İçeriğe atla

Sâhirlerin Mûsâ (a.s.)a, "Ne emr edersin, asâyı evvelen sen mi atarsın, yâhut biz mi?" diyerek ta'zîm etmeleri

51. bölüm / 56 · 1535 kelime · ~8 dk okuma

1643. Sihirbazlar Fir'avn-ı laînin ahdinde vaktaki kin sebebiyle Mûsâ'ya karşı inad ettiler.

1644. Lakin Mûsâ'yı mukaddem tuttular; sâhirler onu mükerrem tuttular.

1645. Zîrâ ona dediler ki fermân senindir; eğer istersen asayı evvelen sen bırak!

1646. Dedi: Hayır, ey sihirbazlar, o mekirleri ortaya evvelâ siz atınız.

Bu ebyât-ı şerîfe, şu âyetlere işarettir : قَالُوا يَا مُوسَى أَمَّا انْ تُلْقَى وَأَمَّا أَنْ نَكُونَ أَوَّلَ مَنْ الْقَى (Tâhâ, 20/65) قَالَ لَهُم مُوسَى الْقُوا مَا انتم ملقون (Yûnus, 10/80) Ya'ni "Sâhirler dedi-ler ki, yâ Mûsâ, sen mi atarsın yâhut evvel atan biz mi olalım? Mûsâ (a.s.) onlara dedi: Atacağınız şeyi atın!" Bu âyetlerde sihirbazların Mûsâ (a.s.)ın re'yini takdîm etmeleri, o hazrete ta'zîmlerine delâlet vardır. Zîrâ eğer onlar Mûsâ (a.s.)ı lâ-şey mesâbesinde görmüş olsa idiler, re'y sormağa lüzûm görmezler ve derhal kendi ma'rifetlerini göstermeğe başlarlar idi.

1647. Bu kadar ta'zîm onlara dîni satın aldı ki, inaddan o el ve ayakları kestiler.

Ya'ni sâhirlerin Mûsâ (a.s.)a ihtirâmen re'yini sormaları, îmânlarına sebeb oldu; fakat bu hürmetle beraber, mukābeleye cür'etleri de el ve ayaklarının Fir'avn tarafından kesilmesine sebeb oldu.

1648. Sâhirler vaktaki onun hakkını tanıdılar, ellerini ve ayaklarını onun cürmünde oynatdılar.

Sâhirler Mûsâ (a.s.)ın şân-ı nübüvvetinin azametini tanıdıkları vakit, ona karşı yaptıkları kabâhate keffäret olmak üzere, ellerini ve ayaklarını fedâ ettiler. Binâenaleyh ey sâlik, bundan ibret al da, kendini kâmiller ile müsâvî tutup, muârazaya kıyâm etme!

1649. Kâmil için lokma ve nükte helâldir; sen kamil değilsin yeme, lâl ol!

Ya'ni kâmil ehl-i nefis olmadığı için, taâm yerse, rûhu kuvvet bulur ve bedenini nûr-i ma'rifete tahvîl eder; ve söylediği vakit de vâkıf-ı esrâr-ı ilâhiyye olduğu için, ulûm-i ledünniyyeden bahs eder. Ey sâlik, sen kâmil değilsin; senin nefsinin kuvveti ve sıfatı bâkîdir; onu kırmak için yeme, riyâzet et! Ve söyleme, zîrâ vâkıf-ı esrâr değilsin; kitâbdan okuduğunu ve kâmillerden işittiğini söylersen, tahmîn ve zekâ ile söylersin. Ağzından birtakım ma'nâsız sözler de çıkar; halkın i'tikādını bozarsın. Binâenaleyh sus!

1650. Zîrâ sen kulaksın, o dil. Senin cinsin değil. Hak kulaklar için [122] انصتوا Ensit buyurdu.

Ey sâlik, sen kulak mesâbesindesin; binâenaleyh dinle! Fakat kâmil, dil mesâbesindedir. Dilin vazîfesi başka, kulağın vazîfesi başka olduğundan, iki- si bir cinsten değildir. Binâenaleyh dil olan kâmilin vazîfesi söylemektir. Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'inde sûre-i A'raf'ın sonunda وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وانصتوا لعلكم ترحمون (A'raf, 7/204) ya'ni "Rahmet olunmanızı umarsanız, Kur'ân okunduğu vakit dinleyin ve susun!" buyurur. Bu âyet-i kerîmenin tefsîri II. cild-i Mesnevî'nin sonlarına doğru gelecektir. 3448 ve 3681 numaralı beyitlere müracaat olunsun.

1651. Çocuk evvelen doğduğu vakit süt içicidir. O bir müddet bütün kulak olduğu halde sakit olur.

1652. Söz öğreninceye kadar bir müddet ona sözden dudağını dikmek lazımdır.

1653. Ve eğer kulak tutmazsa ti ti eder; kendisini cihanın dilsizi yapar.

Ya'ni çocuk etrafı dinlemeyip de, söz söylemeğe heves ederse, tî tî gibi ma'nâsız sadâlar çıkarıp bulunduğu muhît içinde dilsiz hükmüne girer. Bunun gibi sâlik dahi ulûm-i ledünniyyede çocuk gibidir. Kemâle gelmeden evvel beyân-ı hakāyıka heves ederse, kâmillerin muhîti içinde söylediği sözler, çocuğun ti ti yapmasına benzer.

1654. İbtidadan kulağı olmayan aslından sağır ve dilsiz olur; ne vakit sözde cûş eyler?

Aslında sağır olarak doğan bir çocuk, söylenen sözleri işitemediği için, söz öğrenemez; dilsiz olur. Artık onun kelâm bahsinde cûş ve hareketi mümkin olmaz. Bunun gibi, canının kulağını enâniyet ve ucb perdeleri tıkamış olan kimse, kâmillerin kelâmını ya hiç dinlemeğe râgıb olup işitmezler; veyâhut dinledikleri vakit, onu aynen kabûl etmeyip, kendi enâniyyetleri haddesinden geçirerek, te'vîlâta kıyâm ederler. Bu sebeble ulûm-ı enbiyâ ve evliyâda kendilerini sağır ve dilsiz yaparlar.

1655. Zîra söylemek için evvelen işitmek lazımdır; söylemek tarafına işitmek yolundan gel!

1656. Evlere kapılardan giriniz; garazları da sebebler içinde taleb ediniz!

Bu beyt-i şerifde وأتوا البيوت من أبوابها (Bakara, 2/189) ya'ni "Evlere kapılardan geliniz!" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Zamân-ı câhiliyyette evlerinin arka cihetinden girmeyi hayırlı bir iş addederler imiş. Bu âyet-i kerîme ile Hak Teâlâ onları kavâid-i insâniyye ve akliyye ve medeniyyeye da'vet buyurmuştur. Bu, ma'nâ-yı zâhiridir. Ma'nâ-yı bâtınîsi ve işârîsi, her maksadın bir kapısı vardır, o kapı maksada vusûlün sebebidir demek olur. Binâenaleyh beyt-i şerîfın mısra'-ı sânîsi, bu âyet-i kerîmenin ma'nâ-yı işârîsini îzâh etmiş olur.

1657. İşitmek yoluna mevküf olmayan nutuk, tama'sız olan Hâlık'ın nutkundan başkası değildir.

Her kelâmın menba'ı işitmek ve dinlemektir. Binâenaleyh öğrenip söylemek isteyenler işitmeğe tama' ederler ve buna muhtacdırlar; fakat hazîne-i kelâm olan Hak Teâlâ Hazretleri'nde böyle bir tama' nasıl olur ki, Zât-ı Ecell ü A'lâsı kelâmın hâlıkıdır. Binâenaleyh sem'a muhtâc olmayan kelâm, ancak Hakk'ın kelâmıdır.

1658. O Mübdi'dir; üstada tabi' değildir. Cümlenin mesnedidir; O'nun isnâdı yoktur.

Ya'ni Hak Teâlâ Hazretleri örneği ve nümûnesi olmayan mahlûkātı halk etmiştir; yapacağı iş, kendisine ta'lîm edecek bir üstâda tâbi' değildir. Mahlūkāt, vücûdda ve varlıkta O'na istinad ederler; O'nun istinad edeceği bir varlık yoktur.

1659. Bâkîler hem san'atda ve hem sözde muallime ve nümûneye muhtacdırlar.

1660. Eğer sen bu söze yabancı değilsen, bir harâbede eski libās ve gözyaşı tut!

[1632] Ey sâlik, sen kemâle gelmek istersen, evvelâ nefsinin sıfatından kibrini ve ucbunu kırmak için bir harâbeye çekil; eski püskü libaslara bürün ve göz ya- şı dökerek Hakk'a niyâz eyle ki, senin ihtiyâr ettiğin bu miskinliğine karşı Hakk'ın rahmeti tecellî etsin; zîrâ Hak münkesirleri sever.

1661. Zîra Adem o itabdan göz yaşından kurtuldu; tövbe-perest olan kimsenin nefesi çok göz yaşı olur.

Hz. Adem, kendinden sâdır olan hatâya karşı, itâb-ı ilâhîden ağlayarak ve göz yaşı dökerek kurtuldu. Binâenaleyh gece gündüz işi Hakk'a muhalefet olan nefsin isyanından Hakk'a rücû'u kendisine vazîfe bilen sâlikin aldığı nefesler göz yaşı ile tev'em olmalıdır.

1662. Adem yeryüzüne ağlamak için geldi; ta ki ağlayıcı ve nâle edici ve hazîn ola.

1663. Adem firdevsden ve yedi semânın üstünden, özründen dolayı saff-ı niâle gitti.

“Pây-mâçân” lugat-i Fârisîde sarsak sarsak yürümek ma'nâsınadır. Sonra onu ayakkabı çıkarmak mahalline itlâk ettiler ki, “pabuçluk” dediğimiz mahaldir ve buraya “saff-ı niâl” dahi ta'bîr ederler. Zîrâ bir adam ayakkabısını çıkarırken ve giyerken sarsak sarsak hareketler yapar. Tarikat-ı Mevleviyye'de dervîşlerden birisi bir hatâ ederse, kabâhatını i'tiraf edip affettirmek için onu pabuçluğa oturturlar.

Beyt-i şerîfin ma'nâsı budur ki: Hz. Adem, âlem-i ervâh firdevsinde ta'rîfe sığmayan ezvâk-ı ilâhiyye içinde ve ayn-ı vücûd olan fezâ-yı bî-nihâyede bila-kayd ve bend uçarken, kazâ-yı ilâhî ile ervâhın tuzağı olan şecere-i taayyüne, ya'ni şecere-i mel'ûneye takarrub eyledi ve bu takarrubu müteâkib i'tizâr ederek Gaffâr ism-i celîli ahkâmının zuhûru için saff-ı niâl olan dâm-ı kesâfete ve esfel-i sâfilîne gitti.

1664. Eğer Adem'in zahrından ve onun sulbünden isen, onun talebinde ve hem onun bölüğünde ol!

1665. Gönül ateşinden ve göz yaşından meze yap; bostan, bulut ve güneşten tazedir.

Eğer ervâh bostanında işret etmek istersen, gönülde âteş-i aşkdan ve göz yaşından meze yap; zîrâ bostanın tarâveti ve tâzeliği bulutun yağdırdığı yağmurdan ve harâret-i şemstendir.

1666. Sen gözlerin yaşının zevkini ne bilirsin! Görmemişler gibi sen ekmeğin âşıkısın.

Sen bî-sûret olan aşk-ı ilâhîden tevellüd eden göz yaşının zevkini ne bilirsin! Zîrâ sen ekmeğin ya'ni rızk-ı sûrînin âşıkısın. Sen dar olan bu sûret âleminde bulunduğun halde bu darlıktan bıkmamışsın; gûyâ hiç görmemiş gibi birini bırakıp, diğerine âşık olmaktasın.

1667. Eğer sen bu ekmek dağarcığını hâlî edersen, iclâle mensub olan gevherlerden doldurursun.

Eğer sen suver-i âlemin hayâlâtıyla doldurmuş olduğun kalbini boşaltırsan, maarif-i ilâhiyye ile doldurursun; ve senin suver-i âlemden en ziyâde muhabbeti ile meşgül olduğun şey, kendi enâniyetin ve varlığındır.

1668. Can çocuğunu şeytanın sütünden geri çek; ondan sonra onu melek ile ortak yap!

Ya'ni henüz çocuk gibi olan canını şeytân-ı vehmin emzirmesinden men' et; ondan sonra sıfât-ı nefsâniyyeden sâf olsun. Ondan sonra da melek cinsinden olup vücûdda melâike ile ortak olsun.

1669. Sen karanlık ve melûl ve bulanık oldukça, bil ki şeytân-ı laîn ile hemşîresin.

Sen zulmet-i cehil içinde kaldıkça ve âlem-i sûretin meclûbu olup, onların gamıyla melûl oldukça ve sıfât-ı nefsâniyyen ile bulanık ve kesîf bulunduk- ça, bil ki bâb-ı saâdetden matrûd olan şeytân ile beraber ism-i Mudil hazretinden süt emmektesin.

1670. Bir lokma ki, o nûr ve kemal ziyadeleştirdi, o kesb-i helâlden getirilmiş olur.

Ya'ni vech-i helâlden kazanılmış olan gıdâ, vücûd-ı insânîde güzel fikir ve güzel fiil zuhûruna sebeb olur. Zîrâ gıdâ vücûd-ı beşerde tohum gibidir; ve fikir ve fiil onun meyveleridir. Tohum fenâ olursa, meyve de fenâ olur.

1671. Bir yağ gelip bizim çerağımızı söndürürse, bir çerağı söndürdüğü için ona su tesmiye et!

“Yağ”dan murâd gıda ve “çerâğ”dan murâd nûr-ı kalbdir. “Su”dan murâd harâm olan gıdâ-yı tabîîdir ki, ancak rûh-ı hayvânînin kuvvetine sebeb olur.

1672. Helâl lokmadan ilim ve hikmet doğar; helâl lokmadan aşk ve rikkat geldi.

Bir kimse evliyâullâhın meclisinden ve kelâmından müteessir olup onda aşk ve rikkat-i kalb ve göz yaşı hâsıl olmazsa, bilsin ki gıdâsı haramdır. Zîrâ helâl lokma ile harâm lokmanın mîzânı budur.

1673. Vaktaki lokmadan sen hased ve dâm görürsün, cehil ve gaflet doğar; onu harâm bil!

Sen gıdâyı aldıktan sonra, kendinde hased ve kibir ve ucub gibi tuzaklara tutulduğunu görürsen ve senden cehil ve gaflet doğarsa, bil ki yediğin ve içtiğin harâmdır.

1674. Sen hiç buğday ekersin de arpa verir mi? Bir atı görmüş müsün ki eşek yavrusu versin.

"Kürre" at ve eşek yavrusuna derler. Ya'ni her şeyden kendi cinsi çıkar. Binâenaleyh helâl olan lokma latîfdir. Semeresi olan akvâl ve efâl dahi, kendi cinsinden latîf olur. Ve harâm lokma habîsdir; binâenaleyh onun semeresi olan akvâl ve efâli dahi habîs olur.

1675. Lokma tohumdur ve onun meyvesi fikirlerdir. Lokma denizdir, onun gevheri fikirlerdir.

1676. Hizmet meyli, o cihana gitmek azmi, ağızdan helal lokmadan doğar.

Emr-i ilâhîye itâat meyli, âlem-i rûhâniyyete intikāl azmi hep helâl lokmadan olur.