Tâcirin tûtîye, Hindistan tûtîlerinden gördüğü şeyi açıkça söylemesi
52. bölüm / 56 · 2933 kelime · ~15 dk okuma
1677. Tacir, ticaretini tamam etti; dostların muradı üzre hanesi tarafına geri geldi.
1678. Her bir kölesine hediye getirdi; her câriyeciğe nasib bağışladı.
1679. Tûtî dedi: Bendenin hediyesi hani? Gördüğü şeyi ve söylediğin şeyi tekrar söyle!
1680. Dedi: Hayır, ben elimi çiğneyici ve parmaklarımı ısırıcı olduğum halde [1652] ondan pişmanım.
1681. Ben niçin beyhûde cehlim ve gafletimle, ham haberi götürdüm.
1682. (Tûtî) dedi: Ey efendi pişmanlık nedendir? O nedir ki bu gazabı ve ga- mı muktezîdir?
1683. (Tacir) dedi: Senin mislin tûtîler gürûhuna, o senin şikâyetlerini söyledim.
1684. O bir tûtî senin derdinden koku götürdü; ödü yırtıldı ve titredi ve öldü.
1685. Ben pişman oldum, bunu söylemek ne idi; fakat mâdemki söyledim, piş- mânlık ne fâide!
1686. Dilden ansızın sıçrayan bir nükteyi, yaydan sıçrayan bir ok gibi bil!
1687. Ey oğul, o ok yolundan geri dönmez, bir seli baştan bağlamak lâzımdır.
1688. Baştan geçtiği vakit cihânı tuttu; eğer cihanı harab ederse acib olmaz.
Ya'ni selin başını bendler ile kapamak lazımdır. Eğer baştan akıp geçerse, önüne gelen karyeleri ve kasabaları basar. Eğer böyle şiddetli akan sel, cihân halkını harâb ederse taaccüb olunmaz; çünkü tabîî bir haldir.
1689. Fiil için gaybda eserler doğmaklık vardır; ve onun o mevâlîdi halkın hükmüyle değildir.
Ya'ni ef'âl-i ibâdın âlem-i gaybda birtakım eserleri doğmak, merâtib-i ilâhiyyenin tertîbi iktizâsındandır. Bu sebeble Hak Teâlâ Hazretleri ind-i ilâhîsinde iyi veyâ fenâ olan akvâl ve ef'âli, peygamberlerini göndererek tebliğ etti. Binâenaleyh zâhirde teklîf, bâtında tekvîn için vâki' oldu. İmdi îmân âlem-i gaybda cennetin arzı; ve güzel sözler ve güzel fiiller bu cennetin suver-i latîfesidir. Ve küfür cehennemin zenbi; ve fenâ sözler ve fenâ fiiller bu cehennemin suver-i kabîhasıdır. Şu halde herkes cennetini ve cehennemini âlem-i dünyâda kendisi hazırlamış olur. Nitekim hadîs-i şerîfde الناس مجزيون باعمالهم أن خيرا فخير و ان شرا فشر ya'ni "Nâs amelleriyle mücâzât olunurlar; eğer hayır ise, hayırdır ve şer ise, şerdir." Ve kezâ âyet-i kerîmede فمن يعمل مثقال ذرة خيراً يره و من يعمل مثقال ذرة شرا يره (Zilzâl, 99/7, 8) ya'ni “Kim ki zerre ağırlığınca hayır işlerse onu görür; ve kim ki zerre ağırlığınca şer işlerse, onu görür" buyrulur. İşte muhakkiklerin cennet de burada, cehennem de burada dediklerinin vechi budur. Ehl-i dalâlden bir kısmı bunu yanlış anlayıp, berzahdaki cennet ve cehennem-i rûhânîyi ve ba'de'l-ba's cennet ve cehennem-i cismânîyi inkâr ederler ve bu âlemde huzûzât-ı nefsâniyyelerine dalarlar. Halbuki hadîs-i Şerîfde القبر روضة من رياض الجنة أو حفرة من حفرات النيران ya'ni Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçedir; veyâ cehennem çukurlarından bir çukurdur" buyrulması, cennet ve cehennem-i rûhânînin vücûduna delîldir. İmdi kavil ve fiil bizden sâdır olmakla beraber, bizim mahlûkumuz değildir; belki bu sûretlerin âlem-i gaybda tekevvünü de Hakk'ın yaratmasıyladır; zîrâ vücûdda Hak'dan başka mutasarrıf yoktur. Vücûd-ı ibâd, kazâ-yı ilâhînin mecrâlarıdır. Nitekim suların bir tarafa akmasında mecrâların dahli olmakla beraber, suların tekvîninde aslâ medhalleri yoktur.
1690. O mevâlîdin her ne kadar nisbetleri bize ise de, hepsi şerîksiz mahluk-ı [1662] Huda'dır.
Ya'ni bizim bu dünyadaki akvâl ve ef'âlimizin, âlem-i gaybda tekevvün eden sûretleri her ne kadar bize mensûb ise de, onların hepsi, yukarıda îzâh olunduğu vech ile, kulların iştiraki olmaksızın, Hak Teâlâ Hazretleri'nin mahlûkudur. Çünkü vücûd Hakk'ındır ve onun her bir mertebesinde zâhir olan suver, Hakk'ın sıfât ve esmâsının ahkâm ve âsârıdır.
1691. Zeyd, Amr tarafına bir ok uçurdu. Onun oku kaplan gibi Amr'ı tuttu.
1692. Bir sene müddet derd doğurdu; o derdleri adem değil, Hak yaratır.
1693. Atan Zeyd o demde havfdan öldü; eceline kadar ona veca'lar doğar.
Oku Amr tarafına atan Zeyd, farz et ki eyvâh ne yaptım, diye ya hükûmet cezasından veyâhud Hakk'ın azabından korktu ve o demde yüreğine inip öldü. Halbuki yaralanan Amr'in vücudunda eceline kadar mütevâliyen evcâ' peyda olmaktadır.
1694. Vaktaki o ölse de veca'ın mevalīdi ondandır. Evvelen sebeb olduğundan Zeyd'e kattal de!
Zeyd öldüğü halde, ânen-fe-ânen Amr'ın vücûdunda hâdis olan veca'ların sebebi evvelen Zeyd olduğu için, sen Zeyd'e kātil de!
1695. Her ne kadar onun cümlesi Girdigar'ın sun'u ise de, sen o veca'ları, ona mensub tut!
Ya'ni Zeyd öldü ve vücûdu ortadan kalktı. Amr'ın vücudunda ölünceye kadar ânen-fe-ânen peyda olan veca'larda artık onun medhali kalmadı; binâenaleyh o evcâ'-1 hâdise, fâil-i hakîkînin halkıyla peyderpey zuhûra geldi. Böyle olmakla beraber, bu halk-ı ilâhînin kapısı olan sebebi evvelen Zeyd açtığı için, sen o veca'ları da Zeyd'e mensûb bil!
1696. Ekin ve nefes ve tuzak ve cima' da böyledir. O mevâlîd Hakk'ın müstetaıdır.
Ya'ni kul ekin eker ve nefes almak için ağzını burnunu açar ve hayvan avlamak için tuzak kurar ve tevlîd-i nesl için cimâ' eder. Bunların hepsi sebebdir ve abdin murâdının kapılarıdır. Halbuki bu esbâb tahtındaki zuhûrât ve mevâlîd-i mütetâbia, fail-i hakîkînin kazâ-yı ilâhîsine mutî' ve münkāddır; ve mahlûk-ı Hak'dır. Böyle olmakla beraber abd tarafına nisbet olunur.
1697. Evliyânın Allah tarafından kudreti vardır; fırlamış oku yolundan geri çevirir.
Bu beyt-i şerîfin yukarı rabtı budur ki, bütün mevâlîd Hakk'a mutî' ve münkād olduğu ve mevâlîdin kapısı da esbâb bulunduğu halde, acabâ bu âlem-i sûretde o mevâlîdin zuhûru men' edilebilir mi? Meselâ Zeyd'in Amr tarafına attığı ok, Amr'ın yaralanmasına sebebdir ve bu sebeb tahtında Amr'ın vücudunda evcâ' ve azâb tevellüd eder. "Acabâ âlemde bu sebebi men' edecek bir kuvvet var mıdır?" diye bir suâl vârid olabilir. Bu beyt-i şerîf bu suâl-i mukaddere cevabdır. Cenâb-ı Pîr buyururlar ki: Evet, Hak Teâlâ Hazretleri evliyâya, bu mevâlîdin kapısı olan esbâbı men' edecek kudret vermiştir; onlar o kudret ile yaydan fırlamış olan oku geriye çevirirler. İmdi bu mes'eleden kazâ-yı ilâhînin def'i mümkin midir, değil midir suâli çıkar.
Ma'lûm olsun ki 625 numaralı beyt-i şerîfte îzâh olunduğu üzere, kazâ-yı ilâhî hükm-i küllî-i icmâlîdir.
Kazâ-yı ilâhî iki nevi'dir: Birisinin zuhûru şarta muallaktır; buna "kazâ-yı muallak" derler; diğerinin zuhûru hiçbir şarta muallak olmayıp, zuhûru mutlakdır. Buna da "kazâ-yı mübrem" derler. Evliyâ her ikisinde de tasarruf edebilir; fakat bunların her birisinde tasarrufu başka başkadır. Kazâ-yı muallakda evliyâ kudret-i Hak'la bir kimse hakkında zuhûr edecek bir belânın kapısı olan sebebi kapayıp, men' eder. Kazâ-yı mübremde müteveccih olan belânın ne sebebini ve ne de zuhûrunu men' etmek kābil olmadığından, o belânın zamânını ve mekânını ve mevtınını, kudret-i Hak'la tebdîl eder. Zîrâ zamân ve mekân ve mevtın hep i'tibârî şeylerdir. Meselâ abdin, sefere gittiği halde bir cânî tarafından yaralanması ve bu sebeble bir ay hastalanması şarta muallakan kazâ olunmuş ise; bir veliyy-i kâmil onu seferden men' eder ve o belâ da başına gelmez. Ve eğer abdin bir zamanda sefere gitmesi ve belânın başına gelmesi kazâ-yı mübrem ise; veliyy-i kâmil, o seferin o zamanda icrâsından abdi men' eder ve o belâyı rü'yâ ve hayâl mevtinine nakl eder; ve abd rü'yâda o seferi icrâ ederken, cânî tarafından yaralanır ve âlem-i hayâlde evcâ' ile bir ay hastalanır; ve uyandığı vakit kendisini tâmmu's-sıhhat bulur. Zîrâ zaman ve mevtın i'tibârîdir ve hakîkatte hem rü'yâ ve hem de uyanıklık hallerinin her ikisi de hayâldir. Nitekim bu babdaki hakāyıkı Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) efendimiz Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Yûsufi'de Kur'ân ve ahâdîs ile beyân ve isbât buyururlar. Binâenaleyh velî-nin kazâ-yı mübrem hakkındaki bu tasarrufu, vak'ayı bir mevtın-ı hayâlden, diğer mevtın-ı hayâle intikal ettirmek sûretiyle vâki' olur. Fakat bu tarz ta-sarruf her bir velînin kudreti dâhilinde değildir. Ehassu'l-havâsdan ba'zıları-na vâki' olur. Nitekim Gavs-ı A'zam Abdü'l-Kadir Giylânî (k.s.) efendimizin: "Ben kazâ-yı mübremde de tasarrufa kādirim" buyurması, kendilerinde bu nevi' tasarruf bulunduğunu beyândır. Ve menâkıb-ı aliyyelerinde bu nevi' ta-sarrufâtından bahs olunur. Bu tasarrufâtın hakîkatte tasarrufât-ı ilâhiyye ol-duğunu beyân etmek zâiddir; çünkü insân-ı kâmil, halîfe-i Hak'dır ve vücûd-da Hak'dan gayri bir şey yoktur.
1698. Veli, o Rabb'in elinde pişman olduğu vakit, mevâlîdin kapılarını sebeb-den bağlamıştır.
"Dest"den murâd, esmâ-i ilâhiyyedir ve "Rab"den murâd, rubûbiyyet-i mutlakadır. "Pişman olmak"dan murâd, veliyy-i kâmilin kalbi, Mâni' isminin tecellîsi ile bî-huzûr olmaktır. Bu i'tibâr ile şurrâh-ı kirâmın sû-i edebden ihti-râzen "Dest-i Rabb"ı başka türlü ma'nâlar ile te'villerine mahal yoktur; ve bu beyit, evvelki beytin tefsîri ve îzâhıdır. Ya'ni evliyâda Hakk'ın kudretiyle atıl-mış oku yolundan geriye çevirmek kuvveti vardır. O velî bunu niçin böyle ya-par? Çünkü Hak, kendi halîfesi olan kâmilin kalbine Mâni' ism-i şerîfiyle tecel-lî eder; ve kâmil, dest-i Rab'den, ya'ni bir ism-i ilâhînin iktizâsı olarak zuhûr edecek olan mevâlîdden; ya'ni o ismin âsâr ve ahkâmından pişmân ve bî-hu-zûr olur. Bu sebeble o mevâlîdin, ya'ni o ismin ahkâm ve âsârının kapıları olan sebebi bağlar ve atılmış olan oku, bir eser ve mevlûd zuhûra getirmemek için yolundan geri çevirir. Meselâ ateş, yakmak için bir sebebdir ve bunun yakma-sı kazâ-yı ilâhîdir ve bunun eseri ve mevâlîdi yakmak ve kahr etmek ve mahv etmektir. Bir velî bu ateş sûretinden, o eser-i ihrâk ve kahrın zuhûrunu ilkā-yı Hak ile murâd etmezse, o sebebi Hakk'ın onun eline vermiş olduğu kudret ile bağlar; âsârı zuhûr etmez olur. Ve onun eli, Hakk'ın elidir. Zîrâ hadîs-i kudsîde اذا احببت عبدا كنت له سمعا و بصرا و لسانا و يدا فبى يسمع و بي بيصر و بی ینطق و بی یبطش ya'ni "Ben bir kulumu sevdiğim vakit, onun sem'i ve basarı ve dili ve eli olurum. Binâena-leyh benimle işitir, benimle görür, benimle söyler ve benimle tutar" buyrulur.
Nitekim Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî (k.s.) efendimiz naklederler ki, kış günü bir mecliste nâr-ı Nemrûd'un İbrâhîm (a.s.)ı yakmadığı bahsi açılır. Orada bulunan bir feylesof tabîatı ya- kıcı olan ateşin yakmaması mümkün olmadığını beyân eder. Hz. Şeyh-i Ekber, kendilerinde zuhûr eden gayret-i ilâhiyye üzerine, ortada duran mangal içindeki ateşi o feylesofun elbisesine döker ve elini de ateşe sokar. Münkir olan feylesof âteşin yakmadığı görünce îmân eder. Mu'cizât-ı enbiyâ ve kerâmât-ı evliyânın cümlesi bu kabildendir.
1699. Feth-i bâb cihetinden söylenmemişi, söylenmemiş yapar ki, ondan ne şiş yanar, ne de kebab.
Ya'ni söylenmiş bir sözden fitne zuhûrunu men' için, söylenmemiş gibi bir hâle getirir; binâenaleyh o söylenen sözden ne söyleyene bir zarar gelir ve ne de işitenin teessürüne meydan kalır. İşte bu da velînin tasarrufâtından birisidir.
1700. Bütün gönüllerden işittiği o nükteyi, o sözü mahv ve na-bedîd etti. [1672]
Velînin tasarrufâtından birisi de, gönüllerdeki havâtırı mahv etmek ve âsârının akvâl ve efâl ile hâricde zuhûrunu men' etmektir. Meselâ birisi huzûrunda bir suâl sormak veyâ i'tirâz etmek için zihninde bir ma'nâ hazırlar; o velînin tasarrufuyla o ma'nâyı unutur. Birçok düşündüğü halde, aslâ hâtırına gelmez. Zîrâ halkın bâtını evliyânın huzûrunda zâhirdir; ve herkesin içinden söylediği sözler, onun önünde lafız ve sûret ile söylenmiş sözler gibidir. Bu hâli evliyâya mülâkî olanlar, kendi nefislerinde çok defa vâki' olduğu için zevkan bilirler.
1701. Ey büyük, eğer sana burhân ve hüccet lazımsa من آية أو ننسها yi tekrar oku.
Bu beyt-i şerîfde sûre-i Bakara'da olan مَا تَنسَحْ مِنْ آيَةٍ أَوْ نُنسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِّنْهَا أَوْ مِثْلِهَا (Bakara, 2/106) ya'ni "Eğer biz âyetlerden birini nesh edersek veyâ unutturursak, ondan hayırlısını veyâhut onun mislini getiririz" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya'ni ey hayâlinde fikrini ve aklını büyük gören kimse, evliyânın söylenmiş sözü, söylenmemiş bir hale getirmesi veyâhut havâtırı mahv etmesi hakkında burhân ve hüccet istersen, bu hâlin bu âlemde mümkin olduğunu zikr olunan âyet-i celîleyi tekrâr dikkatle okuduğun vakit anlarsın. İmdi mâdemki Hak bir âyeti nesh ediyor ve unutturuyor; O'nun halî- fesi olan evliyâullâh dahi, Hakk'ın onlara bahş ettiği kudret ve salâhiyyet ha- sebiyle sözü ve havâtırı nesh etmeleri ve unutturmaları mümkindir.
1702. "انسوكم ذكرى" âyetini oku; onların nisyan koymalarının kudretini bil.
Bu beyt-i şerîfde dahi "Kad efleha" sûresinde vaki إِنَّهُ كَانَ فَرِيقٌ مِنْ عِبَادِى يَقُولُونَ ربنا آمنا فاغفر لنا وارحمنا و أنت خير الراحمين فاتخذتموهم سخريا حتى انسو كم ذكرى و كنتم منهم تضحكون (Mü'minun, 23/109-110) ya'ni "Benim kullarımdan bir fırka vardır ki, -ey bizim Rabb'imiz biz inandık, bizi mağfiret et ve bize rahmet et ve sen rahmet edenlerin hayırlısısın- derler.İmdi siz onları maskara ittihâz ettiniz. Nihâyet size benim zikrimi unutturdular. Halbuki siz onlara güler oldunuz." Bu âyet-i kerîme, ashâb-ı suffa ve fukarâ-yı ashâb hakkında nâzil olmuştur. Bu zevât-ı kirâmın her birisi, nazar-ı Peygamberî ile makām-ı velâyete kadem basmışlar idi. Müşrikler kendilerine karşı ta'rîz ve istihzâ ettikçe, onlar bu terbiyesizlerin şekāveti müzdâd olmak için Hak fikrini büsbütün onlara unuttururlar idi. İşte bu da, evliyânın kalblerdeki tasarrufâtına açık bir delîldir.
1703. Mâdemki tezkîre ve nisyana kādirdirler, halaikın hepsinin gönülleri üzerinde kāhirdirler.
Ya'ni mâdemki evliyâullâh bir şeyi insanın hatırına getirmeğe ve hatırına gelen bir şeyi de bozmağa ve unutturmağa kādirdir, o halde halaikın gönülleri üzerinde kuvvet-i kāhire ile tasarruf sahibi olmuş olur.
1704. O nazar yolunu nisyân ile bağladığı vakit, hüneri olsa da iş yapamaz.
Ya'ni bir kimse ne kadar ilim ve akıl ve hüner sahibi olursa olsun, veliyy-i kâmil onun nazar-ı aklîsinin yolunu unutturmak sûretiyle bağlarsa, hiçbir şey bilmez ve elinden de hiçbir iş çıkamaz bir hâle gelir.
1705. Siz ehl-i sümûyu maskara zannettiniz. Kur'ân'dan "ensevküm"e kadar okuyunuz.
Ey ilm-i zâhirlerine ve zekâlarına mağrûr olan kimseler! Ma'nen yüksek mertebe sâhiblerini siz, bunlar hurâfât ile meşgül birtakım zavallılardır diye eğlendiniz ve onları maskara zannettiniz. Eğer Kur'ân-ı Kerîm'e îmânınız varsa, انسوكم ensevküme kadar "Kad eflaha" sûre-i şerîfesindeki âyet-i kerîmeyi Kur'ân'dan okuyunuz ve hâlinizin vahâmetini anlayınız! Nitekim bu âyet-i kerîmenin îzâhı yukarıda geçti.
1706. Köy sahibi cisimlerin padişahıdır; gönül sahibi sizin gönlünüzün şahıdır.
Şehirlere ve köylere mutasarrıf olan pâdişâhlar ve hükümdarlar, ecsâm-ı zâhirenin padişahlarıdır; onların tasarrufları kendilerinin hayatına bağlıdır. Öldükten sonra tasarruf nâmına hiçbir şeyleri kalmaz; fakat gönül sahibi olan evliyâullâh âlem-i ma'nâdan olan sizin gönüllerinizin üzerinde mutasarrıf olan şâhlardır; binâenaleyh bunların tasarrufları gönülde olduğu için, tasarruf-1 sûrî sahibi olan pâdişahların gönüllerinde de tasarruf ederler. Binâenaleyh tasarrufları hem sûrete ve hem de âlem-i ma'nâya âid olur.
1707. Amel hiç şübhesiz görmenin fer'i geldi; böyle olunca insan, ancak göz bebeğidir.
Ya'ni insanın okuması, yazması san'atı, velhâsıl bilcümle kemâlâtı görmeden husûle geldiği için, bunların muhassalası olan amel hiç şübhesiz görmenin fer'i olur; ve gören bu fer'lerin aslı olur. Böyle olunca insan ancak gözbebeği olmuş olur. Ya'ni insanın insanlığının hülâsası ancak gözbebeğinden ibâret bulunur. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî (kaddesallâhu sırrahû) efendimiz Fusûsu'l-Hikem'de Fass-t Ademî'de şöyle buyururlar: قسمى هذا المذكور انسانا و خليفة فاما انسانيته فلعموم نشأته و حصره الحقايق كلها و هو للحق بمنزلة انسان العين من العين الذى به يكون النظر و هو المعبر عنه بالبصر فلهذا سمى انسانا فانه به نظر الحق الى خلقه فرحمهم Ya'ni "Bu zikr olunan mahlûka, "insan" ve "halîfe" tesmiye olundu. Onun insâniyyetine gelince onun neş'etinin umûmîliğinden ve hakäyıkın hepsini hasr ettiğinden dolayıdır. Ve o, kendisiyle nazar vâki' olan gözden, Hak için göz bebeği menzilesindedir. Ve basar ile muabberün-anh olan odur. İşte bunun için "insan" tesmiye olundu; zîrâ Hak onunla halkına nazar eyledi ve onlara rahmet etti."
1708. Ben bunun tamamını söze getiremem; zîrâ merkez sahiblerinden men' gelir.
Ya'ni evliyâullâhın nasıl olup da gözbebeği olduğunu ve kimin gözbebeği olduğunu, velhâsıl bu husustaki birçok esrârı tamamen söylemeğe kādir değilim; zîrâ merkez sahibleri olan enbiyâ-yı izâm hazarâtının ervâh-ı âliyelerinden men' ediliyorum. Çünkü âlem-i zâhir isneyniyet mertebesidir ve bu mertebenin ahkâmına riâyet lâzımdır. Halbuki bu esrârı açık bir sûretde beyân edersem, birçok zaîfü'l-akı olan kimseler sırr-ı vahdeti yanlış anlarlar; binâenaleyh fazla îzâhâttan ferâgat ediyorum.
1709. Halkın unutkanlığı ve hatırlamaları, onun ile olduğundan, onların feryadına da o erişir.
Cânib-i Hak'dan halka nazil olan ahvâlin kâffesi "kutb-ı zamân” vâsıtasıyla olduğundan, bu veliyy-i kâmil, bilcümle halkın feryâdlarına yetişir.; ve ona "gavs-ı a'zam" dahi derler. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber efendimiz Et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye nâmındaki eser-i âlîlerinin mukaddimesinde şöyle buyururlar: فالقطب معلوم غير معين و هو خليفة الزمان و محل النظر والتجلى و منه تصدر الآثار على ظاهر العالم و باطنه و به يرحم من يرحم و يعذب من يعذب و له صفات Ya'ni “Kutub, ma'lûm-ı gayr-i muayyendir ve o mahall-i nazar ve tecellîdir; ve âlemin zâhirine ve bâtınına âsâr ondan sudûr eder ve rahm olunan kimseye onun sebebiyle rahm olunur; ve azâb olunan kimseye de, onun sebebiyle azab olunur; ve onun sıfatları vardır."
1710. O güzel, yüz binlerce iyiyi ve kötüyü her gece gönüllerden boşaltır. [1682]
O güzel olan kutb-ı zamân, her gece halkın gönüllerinde olan iyi ve kötü hayâlâtı boşaltır.
Şurrâh-ı kirâmdan ba'zıları, bu beyitlerde mezkûr olan tasarrufâtı doğrudan doğruya Hakk'a izâfe etmişlerdir. Ve hakîkatte bilcümle tasarrufât Hakk'ın olduğuna şübhe yoktur. Fakat tedbîrât-ı ilâhiyye âlemde kutbun vücûduyla vâki' olduğundan, Ankaravî hazretleriyle Hind şârihlerinden İm-dâdullah Çiştî (k.s.) hazretleri kutb-ı zamâna nisbet etmişlerdir; ve gerek yukarıdaki beyitlerin müfâdına ve gerek Hz. Şeyh-i Ekber efendimizin yukarıda gösterilen beyânât-ı aliyyeyelerine nazaran, kutb-ı zamâna âid olduğuna şübhe yoktur. Zîrâ kutb-ı zamân halîfe-i ilâhîdir ve halîfe müstahlifin aynıdır.
1711. Gündüz gönülleri ondan doldurur, o sadefleri inciden doldurur.
Gece olunca halk uykuya yatarlar ve gönülleri iyi ve kötü hayallerden ve fikirlerden boşalır. Gündüz olunca yine hayâlât ve efkâr ile kalbleri kutb-ı zamân doldurur. O sadef mesâbesinde olan kalbleri, inci misâli olan efkâr ve hayâlât ile doldurur.
1712. O evvelki fikirlerin hepsi, hidayetden dolayı canları tanır.
Ya'ni geceleri uyku ile kalblerden boşalan efkâr ve hayâlâtın hepsi, kutb-ı zamânın irşâd ve hidâyetinden dolayı canları, ya'ni sâhiblerini tanırlar.
1713. Senin san'atın ve ma'rifetin, sana esbab kapısını açmak için, sana gelir.
Ya'ni sen gece, san'at ve ma'rifet sahibi olarak uykuya dalmış isen, sabah olunca senin o san'at ve ma'rifetin, sana kâr ve rızık kapısını açmak için, yine sana gelir.
1714. Kuyumcunun san'atı, demirciye gitmedi; bu güzel huylunun huyu, o münkire gitmedi.
Kuyumcu olarak uyuyan kimse, sabahleyin yine kuyumcu olarak uyandı; uyandığı vakit kendisini demirci olmuş bulmadı. Güzel huylunun huyu da, fenâ huylu kimseye gitmedi.
1715. San'atlar ve huylar cihaz gibi, kıyamet gününde sahibi tarafına gelirler.
"Cehîz" cihâz kelimesinin imâle olunmuş sûretidir. "Hasm" burada sahib ma'nâsınadır. Ya'ni ölüm hâli uykunun nazîridir. Uyuyan kimsenin san'atı ve ahlâkı uyandığı vakit nasıl kendisine taalluk ederse, ba's-i kevnîde, herkesin iyi ve kötü ahvâli, yine kendisine râci' olur. Nitekim hadîs-i şerîfde تموتون كما تعيشون و تحشرون كما تموتون ya'ni "Yaşadığınız gibi ölürsünüz; ve öldüğünüz gibi haşr olunursunuz" buyrulur.
1716. San'atlar ve ahlâklar uykudan sonra, yine sür'atle sahibine geri gelir.
1717. San'atlar ve düşünceler, sabah vaktinde yine güzel ve çirkin olan yere gitti.
1718. Kāsıd olan güvercinler gibi şehirlerden kendi şehri tarafına, hisseler getirir.
"Peyk" kāsıd ve sâî ma'nâsınadır, postacı demektir. "Behre-hâ" hisseler ve nasîbler ma'nâsınadır, müfredi "behre" dir. Güvercin postaları kadîmden beri mevcûddur, elyevm bunlar askerî idâreler tarafından inde'l-îcâb istifade olunmak için beslenmekte ve postacılığa alıştırılmaktadır.
Beyt-i şerîfde, uyku hâlinde dağılan efkârın, uyanıldığı vakit yine kendi sâhibleri tarafına rücû'ları hâli, postacı güvercinlere teşbîh buyrulmuştur.