûdu Hakk'a ve Hakk'ın vücûdu halka hicâb olmaz. Bu nazar kâmillerin hâlidir ve bunlar sarhoşluk ile, ayıklık hâlini cem' etmiş olurlar; ve "fakr-ı etemm" hâli budur. Zîrâ cemî'-i hâl ve şanlarında kendilerini ve bilcümle eşyayı hakîkatde Hakk'a muhtâc görürler. Sekr hâli galebe edince, onun hükmüne göre söz söylerler. Meselâ "ene'l-Hak" ["Ben Hakk'ım"] ve سبحانی ما اعظم شانی (Sübhanî mâ a'zama şânî) ["Kendimi tesbih ederim, şânım ne büyüktür"] ve ليس في جبتى سوى الله (Leyse fî cübbetî sivâllâh) ["Cübbemde Allah'dan gayri yoktur"] derler. Bu mertebede bu söz, ayn-ı hakîkatdir; çünkü gördüklerini söylerler. Bunları inkâr edenler ve bu sözleri vâkı'a mutâbık görmeyenler hatâ ederler. Ve ayıklık ve sahv hâli galebe ettiği vakit, keserâtın hükmüne göre söz söylerler ve halkı irşâd ederler. Onların bu sözleri ve muâmeleleri de doğrudur. Binâenaleyh hakîkat-ı hâle muttali' olmayan kimseler, bu zât bir böyle, bir şöyle söylüyor; bunun hangisi doğrudur diyerek kendi akıllarıyla vezne kalkarlar ve inkâr veyâ te'vîl ederler. Halbuki inkârlarının sebebi, kendilerinin cehil ve gafleti olduğunu bilmezler.
1826. Eğer kanımı döktü ise, ben helâl ettim; ben helâl diyorum, o kaçıyor idi.
"O" zamîri ma'şûk-ı hakîkî olan Hakk'a râci'dir. "Kan dökmek"den murâd tecellî-i zâtîdir ki şimşek gibi çakıp istitâr eder ve çaktığı vakit abd için fenâ-ender-fenâ ve mahv-ı küllî hâsıl olur. "Helâl etmek"den murâd, mülk-i vücudu sâhib-i hakîkîsine bırakmaktır. Ya'ni ma'şûk-ı hakîkî tecellî-i zâtîsi ile benim varlığımı mahv ettiyse, zâten mülk-i vücûdu ona teslîm ettim ve ben الملك يومئذ الله (Hac, 22/56) ya'ni “Bu günde mülk Allah'ındır" dedikçe, o kaçıyor idi. Ya'ni benim gayriyyet libâsıyla bu âlem-i taayyün ve sûretde kalmamı murâd ediyor idi.
1827. Mâdemki toprağa mensub olanların nâlesinden kaçıyorsun, gamnâkîlerin gönlüne gamı niçin dökersin?
Ey ma'şûk-ı hakîkî, mâdemki topraktan yaratmış olduğun âşıkların nâlelerine bakmayıp onları, murâd ettiğin kadar, âlem-i sûretde bırakıyorsun; ya'ni zâtını sıfatınla setr ediyorsun; o halde senin firâkınla gamnâk olanlara mensûb bulunan âşıklarının gönlüne bu firkat gamını niçin döküyorsun.
1828. Ey sen ki, maşrıkdan parlayan her subh, maşrık çeşmesi gibi seni cûş içinde buldu.
"Maşrık”dan murâd, âlem-i ervâh; "subh"dan murâd ervâhın âlem-i taayyünde zuhûru; "çeşme-i maşrık"dan murâd güneştir.
Ya'ni âlem-i ervâh maşrıkından, cism-i hâkîye taalluk ederek tulû' eden her bir rûh, güneş nasıl huzemât-ı zıyâiyyesini eşyâ üzerine saçarsa, seni de öylece şems-i zâtından, sıfât ve esmânı kendi üzerine fışkırır bir halde buldu.
Ya'ni rûh, atâyâ-yı esmâiyyeni kaynar ve fışkırır bir halde buldu. Bu beyt-i şerîfde وَأَسْبَغَ عَلَيْكُم نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَ بَاطِنَةً (Lokman, 31/20) ya'ni “Allah Teâlâ zâhirî ve bâtınî ni'metlerini sizin üzerinizde itmâm eyledi" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.
1829. Sen bu deline niçin bahane edersin; ey sen ki, senin şekere mensub olan dudaklarına baha yoktur.
"Dudaklar"dan murâd, Hâlık, Bârî ve Musavvir ve emsâlî esmâ-i ilâhiyyedir ki, onlardan vücûd-ı izâfi âleminde kelimât-ı eşyâ sudûr eder. Nitekim âyet-i kerîmede قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبِّي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّي (Kehf, 18/109) ya'ni “Ya Habibim de ki, Rabb'imin kelimeleri için denizler mürekkeb olsa, Rabb'imin kelimeleri bitmezden evvel, denizler biter idi" buyrulur.
"Şekkerîn"den murâd, âsâr-ı esmânın letâfetidir. Ya'ni "Ey ma'şûkum, sen bu deli âşıkına niçin bahâneler îrâd edersin? Senin tatlı ve latîf olan atâyâ-yı esmâiyyene bir had ve kıymet ta'yîni mümkin değildir."
1830. Ey sen ki, eski cihâna yeni cansın! Cansız ve gönülsüz tenden efgânı [1801] dinle!
"Eski cihân"dan murâd, Cenâb-ı Pîr efendimizin vücûd-ı şerîf-i unsurîleridir ki, sûretde âlem-i sagîr ve ma'nâda âlem-i kebîrdir; ve bilcümle insân-ı kâmillerin vücûd-ı şerîfleri de böyledir. "Cansız ve gönülsüz ten" ta'bîri de bunu te'yîd eder.
Ya'ni "Ey yaşlanmış ve eskimiş olan âlem-i vücuduma her ân-ı gayr-ı münkasımda teceddüd-i emsâl ile tâze can veren Hâlık'ım; cânı ve gönlü senin sıfat-ı hayatından ve tecelliyât-ı esmâiyyenden bulan ve hadd-i zâtında cemâddan ibaret olan bu tenden çıkan efgânı dinle!"
1831. Allah için gülün şerhini bırak; bülbülün şerhini söyle ki, gülden ayrı oldu.
"Gül"den murâd, vücûd-ı Hak'dır; "bülbül"den murâd âşık-ı Hak olan kâmildir. Bu hitâbı Cenâb-ı Pîr kendi nefs-i şerîflerine yapıyor.
Ya'ni "Hakk'a hitâben söylediğin esrârı bırak da Hak gülünden ayrılıp, vücûd-ı izâfî âlemine hübût eden bülbül-i âşıktan bahs et!" demek olur.
1832. Bizim kaynamamız gam ve şâdîden olmaz; bizim aklımız hayal ve vehim ile olmaz.
Bizim cûşumuz ve kaynamamıza sebeb, âlem-i tabîata âid gam ve şâdî değildir. Zîrâ gam ve şâdînin menba'ı, vehim ve hayâldir. Halbuki bizim aklımız hayâlden ve vehimden kurtulmuştur. Aklımız akl-i kül mertebesine irtikā etmiş ve hayâl ve vehim aşağılarda kalmıştır. Binâenaleyh bizi cûş u hurûşa getiren gam ve şâdîden başkadır. Nitekim yukarıda 1820 numaralı beytinde buna işaret ettik.
1833. Diğer bir haldir ki, o nadirdir; sen münkir olma ki, Hak çok kadirdir.
Ya'ni bizi cûş u hurûşa getiren şey, durgunluğun hâricinde olan bir hâldir ki, o hâl acîb ve nâdirdir. Sakın bu hâli inkâr etme! Hak Teâlâ Hazretleri çok kādirdir. Ya'ni eğer kendi akl-ı kāsırânen ile vezn edip inkâr edersen, Hakk'ın kudretini mahdûd olan aklının dâiresinde tahdîd etmiş olursun.
1834. Sen insanın halinden kıyas etme; menzili cevirde ve ihsânda yapma!
Ya'ni sen varlığını Hakk'ın varlığında fânî kılan; ve vehim ve hayâlden kurtulan insân-ı kâmilin hâlini, Hakk'ın varlığını ayrı ve kendi varlığını da ayrı gören ve kendi vehim ve hayalinin îcâd ettiği enâniyetde müstağrak olan insân-ı nâkısın hâline kıyâs etme! Ve bu kıyas ve istidlâlin ile, insân-ı kâmilin menzilini ve makāmını, kendi menzil ve makāmın gibi cevr ve ihsân, ya'ni gam ve şâdî sâhasına hasr etme!
1835. Ceur ve ihsân ve gam ve şûdî hadistir; hadisler ölürler ve Hak onlara vârisdir.
Zulüm ve adl ve gam ve şâdî, hâdis olan âleme âid sıfatlardır; ve hâdis olan şeylerde bakā olmaz; onlar ölürler ve zâil olurlar ve bilcümle hâdisât vücûd-ı Hak'da tekevvün ettikleri cihetle, hepsi yine kendi asılları olan Hakk'a rücû' ederler. Ve sûre-i Hadid'de vaki وَاللَّهِ مِيرَاثُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ (Al-i İmrân, 3/180) ya'ni "Semâvât ve arzın mîrâsı Allah'ındır" âyet-i kerîmesi mücibince, Hak Teâlâ Hazretleri bunların cümlesinin vârisi olur.
1836. Ey sabahın zahîri ve melcei, sabah oldu; mahdûmum Hüsameddin'in özrünü dile!
Nefehâtü'l-Üns'de beyân olunduğu üzere, bu Mesnevî-i Şerîf1 Hz. Pîr efendimiz, ara sıra gecenin ibtidâsından sabaha kadar söylerler ve Çelebi Hüsâmeddîn efendimiz yazarlar idi. İnceliği meydanda olan bu bahsin, böyle bir geceye müsâdif olduğu anlaşılıyor. Binâenaleyh Cenâb-ı Pîr efendimiz, Çelebi Hüsâmeddîn efendimizi, âdet-i beşeriyye hilâfında sabaha kadar işgal buyur- muş olduklarından dolayı, kendi tarafından özür dilemesini, makām-ı nâzın îcâbı olarak Hakk'a havâle buyuruyor ve Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Çelebi'ye bir tecellî-i hâssını niyâz ediyor. Cenâb-ı Pîr'in Hz. Çelebi hakkında bu gibi lutufkârlıkları çoktur. Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da mezkûr olan birisini nakl edeyim: Hz. Pîr efendimiz bir kış gecesi, vakitsiz Çelebi'nin evine gitmiş ve ev halkı uyumuş idi. O esnâda pek çok kar yağmakta idi. Cenâb-ı Pîr avdet buyurmadılar ve ashâba zahmet olmasın diye kapıyı da çalmadılar; gündüze kadar ayakta beklediler. Mübarek başlarına kar yağdı. Gündüz kapıyı açtıkları vakit, Cenâb-ı Pîr'i o halde gördüler ve Çelebi hazretlerine haber verdiler; ve Çelebi gelip, Hz. Pîr'in mübarek ayaklarına kapandı ve ağlayarak özür diledi; ve Hz. Pîr iltifat buyurarak alınlarından öptü. Mürîdâna buyurdular ki: "Şeyh, mürîdlerden müstağnî olmakla beraber, yine onlara bu siyâk üzere izzet ve hürmet eder. Mürîd için şeyh hakkında bi-tarîk-ı evlâdır." İşte bu beyt-i şerîfdeki özür dahi bu kabildendir.
1837. Aklı küllün ve rüh-ı küllün özür dileyicisi sensin; cânın cânı ve mercânın revnakı sensin.
"Rûh-ı kül" den murâd, rûh-ı küllî-i Muhammedî'dir; ve "akl-ı kül" onun sıfatıdır. "Cânın cânı"ndan murâd Hak'dır; zîrâ rûh-ı küllînin hakîkatı ve cânıdır. Ve "mercân"dan murâd insân-ı kâmilin taayyünüdür ki, onun revnakı ve parlaklığı, Hakk'ın tecellî-i hâssı ile olur.
Bu beyit, evvelki beyite merbûtdur; zîrâ yukarıda Hüsâmeddîn Çelebi'nin özrünü sen dile buyurmuş idi; burada, rûh-ı kül ve akl-1 kül tarafından özür dileyici ancak sensin demekle, kendilerinin hakikat-ı muhammediyyeyi ve onun sıfatı olan akl-ı küllü hâmil olduklarına işaret ederler.
1838. Sabahın nûru parladı ve biz senin nûrundan, sabah vakti içilen bir şarab içinde senin bâde-i Mansur'un ileyiz.
Âlem-i âfāk, sabâhın nûruyla aydınlandı. Biz ise, Çelebi Hüsâmeddîn ile berâber, âlem-i enfüsde senin tecellî-i zâtînden sabâh vakti içdiğimiz bir şarâb-ı vahdet içinde Mansûr'un bâdesi ile meşgülüz.
"Mansûr'un bâdesi"nden murâd, Hallâc-1 Mansûr hazretlerine münkeşif olan sırr-ı vahdetdir ki "ene'l-Hak" na'rasının zuhûrunu îcâb eder.
1839. Senin atân, mâdemki beni böyle tutuyor, bâde kim oluyor ki, o bana tarab getirsin.
Senin atâyâ-yı zâtiyyen mâdemki beni böyle sarhoş edip mertebe-i ittihâda getiriyor; maddî şarabın ne hükmü vardır ki, o bana tarab ve neş'e verebilsin.
1840. Bâde kaynayışta, bizim kaynamamızın dilencisidir; felek devrinde bizim aklımızın dilencisidir.
Bu beyt-i şerîf, bâde-i Mansûr'un iktizâsı olarak söylenmiş bir sözdür. Zîrâ kâmilin lisânı makām-ı vahdetde, lisân-ı Hak'dır; binâenaleyh bu sözler, Cenâb-ı Mevlânâ efendimizin sûret-i beşeriyyelerine âid değildir. Nitekim demişlerdir: Mansûr ene'l-Hak söyledi Hakdır sözü Hak söyledi Ve Kur'ân-ı Kerîm'de bu makam وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfâl, 8/17) ya'ni "Attığın vakit sen atmadın; velâkin Allah attı” âyet-i kerîmesinde işâret buyrulur.
1841. Bâde bizden sarhoş oldu, biz ondan değil. Kalıb bizden mevcud oldu; biz ondan değil.
Uşşâk-ı ilâhînin sarhoşluğu, muhabbet-i ilâhî şarabındandır; ve muhabbet-i ilâhî cemî'-i eşyânın aslıdır. Ve şarabın cûşu ve kaynaması ve hattâ cemî'-i zerrât-ı eşyânın hareketi, hubb-i ilâhînin sereyânındandır. Nitekim baş tarafda 10 numaralı beyitte آتش عشقست کاندر میفتاد buyrulmuş idi. Binâenaleyh vahdet-i Hak'da müstağrak olan kâmilin aşkı, bihasebi'l-ittihâd, hubb-i ilâhînin aynıdır. Şu halde şarâb elbette kâmilin aşkından kaynayıp sarhoş olmuş olur; ve kâmilin sarhoşluğu da, bâdeden değil, aşk-ı ilâhîdendir. Ve kezâ kālıb-ı kâmilin kemâli, kâmilin ma'nâsından ve rûhundan mevcûd oldu; yoksa kâmilin kemâli kalıbdan ve cesedden mevcûd olmadı. Zîrâ kalıb ve cesed onların hakîkatlerinin merkebidir; ve râkib olmasa, merkebe lüzûm kalmaz.
1842. Biz arı gibiyiz ve kalıblar mum gibidir; kalıbı mum gibi hâne hâne etmişdir.
Ya'ni ilm-i ilâhîde olan bizim hakîkatlerimiz, arılar gibidir; âlem-i ecsâddaki kalıblarımız ve cesedlerimiz balmumu gibidir. Arılar balmumunu nasıl ki hâne hâne ve delik delik yapıp, içine bal doldururlarsa, bizim hakāyıkımız dahi unsuriyyatdan birer cesede taalluk ederler; ve her bir cesed birer hâne olur. Ve onların içini kendi kemâlâtıyla doldururlar.
İsmâîl-i Ankaravî (k.s.) hazretleri bu beyitlerde rûhun cesedden mukaddem olması veyâ cesed ile beraber tekevvün etmesi mes'elesini mevzû'-i bahs etmiş ve rûhun cesedden mukaddem olması mezhebini beyân buyurmuştur.
Bu mes'ele hakkında biraz îzâhât i'tâsı lâzım gelir: Vücûd-ı hakîkî-i Hak ahadiyyet, vahdet, vâhidiyyet mertebelerinde vitriyyet üzere olup libâs-ı gayriyyetle mertebe-i rûhiyyete tenezzülünde şefiyyetle muttasıfdır. Ve Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِ (Fecr, 89/3) âyet-i kerîmesinde bu mertebelere kasem buyurur. Ve bu şefiyyet, küllü'l-kül olan rûh-ı Muhammedî ile hâsıldır. Binâenaleyh bu şefiyyet ve isneyniyyet bir emr ve şe'n-i ilâhîden ibârettir. Onun için Kur'ân-ı Kerim'de قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي (İsrâ, 17/85) ["De ki rûh Rabb'imin emrindendir"] buyrulmuştur. Ba'dehû küllü'l-kül olan bu rûh-ı Muhammedî'den bilcümle enbiyâ ile, kümmel-i evliyâ hazarâtının ervâh-ı külliyyeleri müteayyen olmuş ve onlardan her birine tâbi' olan ümemin ervâh-ı cüz'iyyeleri henüz müteayyen olmayıp kuvvede kalmıştır. Bu hakîkate binâen hükemâ-yı islâmiyye nüfûs-ı külliyyenin kable'l-ecsâm ve nüfûs-ı cüz'iyyenin, ba'de'l-ecsâm husûlüne kāil olmuşlar ve İmâm-ı Gazzâlî hazretleri dahi aynı mütâlaada bulunmuştur. Sadreddîn-i Konevî hazretleri dahi Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) hazretlerinden naklen bu hususu beyân buyurmuşlardır. Nitekim Mevlânâ Câmî hazretleri İbn Fâriz hazretlerinin Kasîde-i Hamriyye'sinin ilk beytinde yazdığı şerhde bu babda ba'zı îzâhât vermiştir. Binâenaleyh bu mes'elede iki mezheb vardır. Bu babdaki tafsîlâtı fakîr Fusûsu'l-Hikem'e yazdığım şerhde Fass-ı Mûsevî ibtidâsında, o bahse taalluku hasebiyle zikr ettim. Cenâb-ı Pîr efendimizin bu beyt-i şerîflerinde bu iki mezhebden hangisini beyân buyurdukları vâzıh değildir. Zîrâ "biz" ta'bîriyle kendi rûh-i küllîlerine işaret buyurmuş olmaları vâriddir. Nitekim Dîvân-ı Kebîrlerindeki bir gazellerinde zât-ı şerîflerine işâreten şöyle buyururlar: